Ulus-Ulus Devlet ve Millet / Milliyetçilik Soruşturması Üzerine Bir Değerlendirme

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

        Bu yazı Türk Yurdu dergisinin Ocak 2013 Sayısında yer alan Ulus ve Ulusçuluk ile Milliyetçilik ve Ulus- Devletin Akıbeti konulu soruşturmaya gelen cevaplar üzerine kaleme alınmıştır. Bu mütalaalar yapılırken doğal olarak üzerinde mutabık kalınan yaklaşımlar değil; aykırı ve ilginç olanlar üzerinde durulmuştur.

         

        Ulus ve Devleti Bizim Tarihimizin Neresine Düşer?

         

         

        Ulus-devlet tanımındaki ulus kavramı, bizim geleneğimizin, bizim kadim kültürümüzün ve bizim zihin haritamızın; kısaca söyleyecek olursak bizim hikâyemizin bir nesnesi değildi. Bu nedenle esasen Avrupa siyasi ve sosyal serüveninin tamamen kendi özgün şartlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan/çıkartılan ulus ve onun devlet formu, bize çok fazla bir şey ifade etmemiştir. Bundan dolayı olsa gerek 1923’lerde başladığını söyleyebileceğimiz ulus inşa çabaları -soğuk savaşın yarattığı şartlarda işe yarıyor gibi görünse de- başarılı olamamış; İkinci Harbi müteakiben yaşanan süreçte bırakınız tahkim olmayı devamlı zayıflamıştır. 1923’lerden 1950’lere kadar olan dönemde girişilen ulus inşa çabaları devletle toplumu birbirinden uzaklaştırmış; bu uygulamalar tabii olarak resmi tavrın dışında ve fakat ona paralel milliyetçiliklerin doğmasına neden olmuştur. Söz konusu bu paralel milliyetçilikler, siyasi alanda da etkilerini göstermekte gecikmemişler; resmi tavrın dışında ona paralel ve ona rakip millî/millîci bu tür siyasal hareketler, ahaliden her zaman daha fazla destek görmüşlerdir. Bunun farkında olan dış güç odakları verili sosyal ve siyasal zeminden hareketle, hemen her zaman kendileri açısından istimâl edebilecekleri uygun bir siyasal ve toplumsal kamuoyunu bulmakta zorlanmamışlar; bu ise Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının her geçen gün bir miktar daha aşınmasına neden olmuştur. İktisadi yetersizliklerimizle de desteklenen bu tablo, Türkiye Cumhuriyeti’ni her dönem derece itibariyle bağımlı kılmış; bu vaziyet el’an en ağır biçimiyle devam etmektedir.

         

        Bununla birlikte, Cumhuriyetin “yeni bir ulus yaratma” projesinin bütünüyle sosyoloji biliminin veri ve yöntemlerine aykırı olduğunu söylemek de büyük haksızlık olacaktır. Çünkü Cumhuriyet lâdînî; pür seküler bir toplum inşa etmeye de girişmemiştir. Cumhuriyeti kuran kadronun yapmaya çalıştığı şey, toplum bilimsel bir gerçeklik olan ve onsuz olunamayacağı apaçık idrak edilen din olgusunu, kendi tecrübe ve anlayışları istikametinde “hurafelerden arındırmak”, yine kendi ifadelerine göre dinî anlayışı “akla uygun” hale getirmekti. Bu tavrı, devletin denetiminde din olarak da ifade etmek mümkündür, ama Cumhuriyet ideolojisini dinsiz bir ideoloji olarak takdim etmek büyük haksızlık olacaktır.[1] Ancak yine de yapmaya koyuldukları şey reel/bilfiil olana aykırıydı ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından hüsn-ü kabul görmemiştir. Bu neticeyi toplumun geri kalmışlığına ya da “cehaletine” bağlamak ta doğru olmayacaktır. Çünkü itirazlar sadece geniş ve “cahil” halk kesiminden geliyor değildi. Tahsilli, münevver kesimden de geliyordu. Nitekim bu kesim çok geçmeden muhalif bir siyasal pozisyona yerleşmiştir.

         

        Tüm bu tespitlere rağmen Cumhuriyeti kuran kadronun, Avrupa’da her devlete bir ulus bahşeden başarılı uygulamalardan etkilenmemesi mümkün değildi. Buradan hareketle aynı yöntemleri kullanmak suretiyle yeni devletin de böyle bir ulusa sahip olabileceğin inanmış olmalarını bilimsel bulmasak ta anlayabiliriz. Çünkü yenildiğimiz güçlerin her biri güçlü ulus-devletler olarak karşımızdaydılar ve bunlar koca bir imparatorluğu perişan etmişlerdi. Kaldı ki bu devletler ve toplumlar, bilimsel bilgi ile hem askeri hem de ekonomik güç temerküz etmişler, bu güçle dünyayı bir yandan değiştirmişler, diğer yandan da sömürgeleştirmişlerdi. Öyleyse yapılması gereken apaçık önlerindeydi: Onların gittiği yoldan gitmek. Ve öyle de yapmaya çalıştılar: Batılılaşarak Batı’ya galip gelmek. Belirtmek gerekir ki tüm pozitivist karakterine rağmen Cumhuriyetçi kadrodan bir Abdullah Cevdet de çıkmamıştır. Bu onların her şeye rağmen yerli olduklarının bir başka göstergesidir.[2] Esasen o gün yapılanların tamamını yanlış bulan bu günkü siyasi elitin, bu gün AB projesi ardından sürüklenmesinin ve hatta AB’yi bir Medeniyet Projesi olarak kabul etmesinin özü itibariyle o gün yapılanlardan hiçbir farkı yoktur.[3]

         

        Mamafih yine de bu günkü birçok sorunumuzun köklerini, geçen yüzyılın birinci üçte birlik döneminde oluşan/oluşturulan yapılarda aramak zorundayız. Bu bağlamda Türk Yurdu dergisinin bir kere daha ulus/ulusçuluk, ulus- devlet ve Türk milliyetçiliği ve ulus-devletin geleceğini soruşturması ve bunun için aşağıda belirtilen soruları sorduğu insanlardan otuzu mütecaviz bir geri dönüş alması anlamlı ve değerli bir faaliyet olarak görünmektedir. Dergi şu soruları sormuştur:

         

        Soru1:  Türk milliyetçiliğinden ne anlıyorsunuz? Milliyetçilik ve ulusalcılık arasında fark var mıdır?

         

        Soru2:  21. yüzyılda dünyanın yeniden düzenlendiğini; hem ulus-devletin hem de milliyetçiliğin miadının dolduğu görüşüne katılıyor musunuz?

         

        Seksen Yıl Önce, seksen Yıl sonra

         

  1. Bican Ercilasun yukarıdaki sorulara verdiği cevapların bazı yerlerinde bize Cumhuriyetin kurucu kadrosunun ideolojisinin bu günkü temsilcisi gibi görünmektedir. Şu ifadeler ona ait:

         

                    “Atatürk döneminin halkçılık ilkesi de milliyetçiliğin bir başka tezahürüdür. Halkçılık, halk gibi yaşamak, halk gibi olmak değildir. 1950’den sonraki liberal veya muhafazakâr sağ iktidarlar genellikle halkçılığı böyle anlamışlar ve Atatürk döneminin halkçılığını eleştirmişlerdir. Oysa halk gibi olmak, halkın seviyesine inmek halkçılık değil, farkına varmadan yapılan bir halk düşmanlığıdır. Doğru halkçılık, halk gibi olmayı ve halkın seviyesine inmeyi değil, halkın seviyesini yükseltmeyi, köylü ve gecekondulu halkı şehirli, yani kültürlü ve medenî hale getirmeyi hedef alır.”

         

        Cumhuriyet, özellikle Anadolu coğrafyasında (İstanbul dışında) büyük ölçekte fakir ve köylü bir nüfusu devralmıştır. Belki halkın kendi sosyal ölçü ve dinamiklerinden bir şikâyeti yoktu, ama yeni devleti kuranlar güçlü, bilgili ve çağın renklerine bulanmış bir halk istiyorlardı. Bu açıdan verili toplumdan bir ulus yaratmaya giriştiler ve tabiatıyla bu girişim derece itibariyle cebre yönelmiştir. Bu açıdan, her ne kadar Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ilkelerinden birisi halkçılık ise de bu halkçılık, kabul etmek gerekir ki halkın geri kalmışlığının sebebi olarak görülen İslam’ın (veya onun anlaşılma biçiminin) yeniden tanzimine yönelik[4] bir halkçılıktı. Bu halkçılık, halka rağmen olduğu için halkla çatışan bir halkçılıktı. Ercilasun da sanki o günlerin içinden konuşan bir aydın tavrıyla, köylü ve gecekondulu olan bir halkın herhangi bir medenî ve kültürel vasfa sahip olamayacağını da söylemiş oluyor. En azından düz okumadan bu sonuç çıkıyor.

         

        S. Hayri Bolay’ın yazısından öğreniyoruz ki benzeri görüşler -Türk Ocağı’nı ne kadar temsil ediyor tartışılır ama- o dönemin bazı Türk Ocaklılarında da vardır. Örneğin Bolay, kendisini Türk Ocaklı olarak tanıtan Avcıoğlu Genç Osman adlı kişinin 30.12.1930 tarihinde “Yüce Gazi Mustafa Kemal’e” hitabıyla el yazısı yedi sayfalık bir mektup gönderdiğini; Avcıoğlu Genç Osman’nın bu mektubunda “Ocaklıların dini Türkçülük, Peygamberi Mustafa Kemal’dir” dedikten sonra “laik Türk Cumhuriyetinde din siyaseti yerine Türkçülük siyaseti geçmiştir... ancak henüz bir Türk ve İstiklâl marşımız bulunmamaktadır…”[5] dediğini; yine devamla “İslâmiyet yerini milliyet fikrinin dolduracağını… bu gibi düsturlar sayesinde Ocaklar Türkçüleşecek[6] ve Arap dini boşluğunu milliyetin canlı duygusu dolduracaktır.” dediğini aktarmaktadır.

         

        Avcıoğlu Genç Osman’dan seksen yıl sonra Murat Sezginer soruşturma sorularına verdiği cevapta; İmparatorluğumuzun son çeyrek asrında olup bitenleri, daha çok Anayasa Hukuku Tarihi tadında oldukça bilgilendirici ve aydınlatıcı verilerle ortaya serdikten sonra, Türk milliyetçiliğini şöyle tanımlıyor: “Bu tarihi tecrübeden hareketle Türk milliyetçiliği ortak (millî) tarih şuuru, kültür, dil, mensubiyet şuuru gibi, toplumu birbirine bağlayan unsurları her zeminde korumak, geliştirmek ve bu şekilde toplumsal dokuyu kuvvetlendirecek düşünce ve faaliyetler olarak anlaşılmalıdır. Milliyetçilik toplumu millet şuuru suretiyle bütünleştirmek, aynı duygu ve düşünceler etrafında toplamaktır.” Sezginer değerlendirmesinin bir diğer yerinde de “ortak kültür, dil, tarih şuuru, gelecek tasavvuru ve mensubiyet şuuru ile insan topluluğundaki (millet) güç ve birliğin hiçbir alternatifinin olamayacağını” ifade ediyor.

         

        Görüleceği üzere Sezginer, bir insan topluluğunu millet yapan sosyolojik unsurlar/faktörler içerisinde doğrudan dinden hiç bahsetmiyor. Hatta yazısının bir yerinde, Irak ve benzeri Ortadoğu ülkelerinde tebarüz eden inanç temelli siyasal topluluklar ve bölünmüş yapılardan hareketle, inanca göre cemaatleşen ve farklılaşan toplumlarda, dinin birleştirici değil ayırıcı bir etkide bulunduğunu belirtiyor.

         

        Aslında kültür, tarih ve dilden bahsettiğinizde, kaçınılmaz olarak bir anlam ve zihniyet dünyasından bahsediyorsunuzdur. Açıktır ki, ne kültür ne tarih ne de dil, manevî/dinî olandan ayrı bir şey değildir. Belki bu açıdan, Sezginer’in dinî olanın zaten bu kavram ve olgularda mündemiç olduğundan hareketle dinden doğrudan bahsetmediği söylenebilir, ama biz yine de din olgusundan doğrudan bahsetmemenin bir eksiklik ve yanlış anlamaya müsait olacağı mülahazasıyla, bir miktar temas etmenin yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu bağlamda, dışarıdan bakıldığında bazı örneklerde din anlayışlarında meydana gelen farklılaşmaların ayırıcı ve bölücü sonuçlar yarattığı doğrudur. Bu açıdan, Sezginer’in bu tespitlerinde bir haklılık var gibi görünmektedir. Bununla beraber hem sosyoloji hem de tarih bilimi çok daha fazla örnekleriyle, vakıanın Sezginer’in ifade ettiği gibi olmadığını ispat etmektedir.

         

        Çünkü eğer biz milleti, ortak bir kültür ve tarih şuuru ile ortak bir gelecek iradesine sahip insan topluluğu olarak anlıyorsak, tüm bu insani tercih ve tavırlar, bu tercih ve tavırların sahibi olan insanların anlam ve değer dünyalarına tekabül ederler. Bu halde, bir varoluş ve anlam meselesi olarak insan için dinin sağladığı ve sağlayacağı anlam ve değer dünyasına eşdeğer veya ondan daha güçlü (onun yerine geçen) bir olguya henüz rastlamamaktayız. Belki, yaşamak için dahi olsa tüketen bir varlık olarak İnsanın, dinî olan dışında anlam ve değer dünyasını işgal edebilecek olan yegâne şeyin olsa olsa insanın biyolojik varlığının sonucu olan tüketme ve haz alma duygusu olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu halde de sadece bu ihtiyaçları etrafında bir dünya inşa eden insanın, artık bir anlam ve değer dünyasının varlığı olduğunu söylememiz imkânsızlaşır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, dinin olmadığı yerde onun yerini dolduracak kadar güçlü ve etkili bir anlam ve değer dünyasına muhtaç kalırız ki, bunun da seküler değerler üzerinden mümkün olabilmesi imkânsız görünmektedir. Nitekim el’an milli toplumu çözen ve dağıtan küresel paradigma, ekonomik insanın (homo ekonomicus) anlam ve değerleri üzerinde kendisini inşa ediyor. Böyle bir gelecekte ise milletten bahsetmek mümkün olamayacaktır. Bu halde seküler bir milliyetçiliğin olabilmesi mümkün olamayacağı gibi, böyle bir çabada ısrar, uzun vadede ortada ne millet bırakacaktır ne de millî kültür. Nitekim bu tespiti yapmış olmalılar ki, soruşturmaya katılan yazarların neredeyse hepsi, din dışı bir milliyetçiliğin, Türk milliyetçiliği ile bir ilgisinin olamayacağında buluşmuşlardır. Bu dün de böyleydi. Ancak Cumhuriyeti kuran kadronun bu hakikati yeterince idrak ettiğini ne yazık ki söyleyemiyoruz. Nitekim bunun sonucu olarak 1930’lara gelindiğinde ‘resmi ideoloji’, Türk Ocakları ile yollarını ayırmıştır. Yani “Kemalizm” Türk Ocaklarını kapatarak, Türk Ocağı’nın millet ve milliyetçilik anlayışını oluşturan; tarihin sürekliliği içerisinde iktisap edilmiş ve üretilmiş ne kadar değer varsa bunların ortaya koyduğu zihin kodları ve ortak hafıza üzerinden bir toplum ve devlet ülküsü[7] o günkü siyasal otorite için kabule şayan bulunmamıştır.[8]

         

        Sınıf, Millet ve Milliyetçilik

         

        Marksizm’in (Marks’ın) tüm tarihsel oluşları sınıf mücadelelerine bağlayan yaklaşımının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, bu teoriyi ne Marks’ın hayatta olduğu ne de müteakip yıllar, doğrulamamıştır. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan proletaryanın öncülüğünde bu güne kadar herhangi bir devrim yaşanmamıştır: Ne 1917 Bolşevik Devrimi, ne Mao’nun Çin’de ne Kastro’nun Küba’da yaptığı devrimde devrimin faili işçi sınıfı değildir. Buna mukabil Sanayii Devrimi’nin doğduğu coğrafya olarak kabul edilen ve Sanayi Devrimi’nin yarattığı süreçte işçi sınıfının en çok sefil olduğu yer olan İngiltere’de işçiler, iktidara devrimle değil siyasal mücadele ile gelmişlerdir. 1920’lerin sonunda başlayan ve kimi analistlere göre İkinci Dünya Harbi’ni başlatan (asıl) neden olarak kabul edilen Büyük Ekonomik Buhran da ne ABD’de ne de Avrupa’da devrim yapabilecek bir işçi sınıfını yaratmamıştır.

         

        Taner Timur, “Günümüzde, bazılarının sandığı gibi milliyetçiliğin miadı dolan bir ideoloji olduğu söylenemez. Aksine 2008’de başlayan ve hâlâ içinden çıkılamayan, üstelik giderek derinleşme işaretleri veren kapitalizmin krizi, milliyetçiliği kamçılayan bir potansiyel taşıyor” tespiti yaptıktan sonra hemen arkasından; “milletler çıkarları birbiriyle uyuşmayan toplumsal sınıflardan oluştuğu için, konuya sınıfsal açıdan bakmak daha aydınlatıcıdır.” diyor cevabında. Bu son tespitinden hareketle Timur, “Günümüzde milliyetçiliğin sınıfsal anlamı, somut araştırmalar çerçevesinde bu yönde araştırmalıdır” önerisinde de bulunuyor.

         

        Timur’un konulara yaklaşımı hakikaten ilginç; çünkü bunca tarihsel tecrübeye rağmen “milletler çıkarları birbiriyle uyuşmayan toplumsal sınıflardan oluştuğu için, konuya sınıfsal açıdan bakmak daha aydınlatıcıdır” diyebilmek kolay olmasa gerek.

         

        Ayrıca Timur, milliyetçiliği bilim dışı ilan ederek; “Dünyanın hiçbir üniversitesinde olayları milliyetçi yaklaşımla ele alan bir tez kabul edilmez” diyerek -bilimsel bir tezin nesnel olması gerektiği anlamında haklı- bir tespitte bulunmakta, ancak ikinci soruya karşılık yukarıda alıntıladığımız cevabında;  “Milliyetçiliğin sınıfsal anlamının somut araştırmalara konu edilmesini” önermektedir. Bu halde Timur muhtemelen bu araştırmaların milliyetçi akademisyenler tarafından değil, diğer araştırmacılar tarafından yapılması halinde bilimsel kabul edileceğini ima etmektedir. Ancak yine de böyle bir tezin “dünyanın hiçbir üniversitesinde kabul görmez” barikatını nasıl aşabileceğine dair, Timur bir çare önermemektedir. Tüm bunlara rağmen Timur’un hakkını teslim etmek zorundayız: Bu güne kadar sınıfsal temelli bir devrim olayına rastlanmamış olmasına rağmen[9] tanımı gereği ve teorik olarak sınıfı reddeden milliyetçiliğin sınıfsal anlamının üzerinde durulmasını önererek dikkat çekmektedir.

         

        Taner Timur’a mukabil İskender Öksüz “Milliyetçiler, iç içe mensup oldukları birçok birim içinde milleti birinci sıraya koyan insanlardır. Tabii olan da budur. Çünkü millet büyük bir toplum birimleri arasında en yüksek bağlayıcı güce sahiptir. Yani milliyetçi, bir sınıfa, bir şehre, bir mezhebe mensup olabilir ama önce milleti gelir” diyerek hem tarihsel hem de sosyolojik verilerle çoğu kere yaşanmış olgulardan hareketle bilime uygun bir tespit yapmakta; bununla da yetinmeyerek “artık sosyolojide millet ve milliyetçiliğin başlangıcı konusunda farklı teoriler var” demekte ve şöyle devam etmektedir: “Primordialistler denilen bir grup, millet ve milliyetin insanlık kadar eski olduğunu söylüyor. Perannialistler ise o kadar eskiye gitmese bile millet ve milliyetin uzun ömürlü, yavaş değişen kategoriler olduğunu söylüyorlar. Nihayet “etnik sembolist” denilen başka bir ekol de tarih öncesine uzanan ilhamlardan bahsediyor. Hâlâ “modernistler” var, ama bunlar arasında da “modern”in ne olduğu ve başlangıç tarihi eskisi kadar belirli değil. Sebep-sonuç ilişkileri de bir biriyle aynı değil.

        Ne yazık ki Türk sosyologlar da, yabancılar da henüz Orkun Kitabeleri’ni ve Kaşgarlı Mahmut’u keşfetmiş değiller.”

         

        Öksüz haklı görünüyor: Çünkü Türklerin tarihi dikkate alındığında millet ve milliyetçilik hususunda Avrupa’dan ve dünyanın bir başka yerinden çok başka hikâyelerle karşılaşıyoruz. Bu da bizi, bize ait bir millet kavramı ve bunun tabii sonucu olan başka milliyetçilik kavramı ile buluşturmaktadır. Ancak bu durum bilerek ya da bilmeyerek hep ıskalanmıştır. Iskalanmıştır, çünkü sanki Westfalya Antlaşması Asya’da, Türkistan’da ve Anadolu’da yapılmıştır(!) Orhun Abideleri Westfalya Antlaşmasından bin yıl önce bir milletten, bir millî kültürden ve millî devletten bahsediyor. Kaldı ki Avrupa’da ulusların ortaya çıkışında Westfalya Antlaşmasını tek başına yaratıcı dinamik olarak ileri sürmek zorlama bir yorumdur. Westfalya Barışı reformasyonun geride bıraktığı yaklaşık yüzeli yıllık bir zaman diliminde, zihni ve fikri değişerek ufalanan bir Avrupa’nın, önce seksen yıl politik içerikli, müteakiben de daha çok dinî (Protestanizm ve Kalvinizm) içerikli bir herc ü merc oluşun ardından ulaştığı yeni bir var oluşun adıdır. Ve bu yeni oluşumda ortaya çıkan devletlerin beşeri unsuru da hemen her yerde bire bir ulusa tekabül etmez. Ulus ve ulus-devlet temelli Avrupa daha sonraki süreçte ortaya çıkacaktır. Yine de Birinci Harb’e kadar Avrupa’da ulus-devlet formlarının yanında imparatorluklar vardır ve bu imparatorluklar hâlâ çok ulusludur. Birinci Harbin sonunda bu yapılar da dağılır ve Avrupa coğrafyasına yeni ulus-devletler ilave olur.[10] Aslında geçen yüzyılın başlarında Avrupa haritasına ilave olunan ulus-Devlet yapılanmalarını saymazsak; 1648 yılında başladığını kabul ettiğimiz süreçte önce devletin sonra bu devlete bir ulusun oluşturulduğunu görürüz Avrupa’da. Kaldı ki ansiklopedik düzeyde bir Avrupa Tarihi bilgisi dahi bize Attila’nın Hunlarından sonra Roma’nın yıkılmasında rolleri olduğu kabul edilen ve sonraki Avrupa’nın halk/ahali/ulus tabanını oluşturan barbar kavimlerin neredeyse tamamının (Angllar, Saksonlar, Gotlar, Franklar, Normanlar vs.) Cermen asıllı kavimler olduklarını söyler. Yani gerek bu günkü Fransa’nın, gerekse İngiltere’nin ve tabii Almanya, Avusturya ve diğer birçok ülkenin halk unsurunun kökeni Cermen kavimlerine dayanmaktadır. Buna rağmen tüm bu ülkelerin devletleri ulus-devlet, halkları da ulusturlar. Hatta ne köken ne de dil bakımından aralarında hiç fark bulunmayan Almanya ve Avusturya dahi iki ayrı ulus-devlettir. Buna mukabil az yukarıda ifade edildiği üzere daha henüz VII. yüzyılda Orhun Anıtları Türk milletinden ve Türk Devleti’nden bahsetmektedir. Nitekim bu durum haklı ve önemli olarak soruşturmaya iştirak eden yazarlardan Dursun Yıldırım, A. Bican Ercilasun, Cezmi Bayram, Mustafa Erkal, Ümit Özdağ, Mehmet Şeker, İskender Öksüz, Lütfi Şehsuvaroğlu, İkbal Vurucu tarafından çeşitli yönlerinden tatmin edici bir ikna edicilikte ortaya konulmuştur. Hülasa, ulus ve ulus-devlet formatı Türk tarihinin verilerine ve Türk dilinin kaynaklarında yer alan izahlara, uygunluk göstermemektedir.

         

        Ulus Devlet mi Milli Devlet mi?/ Ulusçuluk mu Milliyetçilik mi?

         

        Cengiz Aydoğdu soruşturmaya iştirak ettiği yazısında “Ulus-devlet yok olacak diyenler, devlet ve milletin de ortadan kalkacağını söylüyorlarsa şayet, bu durumda halletmemiz gereken büyük bir ıstılah (terminoloji) problemi var demektir. Zira bizim milletimiz, ulus devletten önce de vardı. Westfalya Barışı ile vücud bulmaya başlayan “nation-state” mefhumunun ne state (devlet) ne de nation (ulus) olarak bizim dünyamızdaki “devlet” ve “millet” ile hiçbir alakaları yoktur; bu mefhumlar son derce Avrupaî bir oluşumdur ve bizim irfan dünyamıza ancak tercümesi yapılabilir; lâkin aktarılamazlar.” diyerek bizim de iştirak ettiğimiz görüşü paylaşmaktadır.

         

        Abdulkadir İlgen burada da durmamakta ve “Milli devlet (national state) ile ulus-devlet (nation-state) birbirinden tamamen farklı iki kavramdır” dedikten sonra “Milli devletin illâ ulus-devlet formunda olması gerekmiyor; meselâ Osmanlı Devleti milli bir devlet ve fakat ulus-devlet değildir” diyor. İlgen devamla “Milli devlet formunda, devletin bizatihi kendi aidiyeti yanında (vatandaşlık bağlamında) Max Weber’in ikincil yapılar olarak tanımladığı yerel ve dini cemaat aidiyetleri de bulunabilir. Devlet kendi aidiyeti yanında bu tür ikincil yapı aidiyetlerini kendi varlığına yöneltilmiş bir tehdit olarak görmez… Bunun tipik örnekleri geleneksel imparatorluk biçimlerinin sonuncusu olan Habsburg Hanedanı ile Osmanlı Devleti’dir.” diyerek konuya bir başka açıdan; ancak yeni tartışmalara kapı aralamaya müsait bir bakış açısı getiriyor.[11] Orhan Kavuncu da benzer bir yaklaşım göstererek; “Devlet, bir milletin hükümranlık hakkını temsil ediyorsa ister çok uluslu ister tek uluslu olsun, o devlete milli devlet demek gerekir. Mesela bu anlamda bütün imparatorluklar milli devlettir.” diyerek benzer şeyler söylüyor. Kavuncu’nun yazısının tümüne baktığımızda onun, bir devleti milli yapan tayin edici hususiyetin, onun tek ulusa dayanması değil; çok uluslu olsa bile millet-i hâkimenin siyasi egemenliğe sahip olması olduğunu anlıyoruz. 

         

        Belirtmek gerekir ki imparatorlukları milli devlet olarak tanımlamak ilginç olduğu kadar, imparatorluk olmasa bile bir devletin milli olup olmadığını, hâkim etnik unsurun siyasal egemenliğe sahip olup olmadığına bakarak belirlemek gerektiği fikri üzerinde durmayı ve tartışmayı hak etmektedir.

         

        Soruşturmaya katılan yazarların kahir ekseriyeti millî devleti tarihsel arka plan, tarihsel süreklilik; bu süreklilik içerisinde üretilmiş kültür ve anlam dünyası üzerinden anladıklarını ve tanımladıklarını ve ulus ve ulus-devletle, millet ve millî devletin ve dolayısıyla ulusalcılıkla milliyetçiliğin aynı şey olmadığını ve olamayacağını belirtmişlerdir. Bunlara göre, esasen bizim irfan dünyamızın bir kavramı olmayan ulusalcılığın bizdeki versiyonuyla, özellikle tarihi kesintiye uğratarak 1923’le başlatan ve tarih içerisinde temerküz etmiş bulunan tüm müktesebatı inkar eden tavrıyla; ve verili olan durumda hassaten İslâm ile olan negatif ilişkisi dolayısıyla ulusalcılığı temelsiz, jakoben, buyurgan ve totaliter bir yaklaşım olarak görmektedirler. Bu yaklaşımlara yeterince açıklayıcı bir örnek olarak Milay Köktürk’ün şu tahlillerini ve değerlendirmelerini gösterebiliriz: “Ulusalcılık dinî nitelikteki manevilikten soyutlanmış bir millîlik söyleminin adıdır. Mukaddesata mesafeli bir kısım vatanseverlerin geleneksel anlamdaki milliyetçilerden kendilerini ayırmak için kendi çizgilerini böyle adlandırdıkları görülüyor.”

         

        Hilmi Demir ise “Ulusalcılık büyük oranda bu laik pozitivist geleneğe yaslanarak, tek tip millet oluşturma çabasının devamıdır” demektedir. Fakat olguyla ilgili en dikkat çekici değerlendirmelerden birisini Cengiz Aydoğdu yapmaktadır.

         

        Aydoğdu ulusalcılığı “Tarihin belli bir döneminde; milletimizin buhranlı döneminde, aslında bir çıkış devrinde tam da çıkış şartlarının bir gereği olarak, zaruretten verilen tavizleri tercihlerimizmiş gibi dondurup ebedileştirmeye kalkışmak; bu yönüyle ulusalcılık milleti, olmayan şartlarda yaşamaya zorlayan bir totallikte bir tavır” olarak tanımlamakta ve devamla ulusalcılığı “sentetik bir kurgu” olarak nitelemekte ve “Ulus bu anlamda bir milleti tanımlamak için dondurmaktır: durdurmaktır. Oysa millet tarihte durmaz, tarihi süreçte seyreder” diyerek hem sosyoloji biliminin verilerine, hem de tarih felsefesine uygun tespitler yapmaktadır. Ayrıca Aydoğdu bu konuda, Türk aydınının tavrını da sorgularken “Bu noktada Tür aydınını ayıran turnusol, İslâmiyet’e karşı takınılan tavır olmuştur” sonucuna varmaktadır.

         

        Genel olarak tarihsel arka planı itibariyle aynı tespitleri yapmakla birlikte İkbal Vurucu, bir hakkın teslimi saikiyle; “Ulusalcılık bu gün çok olumsuz, banal, indirgemeci bir yaklaşımla değerlendiriliyor ve tamamen bir düşünce olmaktan ziyade lanetli bir şeymiş gibi algılanıyor. Fakat nihayetinde biz katılsak da katılmasak da ulusalcılık önemli bir aydın zümreye, örgütlenmeye ve ideolojik yapıya sahip. Her düşünce nasıl bir niteliğe sahip olursa olsun demokratik bir kültürde kendini ifade etme ve varlığını sürdürme hakkına sahiptir. PKK ve paralelindeki düşünce ve yaklaşımlara şiddet üretici vasıflarına rağmen demokrasi adına sahip çıkılırken ulusalcılığa hayat hakkı tanınmaması, normal değildir” diyerek bir yandan bizlere insaflı ve vicdanlı aydının nasıl olması gerektiğini gösterirken diğer yandan bizleri âdil olmaya çağırıyor.

         

        Ulus Devlet Sona mı Yaklaşıyor?

        Soruşturmanın ikinci sualini “21’inci yüzyılda dünyanın yeniden düzenlendiğini; hem ulus devletin hem de milliyetçiliğin miadını doldurduğu görüşüne katılıyor musunuz? oluşturuyordu.

         

        Rahmi Karakuş’un “Milliyetçiliğin ve ulus devletin, çoğulculuğa ve dolayısıyla bireyciliğe imkân tanıyan ‘medeniyetçilikle’[12] yer değiştireceğine inanıyorum” biçiminde bilmece kıvamındaki cevabının dışında neredeyse tüm iştirakçiler, ulus devletin ve milliyetçiliğin sona ermeyeceğinde ittifak etmiş görünüyorlar. Bununla birlikte Baran Dural’ın “Her milliyetçi model farklıdır. O yüzden de milliyetçi evrensel doğrular yoktur. Sosyalizm ve liberalizmin aksine milliyetçiliğin evrensel düzlemde geçerli laik peygamberleri yoktur, anlayışından yüz geri edilmelidir” cümlesinden milliyetçilik evrensel olamaz; evrensel olamadığı için evrensel ölçekte bir kutsal kişisi de olamaz deniliyorsa bu doğru olduğu gibi böyle bir peygambere gerek de yoktur. Çünkü milliyetçilik ne bir dindir ne de kendisini kutsalın yerine ikame etmeye çalışan sosyalizm, komünizm ya da liberalizm gibi seküler bir ideolojidir. Ancak Dural, özü itibariyle yazısında küresel bir tehdide dikkat çekmekte; bu tehdidin küresel bir saldırıya dönüştüğünü ve dolayısıyla küresel saldırıya karşı küresel ölçekte bir karşı duruşun elzem olduğunu; bunun için de “milliyetçiler birleşiniz!” demek istiyorsa, hakikaten ilginç bir öneriyle karşı karşıya bulunduğumuzu da tespit etmemiz gerekiyor.

         

        Ulus devletlerin ve milliyetçiliğin miadının dolup dolmadığına dair bir diğer ilginç değerlendirme de esasen değerlendirmeleri kendi içinde tuhaflıklar ya da çelişkiler taşıyan[13] Ufuk Özcan’dan gelmektedir. Özcan şöyle diyor: “Milliyetçiliğin miadının dolduğu görüşünü savunmak için henüz vakit erkendir. Tam tersine XX. yüzyılda milliyetçiliğin iki büyük dalgasından sonra hâlihazırda üçüncü dalgası içinde bulunuyoruz. Bu üçüncü dalga, Türk milliyetçiliğinin hegemonik ve kurumsal dayanaklarının tahribatı ile kendisini göstermekte ise de ulus-devletlerin son bulduğu görüşüne katılmak mümkün değildir. Ulus devletler yeni küresel koşullarda kendilerini yeniden yapılandırma yoluna gitmişlerdir. Bu yeniden yapılandırma, mevcut Amerikan eksenli dünya düzenine son derece uyumlu, ama ulus-yurttaş çıkarlarına karşıt mahiyettedir; bunun altını özellikle çizelim.”

         

        Çık işin içinden çıkabilirsen; Bir yandan Türk milliyetçiliği tüm kurumsal ve hegemonik dayanaklarını yitiriyor ama Amerika’ya eklemlenmek suretiyle yine de ulus devlet niteliğini hem muhafaza ediyor hem de varlığını sürdürüyor ve bunun altı da özenle çiziliyor. Bir kere bu durumda tüm kurumsal ve hegemonik yapısını yitirmiş bir milliyetçiliğin bir ulus devleti, ne var kılması ne de var olan bir ulus devleti yaşatması mümkün değildir. Eğer final bu olacaksa burada artık bir ulus devletten değil, olsa olsa, ulus devlet formunda bir uydu/pazar/piyasa devletten söz edebiliriz ancak.

         

        Nitekim Ümit Özdağ bir yandan küresel paradigmanın ve hegemonyanın gücünü teslim ederken, öbür yandan bu sürecin doğrusal bir çizgiyle geleceğin dünyasında da Amerikan hegemonyasını üreterek katılamayacağını, aksine başka aktörlerin bu süreçten yararlanarak sahneye dahil olabilecekleri tespitini yaparken, daha sahih ve bilimsel bir yerde duruyor. Bununla birlikte, bu süreci iktisadi parametrelerle değerlendiren Ümit Özdağ da diğer bir çok yazar gibi, bireyleştirilen ve birer tüketici/müşteri kılınan tek başına insanın nasıl ve ne şekilde bireysel varlığını aşkın bir duruş olan milliyetçi tavra sahip olabileceği üzerinde hiç durmuyor. Bir başka şekilde, küresel oyuncuların Batı’dan doğuya geçmesinin önemine işaret ediyor, ama bu oyuncuların da üretim/tüketim ekseninde insanı sadece birer tüketici olarak gören karakterinin, kutsalı tükenmiş insan yaratacağı hakikatini ıskalıyor gibi görünüyor.

         

        Oysa Milay Köktürk, “Bir de insanlar gittikçe daha da özgürleşiyor gibi görünseler de hem dünyevîleşme hem de teknolojiye bağlanma biçimi bakımından gittikçe köleleşmektedir. Kölelerin de kutsalı yoktur. Onların yaşantılarını vakfedecekleri idealleri de olmaz. Şayet yeni kuşaklar yeni teknoloji ile doğru ilişki kuramazlarsa işte o zaman milliyetçilik, sonun başlangıcına gelmiş olacaktır.” derken, tüm olguların temel dinamiği olan insan üzerine odaklaşmakta ve bizi düşünceye sevk etmektedir. Buna karşılık İskender Öksüz; Princeton Siyaset Bilimi hocalarından Mark Beissinger’den yaptığı bir alıntıyla “modern devlet ve ekonomi işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner (in dediği gibi), milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir, ama yerçekimi gibi önemli ve sarsıcı bir kuvvettir” fikrine iştirakle, bize sükûnet ve emniyet telkin etmeye çalışıyor. Ama belirtmek gerekir ki dünya modern dönemi geçmiş, postmodern bir dönemi yaşamaktadır ve bu dönemin temel iddiası ve vizyonu ise tüketimi ve hazzı derece itibariyle dışlayan “tüm anlatılar”ın öldüğü inancıdır.

         

        Nuray Karaca, ekonomik eksenli bir analizin ardından konunun siyasal veçhesine odaklaşmakta; siyasal öngörülerle geleceğin belirli değil, ihtimallere gebe olduğunu belirtmektedir. Şöyle demektedir Karaca; “Küreselleşme ile amaçlanan, merkez çevre arasındaki ilişkilerin lağvedilmesi ve toplumların heterojenlikleri ile sergilenmesidir. Öte yandan küresel pazarın farklılıkları içine alarak heterojenleşmesi olan postkolonyalizm, küresel kapitalizmin ortaya çıkardığı değişimleri kavramsallaştırmaktadır. Çok kültürlülük, etnik kimlik, yerellik gibi. Bu kavramların kültürel bir sorun olmaktan daha çok siyasal bir sorun haline gelmesi, ulus devletin miadının dolmasından çok, kendi sınırlarını muhafaza etmesi için demokratikleşme sürecini belirginleştirmesi söz konusu olabilir. Ya da Batı böyle isteyebilir (bu gün Ortadoğu’da olduğu gibi). Bu durum kendi içinde başka bir ikilem yaratmaktadır: Demokratik hakların genişletilmesi, etnik toplulukların kendi kaderini tayin hakkını talep etmesi, ulus devletin parçalanma riskini ortaya çıkartmaktadır. Devletlerin siyasal bir organizasyon olarak varlığını devam ettirme mücadelesi, hem ulus devleti hem de bir millete ait olma bilinci olan milliyetçiliği daha da güçlendirebilir.” diyerek, geleceğin, daha çok belirsiz olduğunu ima etmektedir.

         

        Buna karşılık İkbal Vurucu ise “Milli devlet özgün tarihsel koşulların ürünü olan akademik, kültürel, toplumsal, dinî ve sanayileşme dinamikleri doğrultusunda biçimlenen doğal bir bütünleştirici pratiğe sahiptir. Bu sebeple yapay bir oluşum değildir. Yapay olmadığı için de her hangi bir itiraz ile çökmez ve bitmez” diyerek, tarihin belirli bir aşamasında görünür hale gelen (çok kadim olmayan) ulus devletin, kalıcı ve kendini yenileyici dinamiklere sahip ve tüm badireleri atlatmaya muktedir bir yapı olduğu sonucuna varmaktadır.

         

        Ezcümle…

         

        Dünkü Türk milliyetçileri için İmparatorluk coğrafyasının tamamı vatan coğrafyası idi. Kopan her parça o günün milliyetçilerinin canından bir parçayı da alıp götürüyordu. Bu gün de eğer vatan coğrafyasının bir parçası koparsa, milliyetçiler aynı acıyı tüm zerrelerinde hissedeceklerdir.

         

        Bu bakımdan; vatanın birliği ve bütünlüğü bizzarure Türk milliyetçilerinin birinci meselesi olmaya devam etmektedir. Bunun sonucu olarak Türk milliyetçilerinin ihtilaf ettiği tüm hususlarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk milletinin devletidir. Bunun için devletin bekası Türk milliyetçilerinin en temel meselesi olmak zorundadır. “Reel Politik”, “”Çağın Trendleri”, “Küresel Paradigma” vs. gibi “Küresel Kapitalizm”in taktik ve stratejilerine karşı Türk milliyetçilerinin uyanık ve dikkatli olmak mecburiyetleri vardır. Türk milliyetçileri tüm soru ve sorunlara, bizim dilimizden ve bizim irfanımızdan bakmak mecburiyetindedirler.

         

        Şunu da belirtmek gerekir ki; ‘millî kültür, millî dil ve millî devlet’ olmadan, ne millet var olabilir ne din ne de bir gelecek.


        


        

        [1] Nitekim Türkiye’de bir kesim Cumhuriyetin toplumu dinsizleştirdiğini iddia ederken, bir başka kesim ise resmi ideolojinin Sünni İslam’ı merkeze aldığını; tüm ahaliyi Sünni-Türk yapmaya çalıştığını savunurlar ve onlar da buradan bir hesaplaşmaya girişirler. Yani Devlet; yani resmi ideoloji Türkiye’de kimseye yaranamamıştır. Bu günkü tıkanma nedenimizi belki de kesimlerin bu haksız tavırlarında aramalıyız.


        

        [2] Bu anlamda bu kadronun İngilizlerle anlaşarak yeni devleti onların isteğine göre dizayn ettikleri görüşünün hiçbir değeri yoktur. Çünkü galip devletler yola Türklerin bu coğrafyada bir kere daha ayağa kalkamaması hedefiyle yola çıkmışlardı. Ancak Türk milleti ve Ankara buna izin vermemiştir.


        

        [3] O gün de Batı gibi olmak istiyorduk bu gün de…


        

        [4] Bu bağlamda ezanın Türkçe okunması uygulamasını örnek olarak verebiliriz. Mustafa Kemal’in ezanın Türkçeleştirilmesi fikrini Ziya Gökalp’ten mülhem geliştirdiği söylenir. Ziya Gökalp de malum olunduğu üzere Türk Ocaklı bir Türkçüdür ve aynı zamanda bir sosyologdur.


        

        [5] Halbuki o tarihte bir İstiklâl Marşımız vardır. Anlaşılan o ki Avcıoğlu, İstiklal Marşını ne Türk buluyor, ne de İstiklâl Marşı olarak kabul ediyor.


        

        [6] Görüleceği üzere mektup sahibi Türk Ocağı’nın Türkçü olmadığını iddia etmektedir. [6] Bu bağlamda Avcıoğlu Genç Osman’ın Türk Ocağı’nı temsil ettiği söylenemez. Tersine kendi beyanından bu kişi Türk Ocağı’ndan aslında şikâyet etmektedir.


        

        [7] Türk Ocağı’nın bu anlamda Turan coğrafyasını ihata eden millet anlayışı kendi içinde tutarlıdır ve tek başına bu dahi ulus kavramını aşar. Turan fikrinin mevcudiyeti, böyle bir ülkünün beslenmesi başka bir şey, bunun tahakkuk şartlarının var olup olmadığı başka bir şeydir. İkisi arasında bir çelişki yoktur. Çelişki reel politikte akılsızca adımların atılmasıyla ortaya çıkar ancak. Oysa ülkü insanı değerli kılan şeydir.


        

        [8] Oysa Türk Ocakları bazı inkılaplara; meselâ Harf inkılabına dahi destek vermiştir. (Oysa eski alfabede devam etseydik belki bugün muhtemelen hepimiz hem Osmanlı Elif Ba’sını hem de Cumhuriyet ABC’sini biliyor, yazıyor ve okuyor olacaktık. Bu ise bizim çok büyük bir zenginliğimiz olacaktı. Bu da başka bir bahis…)


        

        [9]Bazılarınca Fransız Devrimi Burjuva Devrimi olarak kabul edilir. Ancak şu sorunun cevabı verilmez: Devrim burjuva devrimi idi de Paris halkının devrimin içinde ne işi vardı? Yakın tarihin devrimlerinden İran İslam Devrimi ise yine bir sınıfın değil, tüm kesimden halkın iştirak ettiği bir devrimdi.


        

        [10] Hikâyenin bizi ilgilendiren yanı Birinci Harb’in öncesinde ve sonrasında İmparatorluğumuzdan kopan önce gayrimüslim, sonra da gayr-i Türk unsurlardır.


        

        [11] Bu halde İlgen’in Weber’den mülhem ikincil yapılar dediği dinî cemaatlerini neredeyse çok hukukluluğu hatırlatan özerk alanları caiz olurken, etnik farklılıkların benzer taleplerinin gayr-i caiz olmasının meşruiyeti nasıl sağlanacaktır. 


        

        [12] Yazarın galiba burada bir medeniyetçilik tarifi var ama okuyucu bunu anlayamıyor. Eğer medeniyetten kastedilen insanın tüm olup bitenlerin eksiksiz idrakinde olan bir birey haline gelmiş olması ise kastedilen…


        

        [13] Ya da ilmimiz yetmediği için bize öyle geliyor.


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele