Yaşama Estetiğinin Yeniden İnşası

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

        Hegel tarihteki mutluluk dönemlerinin boş sayfalar olduğunu söyler. Bu yargıda olgusal tespit yanında tarihin doğasına ilişkin bir yargı da gizlidir. Buna göre, demek ki okuduğumuz o kabarık sayfalar, insanlığın yaşanmış geçmişinin acı ve ızdırap dolu olduğunu gösteriyor! Demek ki tarih denilen yaşanmış geçmiş sadece acı ve ızdırap demek oluyor. Demek ki tarih sadece trajedileri yazıyor. Şayet çağları kapsayan huzur ve sükûnet dönemleri yaşanırsa, demek ki tarihin sayfalarında kendine neredeyse hiç yer bulamayacak. Bugünün yaşama dünyası insanlık için huzur ve sükûnet dönemi olmadığına göre, Hegel bu çağa baksaydı, sayfaların dolmakta olduğunu söyleyecekti.

         

        Yaşanmış geçmişi daha en baştan insanlık trajedilerinin barınağı olarak görmek, hangi açıdan bakarsak bakalım, problemli bir düşünüş biçimini anlatır. Buna göre, her ‘bugün’ başka bir trajedinin bitimi veya yeni bir trajedinin başlangıcı olmuş olur. O takdirde bizler, bugünün kuşakları, tarihin bugünkü tanıkları hep bir trajedinin sonucu, devamı yahut ilk halkasıyız demektir.

         

        Bu tarih yorumunu onaylamak mümkün değildir. Tarihin kitabını okusa okusa sadece Batılı bir entelektüel böyle okuyabilirdi! Kendi tarihi ona, yaşanmış geçmişinin insanlık trajedileriyle yüklü bir süreç olduğunu fısıldar. Başka tarihlerin sayfalarından ise başka tablolar yükselir.

         

        Elbette tarih olan biteni yazar. Bunların ise büyük ölçekli, sarsıcı olaylar olması zorunluluğu yoktur. Her olay, her insan tipi kendine tarihte bir yer bulur.

         

        Tarih özellikle iki tipi not etmeyi ihmal etmez; bunlardan birincisi büyük zalimler, ikincisi ise büyük mazlumlardır. O büyük mazlumlar ki, onlardan bir kısmına, doğal hakları olan insanlık onuru çok görülmüştür. Onlar büyük acılar çekerek trajik biçimde geçip gitmişlerdir. Büyük mazlumların diğer kısmı ise zulme uğrayanların acısını yüreklerinde hissetmişlerdir. Bu ikinciler büyük düşünürler ve tarihin görmezden gelemediği, hatta seçkin bir yer verdiği insanlık önderleridir. Onlar bugün bile varlıklarını hissettiriyorlarsa, bu, yapay yollarla gerçekleşiyor değildir. Onlar var olma haklarını, sergiledikleri mücadeleyle ya da insanlığa sundukları düşüncelerle elde etmektedirler. Onlardan bir kısmı tarihin akışını, tarihsel sürece yön veren ruhu değiştirmeyi başarmıştır. Sokrates, Mevlana, Yunus Emre gibi… Yüzyılları aşıp bugüne ulaşan bu büyük yürekler, insan oluşun zirvesini iyilik ve güzellikler için mücadele etmede görenlerdir. Sırf kendisi için yaşayanlara tarih her daim anılacak bir yer vermez.

         

        Tarihi sadece insanlığın ızdırap dolu yaşantısının hikâyesi olarak görmek, hem tarihte temaşa ettiklerimiz hem de tarihsel sürecin doğası göz önüne alınınca, kabul edilemez. Hegelci düşüncenin aksine, tarihte boş sayfa yoktur; ancak sayfaların kimi ışıl ışıl parlar, kimilerinden kan damlar, kimileri ise iç karartıcı veya kurşunîdir. Kimi sayfaların devamında rengin değiştiği gözlenir. Tarihte acılar kadar güzellikler de görürüz.

         

        Her çağın kendine özgü bir ruhu olduğunu iddia eden tarihselciler pek de yanılmış değildirler. Her çağa rengini veren anlam ve değerler tarihsel süreçte oluşur ve sonraki çağlara akar. Bu akış, bir uygarlığın da ‘besleyici ruhu’dur. Bir uygarlığın yaşama dünyasına sunduğu ve doğası itibarıyla ‘iyi’ gibi görünen unsurlar, son tahlilde bu akan ruhun elinde, gerçek anlamda iyi ya da kötüye dönüşür. Başka bir deyişle, tarihsel sürecin doğası insan elinde şekillenir. İnsan olup bitenleri ve gelecekte olacak olanları, ideal ve tasarımları çerçevesinde, şu veya bu ölçüde belirleme gücüne sahiptir. Yani dünya kendi başına ne iyi ne kötüdür. O sadece dünyadır. Dünyanın ve bireyin bu dünya üzerinde sürdürdüğü gelip geçici zaman diliminin mutsuzluk ve acıdan örülü olması zorunluluğu yoktur. Yaşama dünyası insanın eliyle inşa edildiğine göre, bu dünyayı yine insan eliyle huzur ve sükûnet mekânı kılmak da mümkündür.

         

        Uygarlık ve yaşama biçimi

         

        Her uygarlık bir gün çökecek ve yerini yeni bir uygarlığa bırakacaktır. Çünkü uygarlıklar diğer üretimlerinin yanında yaşama biçimi de oluştururlar. Onlar böylece kalıcı hale gelir. Uygarlığın diğer kültür çevrelerine etkisi, estetize edilmiş yaşama biçimine bağlıdır. Diğer yandan yaşama biçimi düzeyi, uygarlığı besleyen ruhu da etkiler. Yaratıcı zihinlerin artık kendine yer bulamadığı bir yaşama biçimi, uygarlığı besleyen ruhu öldürecek olan atmosferdir.

         

        Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan yeryüzü, bugün mevcut olan Batı uygarlığının çöküp gitmesiyle boş kalacak değildir. Bir uygarlığın yüzlerce yıllık kazanımlarından geriye dönmesi, ondaki ruhun çöküşüne işaret eder. Batı uygarlığı tam da bu durumdadır. Kaldı ki, bu uygarlık insanlığa bir huzur ve sükûnet dönemi de yaşatmış değildir. Batı uygarlığının egemenlik döneminde, onun iyileriyle kötülerini karşı karşıya koyduğumuzda, insanı yücelten değer inşasından ziyade insanlığı tahrip eden bir çizgi temaşa etmekteyiz. Bu da insanlığı, bu uygarlığın taşıdıklarını yaşama dünyalarından tasfiye etme ya da onun getirip kapıya bıraktığını içselleştirerek kendi tekâmülünden uzaklaşma ve kendisi olmaktan çıkma seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştır. Mevcut uygarlık bu bakımdan artık tüm imkânlarını tüketmiş gibi görünmektedir. İnsanlığa huzur ve sükûnet getirecek yeni bir uygarlığın doğacağı, ilk başta da bir uygarlık projesinin kendini takdim edeceği zemin de budur.

         

        İnsanlığın, yaşama dünyasının ve varoluş sürecinin anlamını yeniden tesis etmeye, yeni bir anlam keşfine çıkmaya ihtiyacı vardır. İnsanî varoluşunu tekâmül ettirmek isteyenler, uygarlığın bugün insanlığı getirdiği noktayı kaçınılmaz bir kötü kader olarak adlandırıp bir kenara çekilemez ve bu uygarlığın insanlığa sunduklarına bakıp, onun eseri olan kan ve gözyaşını doğal karşılayamazlar. Onlar yeni bir arayış içine girmekle, tekâmülün ruhu gereği, şimdikinden daha güzel ve mükemmel bir dünya tasarımıyla yola çıkmakla yükümlüdür.

         

        Özgür olmayı isteyenler, dünyaya ilişkin yeni bir projesi olanlar, egemen güçlerin ‘hayatın gerçeği’ telkini eşliğinde sunduğu varoluş ve yaşama biçiminin insan hayatına soktuğu trajediyi algılayıp tüm telkin mekanizmalarını ilgisizlik yoluyla tükenmeye mahkûm etmekle işe başlamalıdır. Muhtemel geleceğe geniş ufukla, insan oluş sorumluluğu içinde bakmak, kendi toplumu ve tüm insanlık için iyi olanı tasarlamak, gelip geçiciyi bitimsiz huzurun malzemesi kılmak için, insanlığın tarihsel tecrübelerini hesaba katmamız ve kendi yaşama dünyamızı mercek altına yatırmamız yeterlidir. Bu coğrafyada kurduğumuz ve artık tarihin tozlu sayfalarında kalmış olan yüksek uygarlığımızın ilkelerinin adı konmadı, onlar üzerinde derin tartışmalar yapılmadı, belki yapılmasına gerek duyulmadı; ama bu ilkeler yüzlerce yıl egemen kılındı. Küllenmiş formlar, bu ilkeler, fonksiyonları ve ruhları dolayısıyla değerlidir ve bugüne olduğu gibi taşınmayı değil, yeniden keşfedilmeyi beklemektedir.

         

         

        Yeni Estetik

         

        ‘Şekil vermenin en güzeli’nde yaratılmış olmakla birlikte önündeki seçenekler arasından sefillerin sefili olmayı seçmiş veya sefillerin sefili konumuna düşürülmüş insana, kaybettiği itibarını iade edecek bir yaşama dünyası inşa etmek için atılacak ilk adım, yeni bir yaşama estetiği geliştirmektir. Tarihsel miras, insanlığın ‘kendi olma’ savaşında, insanın elinden çekip alınan yerini ona iade edecek yeni bir ruhla yorumlanmayı beklemektedir. Yaşama dünyasının her aşama ve kademesi bu ruhla yeniden inşa edilmelidir. Beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanması, ikamet edilen mekânın ve giderek tüm yeryüzünün kullanımı, gündelik yaşantıdaki giyim-kuşam tarzı, aile içi ilişkiler yanında diğer insani ilişkilerde egemen olan değerler, geleceğe taşınan umut ve irade anlamına gelen çocuk eğitimindeki ve sosyal davranış şekilleriyle insani ilişkilerdeki değer ve ilkeler, toplumsal varoluşu kuşatan siyasal yönetim tarzı ve siyasal hayata katılım biçimi… Özetle, yaşantının nabız atışının hissedildiği her yer, duygu ve düşünce dünyasından başlamak üzere yeni bir yaşama estetiğinin vücut bulma zeminidir. Yeni bir uygarlık ancak böylece filizlenebilir.

         

        Yeni yaşama estetiğinin temelinde, ‘uç noktalar arasında gidip gelen, gerilim ve bunalım varlığı olarak veya savrulan özne olarak insan’ değil, ‘kıymet biçmenin, şekil vermenin en güzelinde yaratılmış varlık olarak insan’ bulunmalıdır. Bu tasarım egemen olunca, diğer ilke ve değerler zaten ona uygun şekillenir.

         

        Bu meyanda olmak üzere ilk başta Anadolu coğrafyası insanın gerçekten insan olduğu, her bireyin adalet ve güzellik dolu bir hayatın içine doğabildiği bir huzur beldesi kılınmalıdır. Bu ülkenin entelektüelleri, binlerce yıllık ruhun mirasçıları güncel sorunlar içinde boğulup kalmamalı, evrensel düşünmelidir. Evrensel düşünmek ise dünyayı ele geçirmek değil, tüm dünyaya huzur ve sükûnet taşıyabilecek ilkeleri yeni bir dille insanlığa sunmayı tasarlamaktır. Bunun bitimsiz kaynağı İslam’dır ve buna kuşku yoktur. Ancak İslam algısının da tartışılmaya ihtiyacı vardır.

         

        Yeniden inşanın, tarihe ve topluma damga vurabilmenin, onları olduğundan daha iyi bir konuma getirebilmenin yolu, insanı daha insan kılacak temel ilkelere sahip olmak, ilkeli olmak ve ilkeleri olmaktır. Bu, içeriksiz bir insancıllık yoluyla değil, insanî olanı ve insanı aşkın bir gaye uğruna gözetmekle mümkün olabilir. İlkesizlik, yönünü bulamamayı, erdemsizlik dolu ilkeler ise trajediye giden yön levhasını anlatır.

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele