Tarihe Bakarak Anayasa Yazmak

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

        Herkesin bildiği ve bütün dünyanın kabul ettiği gibi Selçuklu Türkleri, 1071 Malazgirt Muharebesi’nde Bizans İmparatoru Romen Diyojen’i yenerek Anadolu’da kendilerine yeni bir vatan açmış, II. Kılıçaslan da 1176 Miryokefalon Muharebesinde Bizans İmparatoru Aleksi Komnen’i mağlup ederek yeni vatanı genişletmiş, Haçlı Seferleri’ne karşı da savaşarak bu vatanı korumuş ve muhafaza etmiştir. Görüldüğü üzere, Türkler Anadolu’ya geldiklerinde ne Ermeni devleti ne de Kürt devleti ile karşılaşmıştır. Türklerin muhatabı Bizans İmparatorluğu idi. Bu itibarla, Türkler Anadolu’nun tapusunu büyük bedeller ödeyerek, meşru fetih hakkı yoluyla Bizans’tan almışlardır. Dolayısıyla da Anadolu’nun hakiki ve meşru sahibi Türklerdir. Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi, etnik kökeni, dini mezhebi, rengi ne olursa olsun herkesin ve her grubun bu ülkede Türklerle barış içinde bir arada ve eşit şartlarda yaşama hakkı vardır. Fakat Anadolu’nun bir karış toprağı üzerinde hak iddiasında bulunma hakları yoktur. Bu hususu daha somut daha anlaşılabilir hale getirebilmek için aşağıdaki örneği vermeyi uygun bulduk:

         

        Tapusu bir millete veya bir devlete (Bizans) ait olan büyük bir çiftliği (Anadolu) ele alalım. Bu çiftlikte değişik etnik kökenlerden, değişik sosyal tabakalardan gelen çeşitli pek çok toplumun (Rumlar, Ermeniler, Araplar, Kürtler vb.) bulunduğunu ve çalıştığını farz edelim. Bu çiftlik (Anadolu) şu veya bu şekilde, özellikle fetih yoluyla el değiştirip tapusu başkasına geçmiş ise, artık çitlik (Anadolu) yeni sahibinin (Türklerin) meşru mülküdür. Çiftliğin sahibi değişmesine rağmen söz konusu toplumlar ve topluluklar olduğu yerde kalır ve çalışmaya devam ederler. Bunların, çiftliğin yeni sahibinden iş-aş-ev yanında, huzur, can-mal güvenliği, adalet, hakkaniyet, insaf, insanca muamele talep etmeleri en tabii haklarıdır. Mülk sahibinin de bu talepleri karşılaması insanlık borcudur. Zamanla mülkün yeni sahibi (Türkler) fetih veya satın alma yoluyla çiftliğine yeni topraklar katarak çiftliğini genişletmiştir. Hatta çiftliğine kendi akrabalarını, soydaşlarını, kendisine yakın ve uygun gördüğü başka insanları da yerleştirmek suretiyle çiftliğin (Anadolu) nüfusunu dört-beş misli artırarak, demografik yapıyı yeni gelenlerin lehine değiştirmişlerdir. Ayrıca, fetihten önce çiftlikte bulunan nüfusun bir kısmı, gönüllü Müslümanlığı kabul ederek yeni gelenlere entegre olmuşlardır. Bu durumda artık çiftlikte (Anadolu) hükümran olan yani üstün hâkimiyeti (souveraineté supreme) elinde bulunduran ve kullanma hakkına sahip olan yeni gelenlerdir (Türkler) ve onların kurduğu devletlerdir (Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti).

         

        Zamanında, müesseseleşmiş (teşkilatlı) en mükemmel Türk devletini kuran Osmanlılar ise Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman dönemlerinde Anadolu’da Türk birliğini ve Türk hâkimiyetini tesis etmişlerdir. 1071’den itibaren Türkleşmeye başlayan, 1918 tarihine kadar tamamen Türk karakterine bürünen ve Türk renginin hâkim olduğu Anadolu, Osmanlı Devleti’nin mağlup çıktığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kedisine empoze edilen, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’yle işgal edilmiş ve 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması’yla parçalanarak, Türk varlığı yok edilmek istemiştir.

         

        Bu antlaşmalara Türk milleti, Mustafa Kemal’in önderliğinde karşı çıkmış ve vatanını İngiltere, Fransa, İtalya tarafından paylaşılmasını, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan devleti, bir Kürdistan devleti kurulmasını ve Batı’da Yunan işgalini engellemek için yeni bir ölüm kalım savaşı başlatmıştır. Bu savaşı başlatan ve kazanan Türk millet idi, savaşın adı Türk İstiklal Şavaşı’dır, Türk Milli Mücadelesi’dir. Bu durumu dünya kamuoyu ve dünya basını bu şekilde nitelendirmiştir. Mustafa Kemal bu mücadeleyi başarıyla tamamlayarak, yeni bir Türk devleti kurmuş ve 1923’te Cumhuriyeti ilan etmiştir. Bu yeni devlet, artık imparatorluk değil, Türkiye Cumhuriyeti adıyla Misak-ı Milli hudutları içinde tek milletli milli ve üniter bir devlettir.

         

                Peki, Anadolu’da veya Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde sadece Türkler mi vardı? Elbette hayır. Hemen hemen bütün devletlerde farklı etnik kökenlere sahip gruplar olduğu gibi Türkiye’de de Ermeni, Rum ve Yahudi gibi, 1923 Lozan Antlaşması’nda azınlık kabul edilen gayrimüslimler vardı. Ayrıca, Lozan Antlaşması’nda azınlık kabul edilmeyen Türk olmayan fakat Müslüman olan ve yaklaşık 1.000 yıldır Türk devletlerinin himayesi altında varlıklarını sürdüren ve Osmanlılık içinde Türklerle kaynaşmış Araplar, Kürtler, Kafkasyalılar (Çerkez, Abaza, Çeçen, Gürcü vb.), Rumeliler (Arnavut, Boşnak, Pomak vs.) bulunuyordu. Bunun için Mustafa Kemal, Lozan’da milleti etnik kökene göre değil de İslamiyet esasına göre oluşturarak, Arap’ı, Çerkez’i, Boşnak’ı, Kürdü, Gürcü’yü çoğunlukta olan Türk milletinin ayrılmaz bir parçası ve Türk devletinin eşit fertleri olarak kabul ettiğini göstermek istemiştir. Kısaca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türklüğü bütünüyle Müslüman olan bu toplumun ortak adı ve üst kimliği olarak kabul etmiştir. Bu itibarla Mustafa Kemal Müslüman olan her vatandaşı Türklüğün dışında tutmamıştır.

         

        Ayrıca Mustafa Kemal, Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesinde kıstas olarak dil ve ırkı değil, dini esas aldığından Türk olan ve Türkçeden başka dil bilmeyen Karaman Türklerini Ortodoks Hristiyan oldukları için bile bile Yunanistan’a yollamıştır. Buna karşılık da Yunanistan’dan, Türk olanlarla birlikte Türk olmayan Müslümanları Arnavutları, Bulgarca konuşan Pomakları da Türkiye’ye getirtmiştir.

         

        Şunu da ifade etmek gerekir ki, her devlette nüfusun % 75 veya % 80’ni teşkil eden hâkim ana gruptan (Türkiye’de hâkim ana unsur Türklerdir, hâkim kültür Türk kültürüdür) farklı etnik kökenlere, ayrı dinlere, muhtelif dillere ve kültürlere sahip cemaatler veya vatandaşlar vardır. Bu vatandaşların her biri bir Türkün istifade ettiği Türk Anayasasının, Birleşmiş Milletler Anayasası’nın ve Avrupa Birliği Sözleşmesinin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin öngördüğü bütün haklardan yararlanmak durumundadır. Ama hâkim ana unsurdan kendilerini farklılaştıracak, uzaklaştıracak, ötekileştirecek hukuki, siyasi ve idari imtiyaz isteme hakları yoktur. Kendilerini ötekileştirecek imtiyazlar istemeleri zaten milli ve üniter devletin felsefesine aykırıdır. Şu husus da bilinmelidir ki, demokratik bir ülkede demokrasi adına hâkim ana unsurdan farklı bir gruba ülkeyi bölme veya ayrı devlet kurma imkânı verilemez. Zira devlet güçle kurulur güçle yıkılır. Hiç bir millet bedel ödemeden devlet sahibi olamaz. Hiç bir milli devlet de “ileri demokrasi” adına kendi ülkesinin bölünmesi pahasına hiç bir gruba, cemaate siyasi ve hukuki imtiyazlar tanıyamaz. Bu hususta Belçika’nın, Çekoslovakya’nın Yugoslavya’nın, Irak’ın durumu ortada iken, hiç bir millet nüfusunun %6 veya %10 veya %12’sini temsil eden, ister etnik olsun ister dini olsun hiç bir grubu veya cemaati hukuken veya fiilen kendi kurduğu devlete ve sahibi olduğu vatana asla ortak yapamaz. Zira bir ve bütün olan milli hâkimiyetin bölünemezliği ilkesi ortada dururken bir devlet içinde veya bir ülkede iki veya üç hükümran milletin bulunması her şeyden önce milli hâkimiyetin bütünlüğü anlayışına aykırıdır.

         

        Sonuç olarak, yeni Anayasa yapılırken yukarıda izah etmeye çalıştığımız tarihi gerçeklerin dikkate alınmasında fayda olacağı muhakkaktır. Zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokrasi, istikrar ve barış adına iyi niyetle yaptığı her adımı her sözü, özellikle bazı ayrılıkçı ve bölücü çevreler tarafından otonomiye, federasyona hatta ayrı bir devlete doğru atılmış bir adım olarak algılanmaktadır. Bu algı ve kanaat kesinlikle zihinlerden silinmesi gerekmektedir.

         


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele