Dr. Lütfü Şehsuvaroğlu

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

        Türk milliyetçiliği fikri her şeyden önce “milliyet” kavramına dayanmaktadır. Hani Akif’in “Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz” dediği kavrama… Böylelikle dünyaya bizim öğrettiğimiz bir milliyet kavramından bahsetmemiz ve bunun çerçevelerini, ufuklarını tayin etmemiz gerekiyor. Milliyet bir takım unsurlarıyla dikey ve yatay bir bütünleşme demek. Bu unsurların başında dil, din, ortak tarih, ülkü birliği, ortak yaşama iradesi gelmektedir.

         

        Milliyetçilik bazı akademisyenlerimize göre Batı’da meydana gelen nasyonalizm ile aynı manaya gelmektedir. Buna göre Fransız burjuva devriminden sonra gelişmiş bir burjuva ideolojisinden başka bir şey değildir. Bu görüşe sonradan olma milliyetçi akademisyenlerin de iştirak ettiklerini biliyoruz. Fakat artık anlaşıldı ki, her şeyi –milliyetçiliğe dair her şeyi- Fransız devriminden sonra meydana gelen gelişmelerle açıklayamıyoruz. Aslında zaten Doğu ile Batı arasındaki sosyolojik derin uçurum, bazı akademisyenlerimizin kolaycı ve ezberci kabullerinin havsalasının alamayacağı kadar derin…

         

        Bilge Kağan kitabeleri bile tek başına bizim milliyetçiliğimizin ve milliyet unsurlarımızın Batı’dakinden çok çok evvel teşekkül ettiğini göstermeye yeter de artar bile…

         

        Özlüce bizim milliyetçiliğimiz üç safha halinde değerlendirilebilir.

         

        Birincisi bilge Kağan kitabeleriyle kanıtlanmış Anadolu Türk Devleti’nin kuruluşuna kadar olan dönem ve Türkistan mayasının hazırlık safhası

         

        İkincisi ise hem İslam’la şereflenme dönemi de olan Anadolu Türkiye devletinin kuruluşu ile başlayan ve Osmanlı’nın çöküşüne kadar olan dönem

         

        Üçüncüsü ise üç tarzı siyasetle başlayan modern milliyetçilik dönemi: işte bu dönem için belki Fransız devriminden sonra ortaya çıkan milliyetçiliklere paralel düşebilecek bir dönem yaftalaması yapılabilir. Fakat bunda da tam isabet kaydedilemez, zira bu dönemde bile Batı sosyolojileri ile yine sosyolojimiz benzeşmemektedir.

         

        Bu üçüncü dönemi de kendi içinde üç safhaya ayırmamız mümkündür. Birincisi Osmanlıcılık-İslamcılık-Türkçülük (Turancılık) adını alan üç tarzı siyasetin yani emperyal vizyonun yaşatılması çabasıyla ortaya çıkan fikirlerin özünde yatan milliyetçilik yani mümkün olan en büyük birliği muhafaza ve geliştirme teorisi ve pratiği, ikincisi bu gerçekleşmeyince Anadoluculuk ve Kemalizm gibi yansımaları olan reel politik zeminde Türkiyecilikle kain ikinci safha, üçüncüsü de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tekrar kabına sığamayan Türkiye’nin yeni vizyon arayışlarına girişi…

         

        Bütün bu dönemlerin bıçakla keser gibi ayrıştırılması elbette ki imkân dâhilinde değildir; ancak her dönem içinde yaşanan sancıların ve heyecanların, teori ve pratik tecrübelerinin böylesi bir tasnifi kolaylaştırdığını söyleyebiliriz.

         

        Fakat bütün çağları ve safhaları boyunca milliyetçiliğimizin hiçbir Batılı milliyetçiliğe benzemediğini üstüne basa basa söylememiz icap eder. Bu anlamda Türk ırkçılığının bile asla Batılı ırkçılıkların hiçbirine benzemediği açıktır. Milliyetçiliğin Bilge Kağan kitabelerinde “az milleti çok kılmak” olarak anlaşıldığını ve anlatıldığını söylemeye lüzum bile yoktur. Kitabelerde bu ifade açıkça yazılıdır.

         

        Nitekim Orta Asya hanlıklarının bünyesinde topladığı halkları, budunları yani ulusları orduları idare etme sanatı aslında doğu milliyetçiliğinin alametifarikasıdır. Alper Tunga, Oğuz Kağan, Attila, Cengiz Han, Timur aslında envai çeşit grupları yönetim sanatında birleştirip aynı ülküye koşturan hükümdarlar olarak öne çıkarlar. Doğu kültürü, Turan ahlakı, Türkistan devlet geleneği yahut mayası bu ülkü birliğinin budunların çıkarlarıyla ve biraradalıklarıyla entegrasyon kabiliyeti demek olduğunu bize hatırlatıyor.

         

        Bu gelenek yani büyük birliği kurmak için onlarca budunu bir ülkü etrafında yepyeni milliyetçilik fırsatlarına dönüştürme, tarihi yapan kahramanların – liderlerin (Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi-gölgesi) savaş, hitabet, ekonomi-politik ideoloji ve yönetim sanatlarıyla da birleşince büyük siyasi yapılar devlet üstü devletler ortaya çıktı. Bu tecrübe özellikle sözlü edebiyatla, destanlarla aktarıldıkça da sonraki nesiller için yeni milliyetçilik damarlarının açılmasına sebep oldu. Türkistan mayasının Anadolu’ya çalınmasıyla da birlikte bu sözlü edebiyat gizil bir güç halinde her Doğulunun değdiği mıntıkada neşvü nema buldu.

         

        Bu açıdan bakılınca Türk milliyetçiliğinin köklü mirasının, tecrübesinin, ekonomi politiğinin, tarihsel çözümlemesinin ulusalcılık denen son dönem budunsalcılığı ile bir ilgisi yoktur. Her şeyden evvel budun yani ulus etnik bir milliyetçilik çerçevesi çizmekte ve Türk milliyetçiliğinin geniş perspektifi ve derin vizyonuna uymamaktadır. Fakat hemen tebarüz ettirmeliyim ki, bu ulusalcılığın milliyetçiliğin düşmanı olduğu çıkmasına da bizi götüremez. Ulusalcılık bir nevi çocukluk hastalığıdır. Şöyle ki, eski bir takım biraradalıkların yeni bir birliğe evrilmesi için bir araç olarak kullanılmaktadır. İçinde kimi eski sol hatta Stalinist eğilimleri de barındırmaktadır. Biz elbette ki buradan ulusalcılığın dünyanın en melanet akımı olduğuna dair kimi dar cemaat çevrelerinin ve ithal İslamcılıkların vehimleri üstüne oturacak bir sonuç çıkarmıyoruz. Ulusalcılık çizgisine gelen-gelebilen eski solcuların, Kemalistlerin ve diğer bütün moral bozukluğu içindeki grupların kendilerini hayata bağlamaları için bu araçtan yararlanmaları, belki ileride milliyetçiliğin geniş ve derin büyük birliğinde kendilerini daha iyi ifade edebilme yolunda fikri gelişimlerine yol açabilecektir. Bu da bizi kıskandırmaz bilakis sevindirir. Dar cemaat milliyetçiliğinin nasıl ki ümmet anlayışına ulaşamayıp diğer Müslümanları kendilerinden saymamaları onların ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar günahları içinde boğulmalarını sağlıyorsa milliyetçiliğimiz de bir takım sahip çıkmamız gereken “şey”lere başkaları sahip çıkıp sözde ulusalcılıklarıyla bize galebe çalarlar diye durduk yerde yeni düşmanlıklar ve cepheler peşine düşmeyecektir.

         

        Bu anlamda milliyetçilik ve milliyetçiler bugünkü yılgınlık, yorgunluk ve iki taraftan haksız darbeler karşısında yeise düşmek yerine büyük bir morale kanatlanmalı ve milletini kanatlandırmalıdır. Demek ki İslamcılıklar, ulusalcılıklar milliyetçiliğin çocukluk hastalıkları olarak daha birçok şey öğrenmeye ve kendilerini dönüştürmeye memurdurlar.

         

        Milliyetçiliğin bu noktada yapacağı çok iş vardır ve ben milliyetçiliğimizin bundan sonraki safhası için yeni bir strateji, yönetim ve eylem planı öneriyorum.

         

        Bu safhada İslam’ın doğru anlaşılması ve doğru siyasetlerle mücehhez kılınması yanında ulus kimliği tesisinde millet kavramının ihyası gerekmektedir.

         

        Ulusalcılık ve “gelişmemiş” ve sonradan görme “İslamcılıklar” Anadoluculuk ve Kemalizm’in ne yazık ki çok gerisindedirler. Bırakın üç tarzı siyaseti yani Osmanlıcılığı, İslamcılığı ve Türkçülüğü; onların gayri meşru ya da meşru çocuğu olan ve kendisini Anadolu’ya hapsetmek zorunda kalan izdüşümleri kadar bile bilgi, görgü ve ehliyete sahip olamayan bu sapmalar milliyet fikrinde yeni açıklamalar, anlaşılmalar ve çözümlemeler karşısında doğru yolu bulacaklardır. 

         

        Ulusalcılık ile milliyetçilik arasında pek büyük uçurum yoktur. Milliyetçiler kendi fikirlerini doğru anlayıp işleyebildikleri takdirde moral bakımından sancılı olan bu kesimden dürüst insanların doğru bilgilendirilmesi ile bazı engellerin aşılabileceği kanaatindeyim.

         

        Burada asıl önemli olan inanç temelleri bakımından içerden çok köklü sarsıntılar geçiren İslamcı ve diğer muhafazakâr akımların doğru yolu bulmasında milliyetçilerin katalizör görevi görebileceklerine dair iyi niyetimin anlaşılması ve işlenmesidir. Mümtazer Türköne’nin medyamen olarak tarif ettiği İslamcılığın çökelti durumu, aslında yüz yıllık İslamcı muhalefetin belki de evrensel olarak bir medeniyet projesi olarak dirilmesi beklenirken en pespaye biçimde entegrizm, üstelik de karşı olduğu varsayılana eklemlenme biçiminde tezahür etmesidir. Ne yazık ki medeniyet kurması ya da medeniyetini ibda etmesi beklenen bu yüzyıllık muhalefet çok kötü imtihan vermiş ve kolayca merkeze, sisteme, global Kalvinizm’e ve onun dinine eklemlenmiştir. Böylece muhalefet olmaktan çıkmış, üstelik de çok yıpranmışlardır. Sanki artık İslam medeniyeti ibdası diye bir iddia kalmamıştır. Bu öyle bir kanıksama doğurmuştur ki, bundan sonra çıkacak İslamcı muhalefet seslerini de güdükleştirecektir. Doğmadan öldürecektir. Medeniyet iddiası gülünçleşecektir.

         

        İşte tam da burada milliyetçiliğimiz kendini aşarak ülkücü bir medeniyet dirilişçiliğini yeniden ortaya koyabilir. Zira Türklerin en büyük meziyeti ulus devlet kurma değil ülkü devleti kurmalarıdır. Bu milliyetleri övünme için de en büyük vesiledir. Üstelik de bu ülkü devleti kurma yetisi sadece İslamlaşma sonunda cereyan eden bir siyasal yapılanma ve Selçuklu-Osmanlı projesi de değildir. Köklerini Türkistan mayasından alır.

         

         

        2.

         

        Ulus devlet suçlaması Cumhuriyet için bile haksızdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de özü itibariyle Osmanlı’dan tevarüs ettiği, o kökü çok eskilerde olan kadim ülkü devletinin devamıdır.

         

        Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti devleti bazı Batılı tarzda ulus devlet iddialarına cevap yetiştirmede ülkü devleti misyonunu yaşattığı içindir ki, cevap vermede zorlanmaktadır. Bunun bizde moral bozmasına gerek yoktur. Kalın Türk tavrıyla bunu aşmak mümkündür. Kim ne derse desin ağırdan almak evladır. Cari de öyle der: devlet aheste gerektir.

         

        Milliyetçiliğin miadı dolsaydı Amerikan milliyetçiliğinin miadı dolardı. Avrupa milliyetçiliğinin miadı dolardı. Yahudi milliyetçiliğinin miadı dolardı.

         

        Periferisinde bölünük unsurları teşvik eden, artıran ve küçük etnik milliyetçiliklere yol açmaya çalışan Orta Batı’nın Gandalfları bizi “org” yerine koyarak insanlıktan çıkarmak ve yok etmek istiyorlar.

         

        Biz insanlığımıza devam edeceğiz.

         

        Doğu olmaya devam edeceğiz.

         

        Batı’nın şövalyeleri de ucuz kahramanlıklar yapmaya devam edecekler ama asla başaramayacaklar. Zira Tanrıları ölüdür. Allah birdir ve bizimle beraberdir. Allah’tan başka ilah yoktur. O doğmamıştır, doğurmamıştır, doğrulmamıştır. Hak gelmiş ve batıl zail olmuştur. Milliyetçiliğimiz inancımızın temelidir. Ülkücülük milliyetçiliğimizin üstündedir. Batı’daki gibi değildir. Ucuz bir ulus sevgisi değildir. Onun ülküsünün sevgisidir.

         

         Allaha adanmışlık olarak milliyetçiliğimiz bu ülkü devletini ilelebet yaşatacaktır.

         

        Milliyetçiliğimizin esas şimdi yeni açılımı insanlığı da kurtaracak bir çağ değişimine gebedir.

         

        Yüzyıl önceki Gökalp sapması –ki kaçınılmazdı ve savaş arifesi ve sırasında ben sen yok biz varız, hak yok vazife vardır anlayışı için Durkheim sosyolojisinden ilham almıştı. Yüz yıl sonra 80’lere doğru Marksizm’in yenilmesi sırasında Weberian sosyolojiye sapma ve Erol Güngör ile Ülgener sapması da böylesi bir ihtiyaçtan doğmuştu. Din sosyolojisi ve milliyetçiliğimizin bazı Weberian açılımları da aslında konjonktüreldi. Devrî idi. Nasıl ki Gökalp eleştirisi muhafazakâr milliyetçi çevrelerde tanrısal bir alana dokunuluyormuş gibi rahatsızlık meydana getirdiyse bugünden sonra bizim Erol Güngör ve Weber eleştirimiz de elbette rahatsızlık verecektir. Fakat milliyetçiliğin bu imtihanlardan geçmesi, bu özeleştiri fırsatlarından yararlanması gerekiyor. Gökalp’e laf söyletmem tutuculuğu nasıl Gökalp’in doğru anlaşılmasını engelliyorsa ezbere Erol hoca söylemlerinin de rahmetli hocam tarafından tasvip görmesi imkânsızdı.

         

        Belki Yılmaz Özakpınar’ın kültür ve medeniyet kavramları etrafındaki spekülasyonları her iki sapmanın da doğru hatta birleştirilmesi için fırsat olabilirse de kültür ve medeniyet gibi her ikisi de gavurca olan kavramlardan ziyade “maya” kavramıyla yola çıkarak daha birleştirici, daha eskiye ve bugünden daha uzun bir geleceğe büyük birlik fırsatı veren çözümlemelere ihtiyaç var. Cultura ve civilisation üstünde bir maya kavramı, bizi biz yapan sosyolojiyi yeniden inşa etmemizde de maya görevi görür.

         

        Bunun dili gönül dilidir ve dokunduğunu bizden yapar.

        Haydi, milliyetçiler bu ölü toprağını üstünüzden atın ve adam olun.

         

        Yoksa devletiniz ve iliniz gidecek.

         

        Gitse de yıkılmayın.

         

        Belki maya kalırsa daha geniş bir ekine onu çalma imkânı bulursunuz.

         

        İnanıyorsanız siz güçlüsünüz.

         

        Tanrı Türk’ü Korusun!

         


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele