Prof. Dr. Mehmet Öz

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

         

        Milliyetçilik evrensel bir duygu olarak en yalın haliyle kişinin kendi milletini sevmesi ve onu yüceltmek için çalışmasıdır. Bu manada milliyetçilik duygusu modernite öncesinde de vardır. Millî devletler çağında milliyetçilik milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını savunmuştur. Tabiatıyla, bir fikir ve modernleşme sürecinde bir ideoloji olarak milliyetçiliğin farklı yorumları vardır. Şahsen milliyet ve milliyetçilik duygusunun Fransız devrimi öncesinde de var olduğuna, mesela bizim tarihimizde Orhun Yazıtları, Divanü Lügati’t-Türk vb. eserlerde bu duygunun çok açık ve net yansımalarının bulunduğuna inanıyorum. Modern çağda millî devletlerin ortaya çıkışı bakımından milliyetçilik, bu bahsettiğimiz tarihî milliyetçilik duygusundan farklı bir görünüm ve muhteva kazandı. Milliyetçiliğin muhtevasının şekillenmesinde ülkelerin tarihî tecrübe ve birikimleri, etnik ve dinî yapıları vb. birçok faktör rol oynadı. Türk milliyetçiliğine bu açıdan baktığımızda Osmanlı geçmişinin ve İslam dininin etkilerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Hiç şüphesiz Türkler arasında da farklı milliyetçilik anlayışında nüanslar vardır. Özellikle son dönemde ortaya çıkan ve ulusalcılık adı altında, daha çok tarihî-kültürel birikimden ziyade belirli bir Atatürkçülük/Kemalizm algısına, dinin toplum hayatında yer almasına duyulan tepkilere dayanan bir çizgi ile Türk milletinin tarihî birikimini ve medeniyetini esas alan milliyetçilik çizgisi arasında bir farklılaşma belirmiştir. Burada, dinî tedaileri olan millet kelimesi yerine Türklerin Moğollardan aldığı ulus kelimesinin kullanılması bile başlı başına önemli bir göstergedir. Hiç şüphesiz ulusalcılık da bir çeşit milliyetçiliktir, ancak bu, bizim anladığımız manada, milletin tarihini, kültürünü ve değerlerini esas alan, onları yenileyerek asrın idrakine yeniden söyleten bir milliyetçilik anlayışından uzak bir anlayıştır. Türk Ocakları Hars Heyeti Başkanlığını yürüttüğüm sırada, 2009 Haziranında Söğüt ve Bilecik’te yaptığımız 1. Söğüt Çalıştayında, aralarında Nevzat Kösoğlu ve merhum Durmuş Hocaoğlu’nun da bulunduğu kıymetli münevverlerimizle milliyetçilik-ulusalcılık konusunu tartışmıştık. Bu çalıştayın sonuç bildirisi “ağyarını mani, efradını cami” bir üslupla bizim meseleye bakışımızı ortaya koymuştur. Sonuç bildirisinin bu soruşturma çerçevesinde yeniden yayınlanmasını son derecede yararlı olacağını düşünüyorum. Bakınız orada şöyle ifadeler var:

         

        “Türk milliyetçiliğini tarihi süreç içindeki tecrübeden doğan Türk kültürü ve tarihi beslemektedir. Türk kültürünün insanlık mirasına armağan ettiği bütün eserler ve tarihî birikim, insaniyetçi ve kapsayıcı bir muhtevaya sahip olan milliyetçiliğimizin kodlarını oluşturur.”

         

        “Ulusalcılık millet denilen sosyal yapıyı sadece ve salt bir mühendislik malzemesi olarak gördüğü için, kendisini totaliter yaklaşımlardan kurtaramamaktadır. Oysa tarihî sürecin bir muhassalası olarak milleti temel alan milliyetçilik demokratiktir. Çünkü esas olan millet iradesidir.”

         

         

        Bugün Türkiye’nin geleceği inşa edilirken tarih içinde oluşan millet ve Türklük kavramı esas alınmalıdır. Bu ise, bir yanıyla Orta Asya geçmişine ve o geçmişin bugünkü diğer uzantılarına, diğer yanıyla Osmanlı medeniyet coğrafyasının unsurlarına açılmayı gerektirir. 2011 yılında Türk Ocakları Gerede Toplantısı’nda sunduğum bildiride ve o toplantının sonuç bildirisinde de ifade edildiği üzere, XXI. yüzyılın değişen dünya şartlarında Türkiye’de milliyetçilik, milleti, onun kültürünü, imanını, hukukunu, geleceğini esas almak, tarihî medeniyetimizin insanlığın ortak iyiliğine yönelik hususiyetlerini dikkate almak suretiyle, asrın idrakine yeni bir medeniyet tasavvuru sunmak durumundadır. Bu medeniyet tasavvurunun temeli, hayalî ve icat edilmiş bir millet değil tarihî bir gerçeklik olan, İslam’la yoğrulmuş bir Türklüktür. Bugün ısrarla üzerinde durmamız gereken kavram Türklük kavramıdır. Bu kavramı tarihî muhtevasından soyutlayarak etnikçi söylemin cenderesine hapsetmek isteyenlerin argümanları temelden sakattır. Türklük tarih boyunca kuşatıcı ve kapsayıcı bir kavram olarak milletimizin adıdır ve birtakım aydınların fantezileriyle bu gerçeğin üzeri örtülemez.

         

         

        2.

         

        Hegemonik güçler dünyayı her asırda tanzime çalışır. 21. asrın bir istisna olmayacağı da açık. Esasen 20. yüzyılda, Soğuk Savaş yıllarında bile yeni denge arayışları vardı ve bu arayışlar Demir Perde’nin yıkılmasından sonra zirveye çıktı. Teknoloji, ulaşım ve iletişimdeki baş döndürücü gelişmelerin eşliğindeki küreselleşme bir yandan çeşitli alanlarda sınırları kaldırırken öte yandan etnik aidiyetleri öne çıkarmak suretiyle çelişkili bir hatta ilerledi. Avrupa Birliği ve benzeri ulus-üstü projelerin yol açtığı “iyimserlik” havasıyla ulus devletin yeni çağın şartları karşısında geçerliliğini yitirdiği ileri sürüldü. Şurasını belirtmek gerekir ki, geçmişte var olan pek çok devlet, imparatorluk, toplum bugün sadece tarihî bir bilgi konusudur. Şüphesiz ki, bunların bir takım etkileri çeşitli kanallarla devam etmiş olabilir, ama tarih aynı zamanda bir devletler ve imparatorluklar mezarlığıdır. O halde XIX. ve XX. yüzyıllarda oluşan pek çok devletin de süreç içerisinde ortadan kalkması veya dönüşüme uğraması kuvvetle muhtemeldir. Şartlara intibak kabiliyeti göstermeyen toplulukların ve siyasî oluşumların yok olması bir manada mukadder bir akıbettir. Günümüzde millî devletler için böyle bir ihtimalin hiç varit olmadığı söylenemez. Bizim üzerinde durduğumuz husus, henüz ufukta millî devletin geçerli ve yaşayabilir bir alternatifinin olmadığıdır. Vurgulanması gereken bir başka nokta da tarihe bakarken olduğu gibi, millî devlet vb. yapıları ele alırken de kalıplardan hareket eden bir tarih-dışı yaklaşımın sakıncalarıdır. Millî devlet kavramını tarihin belirli bir döneminde aldığı şekle indirgemek ve o kalıbın dışına taşan değişmeleri “sapma” olarak veya millî devlet modelinin ortadan kalkışının tezahürleri olarak yorumlamak yanlıştır. Devletler, toplumlar, sistemler zaman içerisinde değişikliklere uyum sağlama kabiliyetleriyle dönüşüm gösterirler. Millî devletin de XX. yüzyıl başlarındaki şekli içerisinde aynen devam etmesi söz konusu olamaz. Küreselleşme olgusunun meydan okumalarına tatminkâr cevaplar geliştiremediği takdirde millî devletin çözülmesi normaldir. Bununla birlikte, şu andaki dünya gerçekleri ışığında millî devlet paradigmasının geçerliliğini devam ettirdiğini görmek lazımdır. Bununla birlikte, medeniyetler çatışması tartışmaları ve medeniyetler ittifakı gibi projelerin de ima ettiği üzere artık yeni dönemde milletlerin tarihlerinden getirdikleri müktesebatın yüklediği mesuliyeti hesaba katan bir perspektife ihtiyaç var. Millî devletler varlıklarını sürdürecektir; ama mesela Türkiye, milletlerarası platformdaki diğer ilişkilerinin dışında, Türk dünyası, Balkanlar ve İslam âlemiyle işbirliğini derinleştirmiş yeni yapılanmaların içinde bulunmalı ve bunların öncülüğünü yapmak görevini deruhde etmelidir. Aynı şey Türk milliyetçiliği için de geçerlidir. Türk milliyetçiliği yeni çağda, Türk dünyasında; İslam âleminde ve Osmanlı hinterlandında çeşitli alanlarda işbirliği imkânlarını dikkate alan bir yaklaşımla, aslında bütün dünyaya önemli mesajlar verebilecek potansiyele sahiptir. Bunun yolu ise dünyaya ve kendimize, “Türklük” ve “medeniyet” kavramları etrafında bakan bir bakış açısını ve yaklaşımı merkeze almaktan geçmektedir.


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele