İmralı Labirentlerinde Dolaşmak

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

        MİT üzerinden Öcalan ile İmralı’da yapılan görüşmelerde nelerin konuşulduğu, hangi konularda mutabakata varıldığı bilinmediğinden tahminlere, temennilere, varsayımlara dayalı bir bilgi kirliliği yaşanıyor. Gazetelerde çıkan konuyla ilgili haber ve yorumlar, yapılan konuşmalarla ortaya konulan tablo, kamuoyunda terörün birkaç ay sonra biteceği umudunu doğuruyor. Otuz yıldır akan kanların baş sorumlusu olan, terör örgütünü kuran, liderliğini yapan Öcalan, barışın mimarı konumuna getiriliyor. Asılsız olduğunu en iyi bunları yazanların ve bu doğrultuda konuşanların bildiği iddialarla toplumun psikolojisi bozuluyor, zihinler karışıyor, hükümler alt üst ediliyor. Böylece bilinen çevrelerin istediği ortam, medya ve siyasetin işbirliğiyle yürütülen psikolojik harekâtın sonucu oluşmaya başlıyor.

         

        Oysa gerçek kamuoyuna sunulandan çok farklı. Her şeyden önce terör örgütü belli sayıdaki militandan meydana gelen ve dağı mekân tutan basit bir çete değil. 1984’de belki böyleydi; ama otuz yılda çok şeyler değişti. PKK bir yandan çok sayıda kolları olan bir ahtapot gibi ülke geneline, bölgeye, Avrupa’ya yayılıp genişlerken, diğer yandan şehirlerde KCK yapılanmasıyla giderek derinleşti; yüze yakın belediyeyle parti ve sivil toplum kuruluşlarıyla toplumsal bir taban edindi. Yüz milyonlarca liralık ranta hükmeder hale geldi. Bunun elde ediliş yöntemi ve edinme yolları örgütün karanlık yüzünü ortaya koyuyor. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin yaptığı açıklamada; Diyarbakır yöresinde son iki yıl zarfında PKK’ya ait 2 milyar liranın üzerinde uyuşturucunun ele geçirildiğini söyledi. Yıllardır Afganistan-İran’dan gelen ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk edilen uyuşturucuların büyük kısmının terör örgütüne ait olduğu, bunun ticaretinden çok büyük paralar kazandığı biliniyor. Bunun yanı sıra başta insan kaçakçılığı olmak üzere kaçakçılığın her türlüsünü yapan, bunun mekanizmasını kuran, kendine ait bir gümrük sistemi oluşturan PKK, dünyanın en büyük suç örgütü, gayrimeşru işler organizasyonu (mafya) olarak çalışıyor. Bu geniş mali kaynaklar Kandil ve Avrupa’daki örgütün üst düzey yöneticileri tarafından diledikleri şekilde kullanılıyor. Her türlü silah ve mühimmat edinilebiliyor, binlerce teröristin giderleri karşılanıyor, maaşları ödeniyor, gazeteler, dergiler, kitaplar çıkarılıyor, TV’ler kuruluyor, faaliyetler düzenleniyor.

         

        Böylece geniş imkânlara hükmeden, genç bir militan olarak çıktığı dağlarda statü kazanan, amir durumuna gelen terör baronu konumundaki PKK’nın üst düzeyindeki 200-250 teröristin her şeyi bırakmaya razı olarak, Avustralya’ya, Norveç’e gideceklerini, mütevazı bir hayata razı olacaklarını düşünmek için engin bir hayal gücüne sahip olmak gerekir.

         

        Meselenin bir de uluslararası boyutu var. Türkiye’yi baskı altında tutmak, askeri, siyasi ve ekonomik gücünü bloke etmek isteyen bölgesel projeleri hesapları, hedefleri olan ülkeler var. İran, Irak, İsrail ve Suriye’nin yanı sıra ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkeler açısından PKK yıllardan beri emsalsiz bir taşeron güçtür. Uluslararası merkezler kendilerini hiç riske etmeden, bu kanaldan Türkiye’nin başına sürekli dertler açıyorlar. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Holland’ın, kırmızı bültenle aranan ve Paris’te öldürülen PKK’lılarla görüştüğünü açıklaması, Batılıların Türkiye’ye karşı izledikleri ikiyüzlü politikanın tipik bir örneğidir.

         

        Örgütteki İran, Suriye ve Irak uyruklu teröristlerin sayısının 1.500 civarında olduğu ifade ediliyor. İran, iki yıl kadar önce, terör örgütüyle PAJAK’ın ülkesi dışına çıkmasını sağlayan bir anlaşma yaptı ve sıkıntıdan kurtuldu. Karşılığını PKK’ya destek vererek ödüyor. Suriyeli Bahoz Erdal ve Sofi Nurettin isimli elebaşların, Türkiye’deki en kanlı eylemlerin düzenleyicilileri ve yürütücüleri oldukları biliniyor.

         

        PKK’nın Kuzey Irak’a çekilip silah bırakacağını, dağdan ineceğini söyleyenler, bunun “karşılıklı adımlar atılarak” mayıs ayından başlayarak aşamalı olarak gerçekleşeceğini öne sürüyorlar. Ancak örgütün Kandil’deki iki üst düzey yöneticisi, Duran Kalkan ve Murat Karayılan’ın açıklamaları, bunun gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopik bir iddia olduğunu gösteriyor.

         

        Duran Kalkan Roj TV’nin yerine kurulan Sterk TV isimli PKK kanalına yaptığı değerlendirmelerde silah bırakmayla ilgili olarak şöyle diyor: “Bunu bekleyenler en hafif deyimiyle iyi niyetli olmayanlardır. Kendilerine göre kurnazlık yapıyorlar. Kendilerinin dışındakiler ahmak mıdır? Bunu söyleyenler aslında kendileri ahmak. Ne siyasetten, ne de bu tür sorunların çözümlerinden bir şey anlıyorlar. Gerçekle bir alakası yoktur.”

         

        Öcalan adına PKK’nın Kandil’deki yöneticisi konumunda olan Murat Karayılan ise Fırat Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada şartlarını sıralıyor: “Çok önemli ve isabetli bir girişim, ilk adımı Devlet atmalı, ilk adım da Öcalan’ın İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir… AKP resmen Kürt sorununda şiddet kullanmaktan vazgeçiyorum, diyalogla ve demokratik yöntemlerle çözmeye karar verdim diyor mu? Ortaya bir çözüm projesi konulmalı. Evvela Öcalan’ın serbest hareket etme koşulları oluşmalı… Yeni Anayasa’da Kürt halkının varlığına yer verilmeli… AKP Hükümeti’nden böyle ciddi bir yaklaşım gelirse, biz de demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için elimizden geleni yaparız.”

         

        PKK’nın siyasi kanadı BDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Meclis grubunda yaptığı konuşmada her zamanki gibi Devleti suçladı. İlk adım olarak Öcalan’ın İmralı’dan çıkarılmasını, örgütle görüşüp bağlantı kurabileceği şartların sağlanmasını istedi.

         

        Bütün bu söylenenlerin özeti şu: PKK’yı dağdan yönetenler ve siyasi kanadında yer alanlar silahı Leyla Zana’nın aylarca önce dediği gibi teminatları olarak gördüklerinden bırakma niyeti taşımıyorlar. Devletten ne koparabilirlerse almak için daha önce de yaptıkları gibi belirli bir süre eylemsizlik kararı alabilirler. Çünkü görüşme masasını taktik manevralar yapabilecekleri bir alan olarak görüyorlar.

         

        Gazetelerde çıkan gerçeklerle bağdaşmayan kamuoyunu yönlendirici haber ve yorumların, zihinleri karıştırmaktan, toplumu örgütün isteklerini kabule hazır hale getirmekten başka bir anlamı olmadığı açıktır.

         

        Basındaki haberlerin satır aralarında, PKK’nın Devlet’ten isteklerinin ana hatları ortaya çıkıyor. Açıkça ifade edilmese hatta Öcalan’ın ağzından böyle bir talebinin olmadığı söylense bile, en başta durumunun düzeltilmesi yani örgütle dilediği gibi temas kurabileceği, istedikleriyle görüşebileceği bir ortamın hazırlanması, başka bir ifadeyle İmralı’dan ev hapsine çıkarılması konusu yer alıyor. Fakat Türk halkının tepkileri hesaba katılarak bu konu şimdilik gündeme getirilmiyor.

         

        İlk sıradaki bir diğer talepleri, hazırlandığı açıklanan 4.Yargı Paketi’nde KCK tutuklularının büyük kısmının salıverilmelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması. Bu husus örgüt açısından büyük önem taşıyor. Çünkü son üç yıl zarfında yapılan operasyonlarla, KCK çatısı altında organize olan militanların yüzlercesi tutuklandı. Böylece örgütün şehir yapılanması ağır darbe yedi. Güneydoğu’da halkı meydanlara doldurmak, “serhildan” adıyla Tahrir Meydanı’nı andırır tablolar hazırlamak ve sonuçta halkı ayaklandırma plânları yargı duvarına tosladı. PKK şehirlerde boşalan kadrolarını doldurmak, kontrolü eline geçirebilmek için, cezaevlerindeki militanlarının serbest bırakılmasını istiyor.

         

        Yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilerek, belediye seçimlerini kazandıkları illerde eyalet sistemi kurmak PKK’nın sürekli gündemde tuttuğu temel hedeflerinden biridir. Her vesileyle gündemde tutulan bu istekler, basında post modern liberal ve solcu kalemler tarafından hararetle destekleniyor.

         

        Oslo görüşmelerinden sonra İmralı’da da bu konu muhtemelen görüşülmüştür. AK Parti’nin yaz aylarında hazırladığı Yerel Yönetimler Reform Raporu’nda öğretmen ve doktor tayinlerinin belediyeler tarafından yapılması görüşü benimsenmedi. Ancak geçen ay Meclis’ten çıkan Belediyeler Yasası’nda buna yer verilmemiş, büyük ihtimalle yakın zamanda başka bazı değişikliklerle birlikte ele alınmak üzere ertelenmişti. Hükümet’in İmralı görüşmeleri paralelinde konuyu ele alması, bir yandan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincelerin tümünü ortadan kaldırırken, diğer yandan valilerin halk tarafından seçilmesi gibi köklü değişiklikler içeren bir yasayı Meclis’e sunması şaşırtıcı olmayacaktır.

         

        Çünkü bu tarz bir girişim AK Parti’nin yeni anayasa hazırlıkları sırasında ihtiyacı olan siyasi desteğin BDP cenahından sağlanmasının önünü açacaktır. Başbakan Erdoğan 2014’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce başkanlık yahut yarı başkanlık sistemine geçilmesini ısrarla istiyor. Ancak şu andaki Meclis tablosu iktidarın kendi gücüyle bunu gerçekleştirmesine imkân vermiyor. CHP ve MHP’nin başkanlık sistemine geçilmesine karşı oldukları biliniyor. BDP, Anayasa’nın belirli maddeleri üzerinde dilediği düzenlemelerin yapılması durumunda AK Parti’nin aradığı desteği verebilir. Böylece yeni Anayasa’nın referanduma götürülmesi, CHP ve MHP’ye rağmen BDP ile işbirliği yapılarak sağlanabilir. Ayrıca BDP’nin desteği hem referandum oylamasında, hem de cumhurbaşkanlığı seçiminde iktidarın yanında olacağından kazanma şansının artacağı düşünülebilir.

         

        Ancak bu tarz manevralara karşı Türk toplumunun tepkisinin ne olacağını herkesin iyi düşünmesi gerekir. Egemenliğin etnik esaslar üzerinden paylaşılması anlamına gelen, demokratikleşme ve terörün bitirilmesi gibi argümanlarla süslenip ambalajlanarak meşrulaştırılmaya, anayasa metnine yerleştirilmeye çalışılan bu isteklerin yerine getirilmesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yıkılması, iki milletli konfederatif bir devletin kurulması anlamına gelir. Dünkü Yugoslavya’nın, Çekoslovakya’nın akıbetleri ortada. Günümüzde Belçika Volonlar ve Flamenkler arasında parçalanmak üzere. Bu örneklere rağmen Türkiye’de aynı senaryoyu sahnelemek isteyenler büyük acılara yol açması kaçınılmaz olan bir toplumsal çatışmaya zemin hazırlamış oluyorlar.

         

        AK Parti’nin siyasal hesaplarla BDP ile işbirliği yapmasının nelere mal olacağının bir örneği 1991 genel seçimlerinde yaşandı. Erdal İnönü’nün başında olduğu SHP, PKK’nın desteklediği Kürtçü partiyle işbirliği yaparak Leyla Zana’ları, Zübeyir Aydar’ları vb. Meclis’e taşıdı. Bunun faturası çok ağır oldu. Başta CHP olmak üzere sosyal demokrat görüşü temsil eden partilerin oy oranı o gün bu gün %25’lerde tıkanıp kaldı.

         

        Türk toplumunun tepkilerini önlemek amacıyla yürütülen propaganda kampanyasının önümüzdeki günlerde de artarak devam edeceği anlaşılıyor. Demokratikleşme, terörün önlenmesi, barışın ve huzurun sağlanması gibi ilk planda herkesin destekleyeceği argümanlarla süslü sunumlar yapılarak, toplumun direnci kırılmak, milli hassasiyetler törpülenmek isteniyor. Ancak bu kampanyanın başarı derecesi ne olursa olsun anayasa üzerinden milli devleti dönüştürmek, Türkiye’yi vatan toprağı olmaktan çıkararak kimliksiz bir coğrafi alan haline getirme planları tutmaz. Bu yöndeki girişimler sorunların çok daha ağırlaşmasına yol açacağından toplumsal çatışma tehlikesiyle karşılaşmamız kaçınılmaz hale gelir.

         

        2009’un yaz aylarında başlatılan ve kısa süre önce Habur faciasıyla yanlışlığı tescil edilen açılım girişiminden sonra, şimdi İmralı’da başlatılan görüşmelerle ütopyalara, tahayyüllere dayalı yeni bir belirsizlikler dönemine yelken açıldı. Görüşmelerin kamuoyuna açıklanmasından hemen sonra Hakkâri’deki hudut karakoluna iki yüze yakın teröristin düzenlediği saldırı, ardından Paris’te üç kadın teröristin öldürülmesi Türkiye’yi nelerin beklediğini gösteriyor. Kış şartları sebebiyle ve 2012’de yapılan operasyonların etkisiyle eylem kabiliyeti önemli ölçüde azalan PKK’nın toparlanma dönemine ihtiyacı var. Şu andaki hareketsizliğini silah bırakma niyeti şeklinde yorumlayarak isteklerine yeşil ışık yakılması çok acı sonuçlar doğurur; bu tarz bir gafletin bedelini milletçe ödemek zorunda kalırız.

         

        Terör örgütünün çok başlı yapısının bulunması, birden fazla yönetim merkezinin olması, bunların uluslararası merkezlerle ilişkileri Öcalan’ın pozisyonunun çok fazla abartılmaması anlamına geliyor. Kaldı ki Öcalan’ın amacı, hedefleri bellidir. Bunlardan vazgeçtiğini, değiştiğini gösteren herhangi bir emare yok iken, kimse zorlama tahminlere dayalı barış hayalleri kurmasın. Çözüm yolu bulunabilir ümidiyle son derece tehlikeli labirentlerde dolaşılmaya kalkılırsa, Öcalan’ın taktik manevraları karşısında çıkmazlarla karşılaşılması kaçınılmaz hale gelir. Açılım yahut çözüm adına örgüte yeni faaliyet alanları sunulmuş, hamle fırsatı verilmiş olur.


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele