Alaaddin Korkmaz

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

         

        ‘Milliyetçilik’ kavramının dünyanın bütün milletleri için geçerli olabilecek tek ve değişmez bir tarifi bulunduğunu söylemenin mümkün olmadığını hatırlayarak bu suale cevap vermeye başlamak, konunun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır sanırım. Her ‘millet’in varoluşunu sağlayan bir ‘milliyet’ ve bunun sadece o millete has oluşum tarzı, terkibi bulunur. Yani, toplumları ‘millet’ haline getiren unsurlar belli olmakla birlikte, her millette bunların hepsinin bir arada bulunması gerekmez. Mesela, millet oluşumunda mutlaka bulunması gerektiği sanılan ‘soy’, ‘dil’ gibi asli unsurlar bile, (yer küre, aynı ırktan geldikleri/veya aynı dili konuştukları halde farklı ‘millet’ler oluşturan örneklere sahip bulunduğuna göre) her ‘milliyetçilik’te aynı öneme sahip olmayabilir. Yani, ‘milliyetçilik’ her millette şu veya bu şekilde ortaya çıkıp gelişmekle birlikte, ‘bir-örnek’ bir mahiyet taşımaz. Her milletin milliyetçiliği ‘özgün’dür. Bu yüzdendir ki, milliyetçiler genellikle ‘milliyetçiyim’ demezler, ‘Türk milliyetçisiyim’ ifadesinde olduğu gibi milletinin/milliyetinin adını da telaffuz ederek fikir/kimliklerini belirtirler.

         

        Türk milliyetçiliğiTürk milleti’ne dayanan bir fikir sistemi olduğuna göre, bu kavram neyi ifade eder?

         

        “Türk milleti” kavramı, hem Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kamusal iradede, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki yapısında, hem de imparatorluk sonrası yeni devletin kurulmasını hazırlayan fikrî hareket (Türkçülük)te etnik bir kavram değildir, sosyolojik bir kavramdır. Bu kavram sun’i olarak ve zorlanarak elde edilmiş de değildir, toplumsal yapıdan, yüzyıllarda oluşan kaynaşmadan, hayat pratiğinden gelmiştir. Bu pratiğin sonucunda: ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir.’ şeklinde basit bir tarif veren Atatürk, bu fikri, milletimizin ‘dili dilime, dini dinime’ deyiminde ifadesini bulan kabûlüne dayandırmıştır. Yani, Cumhuriyet’in millet projesi, elimizde kalan imparatorluk bakiyesi (birçok etnik menşeden gelen) bir avuç Müslümanhalk’tan, tarihin derinliklerinden akıp gelen Türk milleti potasında bir ‘millet’ şuuru oluşturma demektir. Milliyetçilik ise millet olmanın hem sebebi hem fonksiyonudur.

         

        Milliyetçilik, adeta toplumsal bir ‘içgüdü’dür ve birlikte yaşama iradesidir. Bu irade ‘birey’e seçme hakkı verir. Türk milliyetçiliğinin, ilk sistemleştiricisi Gökalp’dan beri ırkçılıkla bir ilgisi yoktur. Gökalp, ‘ırk’ın ancak hayvanlarda aranabileceğini,’insan’ı ‘millet’ haline getirenin ise yetiştiği ‘kültür’ olduğunu söylemektedir. Biyolojik birsoy, ırk’ arama fikribulunmamakla birlikte, Türk milliyetçiliğindebirsoy şuuru’ unsuruvardır. Kösoğlu’na göre, ayrı bir ırk veya etnik alt-gruptan gelen bir bireyin, zamaniçindeaynı soydan geldiğine inanmaya başlaması’ tabiîdir. Mesela, İstiklâl Marşı’ndaKahraman ırkıma bir gül…’, ‘Sana yok ırkıma yok izmihlal…ibarelerini kullanan millî şairimiz Mehmet Âkif, ‘biyolojik ırkbakımından ‘Arnavut’ olduğunu kendi söylediğine göre[*], acaba Türk İstiklâl Marşı’nda Arnavut ırkı’nı mı kastetmektedir? Böyle bir iddiada bulunmak pek tabiîdir ki gülünçtür. Âkif bu ibarelerdeırk’ kelimesini kullanmak suretiyle neırkçılık’ yapmaktadır, ne de ‘Türk’ten başka bir milleti kastetmektedir; kendisini Türk milletinin tam ve eksiksiz bir parçası sayarak sadece ‘soy şuuru’nu dile getirmektedir. Demek ki, kişi, tereddütsüz bir şekilde söyleyelim ki, seçtiği milletinmilliyet’indendir. Bu açıdan bakıldığında, ‘Milletini sevme ve onu yüceltme duygusu/fikri’ne milliyetçilik denmektedir. Yukardaki izahlardan hareketle bir tarif vermek gerekirse, Türk milliyetçiliği, Türk milletini sevmek ve onu yüceltmek, varlığını onun varlığı ile özdeşleştirmek demektir.

         

        Farklı bir ‘alt kültür’den veya kavimden geldiği halde gönüllü olarak yaşadığı toplumun milli kültürü(üst-kültür)ne dâhil olmaya karar veren veya bu süreç kendiliğinden teşekkül ettiği için kendini o kültüre ait hisseden birisi, durup dururken alt kimliğine ait beyanda bulunmayı sevmez. Bunu, kendi alt-kimliğinden utandığı, onu gizlediği için değil, anlamsız bulduğu için beyan etmez. Çünkü alt kimliğinin bir övünme veya yerilme vesilesi yapılması ihtimali de bulunduğu için, belirtilmesine gerek yoktur, diye düşünür. Nitekim Âkif de, işaret ettiğimiz beyanı, Millî Mücâdele’de aktif rol aldığı için, kendisi hakkında ‘Bu adam Arnavut’ diyerek karalayabileceklerini sanan Kuva-yı Milliye karşıtlarına, etnik menşeini saklamadığını (bizim kültürümüze göre, ‘aslını inkâr eden haramzadedir!’) vurgulamak için söylemiştir. Yani isteyen herkes kendi kimliğine ait hangi unsurları nerde ve ne zaman belirtmek istiyorsa belirtir. Sanıldığının aksine Türk milliyetçilerinin buna herhangi bir itirazları olmaz. (Mesela, yazar Yaşar Kemal,Ben Kürt asıllı bir Türk yazarıyım’ demiştir ki, bu doğru bir kimlik tarifidir.) Ama kendisiyle ilgili olarak, ‘Türk milleti’nin bir mensubu olmaktan başka bir kimlik zikretmeyen birisi için, ‘Filanca kişi, Türk milliyetçisiyim diyor, ama o, Arnavut’tur / Kürt’tür / Arap’tır… vb.’ şeklinde bir yargı kesinlikle ırkçılıktır!

         

        Türk milliyetçiliği ırkçılığı reddetmekle kalmaz, ırkçı söylemlerle mücadele de eder.

         

        Ulusalcılık konusuna gelince:

         

        ‘Ulus=millet, ulusal=millî anlamlarında kullanılmaktadır. Dilbilim açısından bakıldığında ‘ulusalcı’ da ‘millî’ci’ demektir. Lakin birtakım çevreler ‘ulusalcı’nın ‘milliyetçi’ anlamına geldiğini sandıkları gibi, bunu bir yanılsama olarak kullananlar da vardır. Keza, ‘ulusalcılık’ da ‘milliyetçilik’ kavramını karşılamaz. Yani her iki kelime (milliyetçilik/ulusalcılık) arasında bir ‘Türkçeleştirme/arı dil farkından çok daha fazlası vardır. Burada bunun genişçe izahına girmek gerekmiyor. Ancak şu kadarını da söylemek lazım: Bizim millet ve milliyetimizin oluşmasında çok bariz bir yeri ve önemi bulunan ‘din’ faktörünün ulusalcı fikirler (çünkü ‘ulusalcılık’ bir fikir sistemi olmaktan daha çok bir tavırdır ve bu ad altında resim verenler arasında birden fazla farklı fikir geleneğinden gelen ve ideolojilerini muhafaza ederek ‘ulusalcılığı’ vurgulayanlar mevcuttur) de referans değeri yok denecek kadar azdır. Lakin, bu iki kavram farklı olmakla birlikte, birbirine düşman kavramlar da değildir. (Bu son cümleyi, ‘ulusalcı’yı adeta bir düşman ideoloji gibi algılayan ve her fırsatta ondan kaçınmaya çalışanlar için belirtmek ihtiyacını duydum.)

         

        2.

         

        Pek tabiî olarak katılmıyorum. ‘Ulus-devlet’(=millî devlet) kavramı ve yapılanması, ‘millet’ ve ‘milliyet’ düşüncesine dayalı olarak oluşan, tabiri câizse bir ‘fiili durum’ idi. Bunu ortadan kaldırabilecek iki şey olabilir: Birincisi tekrar, ‘çok millet’li devlet yapısına (ki bu imparatorluk veya federasyon/konfederasyon demektir) dönmek; ikincisi de “ ‘millet’siz, devletsiz toplum”.

         

        Önce ikincisini bir-iki cümle ile devre dışı bırakalım: Yetkin birtakım sanatçı ve düşünürlerin bir nevi romantik ütopya olarak tasavvur ettikleri ‘vatanım rûy-i zemin milletim nev-i beşer’ fikri, yani devletsiz-milletsiz toplum, Habil ve Kabil olarak kurgulanmış olan insanlık için pek mümkün görünmemektedir.

         

        Dünyadaki bütün millet/devletlerin birbirine daha da bağımlı hale gelmeleri; ortak insanî değerlerin artması; fikirlerin, insanların ve sermayenin serbestçe dolaşması, birbirlerinden eskiye nazaran çok daha çabuk etkileşmesi, kısaca ‘küreselleşme’, ne millî devletleri ne de milliyetçiliği ortadan kaldırabilir. Tam tersine milliyetçilik çok daha kuvvetlenecektir, nitekim bugün küreselleşme artarken milliyetçilik de yükselmektedir.

         

        Şimdi ‘Ulus-devlet’lerin zıddına bakalım: Yeniden ‘çok milletli toplum yapısı’na dönmek mümkün müdür?

         

        Bugün Türkiye için de ‘ulus-devlet’ler bitti’ teraneleriyle kurgulanmaya çalışıldığı gözlenen ve neredeyse isim ve haritası da neşredilen ‘çok milletli devlet’ projeleri, hem ‘Yeni Osmanlılık’ hem de ‘Türk+filanca Federasyonu’ bakımından tam bir ahmaklıktır. Bugün bir ‘bölünme’ endişe ve korkusu yaşayan Türk milletine dönüp: ‘Bak! Bölünmeden korkuyordun, biz vatana fazladan toprak da ekliyoruz!’ (‘Türkiye büyümezse küçülür’ lafını, birbirine zıt fikirleri savunan ve keza yekdiğerini ‘düşman’ sayan zevatın aynı bağlamda ifade etmiş olmalarını iyi okumak gerekir) diyerek bu ‘federasyon’ yutturmacasını hazmettirebileceklerini sananlar kesinlikle yanılmaktadırlar. Yugoslavya ve Sovyetler Birliği gibi federatif yapıların ‘millî devlet’ler lehine dağılmalarının üzerinden çok zaman geçmemiştir. Hele hele her ikisi de son derece medeni toplumlar olan Çek ve Slovakların, aralarında ciddi hiçbir sorun bulunmamasına rağmen mevcut birliği (Çekoslovakya) bir gecede dağıtmalarının sebebi iyi okunmalıdır.

         

        Bu itibarla, ‘ulus-devlet’ bitti laflarının anlamı, Türkiye’de bir ‘etnik çözülme’ yaratmak, bunlardan kalabalık olanı üzerinden siyasi taleplerde bulunmanın yolunu açmak ve zihinlerimizde, sonucu ‘federasyon’a vardırabilmenin ortamını hazırlamadan ibarettir.

         

        Türkiye Cumhuriyeti kâğıt üzerinde değil, ‘milli mücadele’ ile kurulmuş bir ‘ulus-devlet’tir. Kâğıt üzerinde değiştirilmesi de mümkün değildir.

         

        Yeniden ‘Osmanlı’ hayali görmek ise tarihin akışına terstir. Balkanlardaki bir avuç Müslüman (ki, bunların ve esasen çoğu Avrupalının zihniyet dünyasında Müslüman olmak aynı zamanda Türk olmak anlamına gelir.) haricinde eski imparatorluk coğrafyamızdan hiçbir millet, Osmanlı haritasının canlanmasına asla razı olmaz. Bizdeki birtakım kuru hamasetçi ‘İslamcı’ çevrelerin beynini okuyan (hadi genelleştirerek söyleyelim) Batılı gizli servislerin hazırladıkları sözüm ona kitap, harita ve raporlar, Türkiye devletinin 2048 yılında eski Osmanlı sınırlarına ulaşmasını öngörüyorlar (o tarihte Orta Doğu’da bir tek varil petrol bile kalmayacağını hatırlayınız!). Güya bunun başlangıcı da ‘Bölgesel güç’ olmakmış. Bunlar birilerinin size ‘eşbaşkanlık’ falan vermesiyle olacak işler değildir. Türk devleti ‘bölgesel’ ve ‘süper’ güç tabiî ki olabilir. Her iki halde de Türkiye Cumhuriyeti, bilim, teknik, kültür ve iktisadi bakımdan güçlenirse etrafında kendiliğinden bir temerküz meydana gelir. Cazibe merkezi etrafında önce kültürel, ardından ekonomik bütünleşme teşekkül eder; bu etkileme sahasında Türkiye’nin gücü ve itibarı her konuda artar, yönetimler de dâhil toplum yapılarını etkiler. Bu etkileşme sınırları anlamsız hale getirir; insanlar, fikirler ve sermaye serbestçe dolaşır. Ama bütün bunlar, birilerinin verdiği rolle, ‘Ben bölgesel gücüm, beni dinleyin!’ kafasıyla olacak işler değildir. Her ne ad altında olursa olsun geniş coğrafyalarda ve çok milletli bir yapıdaki devletlerin ve yayılmacılığın devri geçmiştir. Bu ‘Osmanlı’ hikâyesini ‘stratejik derinlik’lerden çıkarıp mayınlı yolları gizlemek maksadıyla bir ‘süsleme’ malzemesi olarak kullananların asıl hedefi, Türkiye’nin Türk dünyasına yönelmesi gereken imkân ve enerjisini boşa harcamaktan ibarettir.

         


        


        

        [*] ‘Bunu benden duyunuz, ben ki, evet Arnavudum…’ ‘Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!’Mehmet Akif, Safahat, 3. Kitap, Hakkın Sesleri, XLVIII.


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele