Doç. Dr. A. Baran Dural

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

                    Türk milliyetçiliğinden ne anlaşıldığına dair soruya önce milliyetçiliğin çağdaş tanımına ilişkin kimi genel- geçer noktalara değinerek başlamak yararlı olacaktır. Jurgen Habermas’a göre 16. yüzyıl sonrasında ekonominin içerik değiştirmesi ticari şirketleri bir yol ayrımına getirmiştir. Ulus-devleti ekonomik kökenli bir kuramsal dizgeyle açıklayan ünlü düşünüre göre riskleri fazlalaşan dönemin ticari yapılanmaları, “Artan sermaye ihtiyaçlarını ve riskleri paylaşmak” için sağlam siyasi bir sistem arayışına girerler. Ekonominin arayışının “milli devletlerin” oluşumuna giden bir süreci doğurduğunu öngörülerine ekleyen Habermas, “Bürokratik kurumları ve giderek artan mali ihtiyaçlarıyla merkantalist politikayı hızlandıracak olan modern devlet inşa olur” demektedir.

         

         

                    Habermas gibi Gellner de ekonominin şekil değiştirmesinin ulus-devleti oluşturduğunu kaydeder. Sanayileşmenin karmaşık bir işbölümü ve onun taleplerini oluşturduğunu vurgulayan Gellner, ulus-devletin “merkezileşme” kavramıyla birlikte ele alınmasının önemini belirtir. Gellner ulus-devletin tarih sahnesine gelişinin etkilerini de, “Sanayileşmeye geçiş çağı beraberinde ulusçuluk çağını da getirmiştir. Bu çağ artık kendini ilk kez hissettiren yeni ulusçu zorunluluğu yerine getirmek için siyasal veya kültürel sınırların ya da her ikisinin değişikliğe uğradığı çalkantılı bir yeniden intibak çağıdır” diyerek tasvir etmektedir.

         

         

        Elbette her toplumun, kendi tarihsel geçmişine koşut olarak inandığı, etrafında birleştiği, tanımlamasının temeline yerleştirdiği farklı teoriler de bulunacaktır. Ancak günümüzün milliyetçiliği, modernleşme süreci içerisinde kavranabilecek karmaşık bir yapılanmadır. Bu yönüyle de milliyetçilik bir takım pastoral özlem/ değerler, köycü ütopyalar ya da arada kalmışlığın değil kentliliğin, toplumsal refahın arttırılmasının, modern hayata uyum sağlamış, modernliğin gerisinden gelmek yerine ona katkıda bulunmanın, genel insani değerleri özümsemiş bir kültürel- ideolojik gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Bu bakımdan geçmişte refah toplumu ve devletine karşı önerilen ahlak toplumu/ devleti, geçmişin pastoral değerlerini, erdemlerini yansıtmakla beraber, içinde yaşanılan toplum açısından bir teklif oluşturma ciddiyeti/ alternatifine sahip değildir. Zira modernleşme erdemleri ortadan kaldırmasa dahi her bir erdemin içeriğini radikal bir biçimde değiştirir.

         

         

        Bu açıklamalar eşliğinde konuya Türkiye merkezli yaklaşıldığında eskiden kentlerin çeperinde tutunmaya çalışan kırsal alandan göç eden nüfusun kimi değerlerine sahip çıkarak kente alışmasına katkıda bulunmak milliyetçi bir değer yargısı imlerdi. Günümüzde artık bütünüyle kent toplumuna alışmış özgür bireyin, sokaklarda dalgalanan yığınlar içerisinde kendisine yabancılaşmasını, yalnızlaşmasını engellemeye çabalamak siyasal bir erdem olsa gerektir. Geçmişte kente erkeğiyle beraber gelen kadının ahlakını, nispeten dışa yarı-kapalı bir sosyal çevre içinde gözetmek ahlaki bir değerken, bugün; toplumun her alanına nüfus etmiş kadının modern taleplerine kulak tıkamamak, onunla yanyana yürümeyi hazmetmiş bir siyasal kitle oluşturmak, en azından erkekler açısından, bir erdemdir. 1960’lı yıllarda çocuğu kentin kimi kötülüklerinden esirgeyerek ahlaklı kılmak erdemli (bir o kadar da pasif) çocuk yetiştirmenin şartı olarak görülürdü. Şimdi sadece kentin olası kötülüklerini değil, dünyanın tüm iyilik ve melanetini kusma potansiyeline sahip teknolojinin olanakları arasında, kişisel gelişimine en uygun seçenekleri alabilme yetisine sahip (aynı zamanda aktif) çocuk yetiştirme bir erdemdir. Görüldüğü gibi modernleşmeyle beraber erdem kavramı değer yitirmemiş, ama içeriği çarpıcı bir şekilde değişime uğramıştır.

         

         

        Hatırlanacağı gibi Türk milliyetçiliği de en hareketli olduğu dönemde, kendi döneminin dilini, kuramlarını alabildiğine içselleştirmiş, gerçekçi bakış açısına yönelmiş ve devrinin temel kavramlarını karşılayacak yerli kavramlar aramanın peşine düşmüştü. Burada kimi düşünürlerin biraz haksız biçimde “köksüzlük- başarısızlık”la suçladığı, ancak; Türk tarihine yön veren ileriki dönemlerini önsellemiş bir süreç olarak hayli oturmuş, başarılı olmuş bir süreç olarak nitelendirilmesi gereken Tanzimat’a dönmek gerekir. Tanzimat’la beraber temelleri atılmaya başlanan modern Türk milliyetçiliği, en şaşalı dönemine Osmanlı modernleşmesinin sonlarıyla yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı dönemde, Türk Ocakları içerisinde ulaşmıştır. Yakın siyasal tarihin özgürlükçü akımları olarak sunulan İttihat Terakki ve bu örgüt içinden filiz veren Kemalist hareketin ideologlarının aynı isimler olması bir rastlantı mıdır? Bu teorisyenlerden Yusuf Akçura’nın, “Milletin hizmetinde İslamiyet”, Türklerin tarihine getirdiği neredeyse devrimci bir kuram niteliğinde olan dört dönem yaklaşımı ve yine Osmanlı’nın son günlerinde “hakimiyetin yurdu” olarak sunduğu daraltılmış ama gerçekçi vatan fikri, onu izleyen kuşaktaki milliyetçi aydınların din, devlet, toplumsal ilişkiler, dünyevilik görüşlerinin temeli olmadı mı?

         

         

        Aynı dönemde ülkenin neredeyse tüm fikir akımlarının ünlü teorisyenlerinin Türk Ocaklarından koparak yollarına devam etmeleri, hatta Ethem Nejat gibi ünlü sosyalist aydınların bile yollarının Türk Ocaklarıyla kesişmesi, Tanrıöver’in Cumhuriyetin ilk yıllarında Ocakları, “Türk devriminin mabetleri” şeklinde değerlendirmesi, Türk milliyetçiliğinden ne anlaşılması gerektiğini yeterince ortaya koyuyor. En azından Türk milliyetçiliğinin bundan yıllar önce Türk modernleşmesinin itici gücü, sorunların önyargısız tartışıldığı, kendine güveni olan aydınların barındığı bir merkez olduğunu kanıtlıyor. Şahsen o günlerde Ziya Gökalp, Akçura, Ethem Nejad, Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul gibi isimlerin onca farklı görüşe karşın oturup, “Milliyetçilik- ulusalcılık farklı kavramlar mıdır” gibi beyhude tartışmalarla vakit öldürdüklerine ihtimal vermiyorum. Hatta “Söz konusu vatan olduğunda gerisi teferruatsa” bu tartışmanın da fazlaca uzatılmış bir laf ebeliği olarak tadında bırakılması gerektiğine inanıyorum. Zira aksi takdirde ya a) Vatan tehlikede değildir ve milliyetçiler halkı umacı hikâyeleriyle korkutmaktadırlar ya b) sunacak bir çözüm olmadığından sorunun müttefiki “ötekileştirmek” vasıtasıyla savuşturulması yoluna gidilmektedir ya da c) vatan gerçekten tehlikededir ve milliyetçiler teferruatla uğraşmaktadırlar.

         

         

        Bu bağlamda Türk milliyetçiliğinin İttihat Terakki’nin, Jön Türk Devrimi’ne altyapı hazırlayarak geç- Osmanlı toplumunu özgürleştiren, daha sonra bu kadroya kapitülasyonları kaldırtarak siyasal özgürlüğün ancak ekonomik özgürlükle yürütülebileceğini aşılayan, Türk kadınını üniversitede- çalışma hayatında erkeğiyle eşitlemek yolunda adım attıran, döneminin çağdaş- modern- kentli ruhu olduğuna inanıyorum. Aynı milliyetçiliğin Kurtuluş Savaşı’nı, bu savaşın temel hedefini ortaya koyan Misak-ı Milli’yi hazırlayan bilinç, amacını ülkeyi bir ümmet topluluğundan modern ulus- devlete ulaştırarak taçlandıran siyasal inanç olduğuna inanıyorum. Kemalist Devrim sürecinin halka aktarılmasında siyasal dil, 1960’lı yıllarda kentlere akan insanların modernleşmeye ulaşma yollarına yardımcı söylem, ülkenin karşılaştığı tehlikeli sorunlarda ortak akıldır, Türk milliyetçiliği. Dolayısıyla Enver- Talat- Cemal üçlüsüne, Kemalizm’in kazanımlarına, ülkenin bağımsızlığına, Misak-ı Milliye, ulus-devlete, bunların hepsi/ biri ya da birkaçına kin gütmek aynı zamanda Türk milliyetçiliğine kin gütmek demektir. Türk milliyetçiliğinin her bir şıkka aynı sertlik ve ciddiyetle cevap vermesi gerektiğine inanıyorum.      

               

         

        2.

         

                    Soğuk Savaşın bitişiyle birlikte, Türk milliyetçileri, “Milletler hapishanesinin boşaldığı, tarihin kendilerini haklı çıkardığı”nı doğal olarak öne sürmeye başladılar. Bu doğruydu. Ne var ki, tarih sadece haklı çıkarmaktan hoşlanmaz, gereğinin de yapılmasını bekler. İşte bu aşamada SSCB’nin yürümeyeceğini fark etmekle başarılı bir önseziye sahip olan Türk milliyetçiliği, haklılığını sürdürecek, avantaja çevirecek adımlar atmayı başaramadı. Slav milliyetçilikleri ya da Doğu bloğunun yerel- ulusal güçleri gibi Türk milliyetçilerinin de yeni asrın içini dolduracak farklı bir paradigmaya sahip bulunmadığını hesaplayan liberalizm, sosyalizmi de asıl kendi ekonomik gücünün yenilgiye uğratmasından aldığı haklı cesaretle, boşluğu doldurdu. Bu anlamda SSCB’nin yıkılmasının Türk milliyetçileri açısından kelimenin tam anlamıyla bir “pirus zaferi” olduğunun altı çizilmelidir.

         

        Dolayısıyla dünyanın yeniden paylaşıldığı ve hâkim paradigmanın fazlasıyla liberalizme yatkın olduğu günümüzde çoğu milliyetçilik gibi Türk milliyetçiliğinin de yeni/ özgün bir paradigmaya ihtiyaç duyduğunu söylemek mümkün. Evet, eğer milliyetçilikler, özellikle az gelişmiş ülke milliyetçilikleri, kendi ulus-devletlerini ayakta tutacak yeni bir paradigma geliştiremezlerse bu ülkeler açısından milliyetçilik/ ulus- devlet döneminin miadını doldurmuş olacağını düşünüyorum. Örneğin Türkiye’yi ele aldığımızda, iktidarda bulunan siyasal hareketin beğenelim veya beğenmeyelim çok tutarlı bir paradigması var. Dünyanın hakim bloğunun söylemine endeksli olan bu paradigma, hakim blok karşısında dengeleyici bir pakt oluşana kadar hiçbir başarısızlık riski içermiyor. Dolayısıyla mevcut paradigmayı bu denli başarıyla savunan bir siyasal hareket dururken, onun karşısında ana- muhalefet tarzı, “Ben ABD ile daha az iyi ilişkiler kuracağım, ulusal onurum da kurtulacak” tarzı muhalefet anlayışının başarı şansı hemen hiç yok ki. Kimse aslı durursa benzerinin türevine yönelmez. Aynı şekilde her siyasal daralma riski karşısında Türk milliyetçilerinden bazılarının önerdikleri, “Töreye, geçmişimize dönmek” gerekiyor türünden züğürt tesellilerinin de sorunlara derman olacağı zannedilmemeli. Zira bizim töre, eski günler dediğimiz değerlerin günümüz toplumunun reel yaşantısı/ beklentilerinde hiçbir karşılığı yok. Zira karşımızda beliren yeni seçmen kitlesinin temel özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

         

         

        Adı geçen kesim için öte dünya beklentisi ancak muallak bir anlam taşımaktadır. Bu kitleye yönelecek İslamcı partinin, cenneti yeryüzüne indirmedikçe yeni seçmenden zırnık koparamayacağı açıktır. “Bir lokma bir hırka” anlayışı bu taban için ancak “tiksinilerek” uzak durulacak yaklaşımlardandır. Aynı kitlenin merkez sol partiye vereceği destek, sosyal demokrat partinin soyut, “hak-hukuk- adalet” söyleminde değil, sosyal demokratların toplumsal bölüşüm mekanizmalarında aslan payını kendisine ayırmasıyla kaimdir. Milliyetçi partinin, “Ezan- bayrak” söylemine pek az prim tanıyan yeni kentli seçmen kitlesinin zihninde, “yurttaşlık bilinci, bir arada yaşamanın gerekliliği, yurttaşlığın bireye sağlayacağı somut kazanımlar”ın sürekli olarak üretilmesi ve yeniden üretilmesi gerekmektedir. Düşman bayrağını karşısında görmeden “bölünme tehdidini” ciddiye almayan, teröre karşı verilen şehitleri ancak stadyumda, mahallede, işyerinde, kahvede, meyhanede yan yana bulunduğu arkadaşı toprağa düştüğünde veya şahsen askere çağrıldığında aklına getiren yeni kentli seçmenin tutumu, siyasette belirleyicidir. Kapitalist piyasa şartları içerisinde biçimlenen, kapitalizmin hızla yeniden “vahşileşmeye” başladığı, çağın sivil toplum örüntüsünde yaşayan yeni kentli seçmen, egoist çıkarları peşinde diğerleriyle mücadele halindeki atomize bireylerden ibarettir. Hassasiyetleri sivil toplumdaki piyasa mekanizmaları çerçevesinde anlaşılabilecek yeni kitle için ekonomik çıkarları tatmin edildiği, mülksüzleşme endişesi taşımadığı siyasal atmosferde ezanın susması da hiç susmaksızın gökleri kaplaması d, ancak “dekoratif” değerde önem taşır.

         

         

        Bu noktalar dikkate alındığında İslamcı hareketin yeni seçmen kitlesini çok iyi tanımladığı anlaşılmaktadır. Zaten İslamcı hareketin işe kentlerde yeterince hizmet almayan ve kent içinde köylü muamelesi görmekten sıkılan kesimlere yönelerek, Anadolu kasabalarını modernleştirerek yani ülkede kentleşmenin motoru haline gelip, yeni kentli seçmen kitlesini kendisinin itici gücü yapması, bu tespiti güçlendirmektedir. Bu şekilde tanımlanan bir kesime töre, eski değerler söylemiyle yaklaşmanın geçersizliği de kendiliğinden açığa çıkmaktadır. Dolayısıyla içte milliyetçiliğin hedefi kentin, kentli yeni kesimin tercümanı olmalıdır, kendi kendinin anakronizmine düşmek değil.

         

         

        Yeni dünya paradigmasıysa daha çetrefilli bir konudur. Zira farklı paradigma derken farklı bir bloğun oluşmasından bahsedilmektedir. Gömlek değiştirir gibi paradigma değiştirilmez. Üstelik bağlanılacak yeni paradigma uzun erimli bir süreç içereceğinden bu paradigmanın kreditörü/ kreditörleri, evsafı diğeriyle boy ölçüşebilecek genişlikte olmalıdır. Yani “AB’ye karşı Türk Ortak Pazarı” gibi söylemler nihai paradigmanın kendisinden ziyade yan unsuru olabilir ancak. Bu veriler ışığında belki biraz tuhaf olacak ama Türkiye’nin sadece milliyetçilerin içerideki gayretiyle kurtarabilecekleri kadar sıradan ve önemsiz bir ülke olmadığını düşünüyorum. Aynı şekilde Yunanistan’ın Yunan milliyetçileri, Sırbistan’ın Sırp milliyetçileri, Azerbaycan’ın Azeri milliyetçileri ve Rusya Federasyonu’nun bu ülkedeki milliyetçi ya da ulusal güçleri tarafından kurtarılabilecek kadar basit olguları ifade ettiklerine de inanmıyorum. Ancak her az gelişmiş ülke toplumunun milliyetçilerinin yapacakları akılcıl tercihler sayesinde ayakta kalabileceğine inanıyorum.

         

         

        Görünen o ki, yeni asırda hâkim liberal paradigmaya göre dünya, ulus- devletine sahip çıkacak ve çıkamayacak toplumlar olarak ikiye ayrılacak. Az gelişmiş dünyayı birleşik ulusal pazarlar yerine denetimsiz- korunaksız ufak pazarlar gibi tasarlayan liberal blok, kendisini, ulus- devletini koruyacak blok olarak ilan etmiş durumda. Zira sömürmek için çok uluslu şirketlere, çok- uluslu şirketlerin kârını dağıtmak için ise bu çok-uluslu şirket/ piyasaların üstleneceği ulus- devletlere gereksinim duyuluyor. Bu paradigmada Türkiye’yi sadece Türk- Kürt olarak bölünmüş, ayrıca “lüzumu halinde” Laz- Çerkez- Abhaz- Arap olarak sallanmaya elverişli, bazı paktlar içerisinde eritilmiş bir ülke olmak sonucu bekliyor.

         

         

        Gelinen noktada, adına ister milliyetçi ister ulusalcı güçler deyin bu kesimlerin aralarında birleşip içeride işbaşındaki İslamcı-liberal cepheyi ideolojik açıdan mağlup edip marjinalleştirmesi, ulusal kimliğin düzlüğe çıkmasının tek yolu gibi görünüyor. Hatta bu da yeterli olmayacaktır. Zira Türkiye gibi az gelişmiş ülkeler küresel bazda bir saldırıyla karşı karşıya. Dünyanın süpergücü tek başına kaldığı ve dengelenemediği müddetçe liberalizm, ortadaki boşluktan da yararlanarak artık bir ayakbağı olarak gördüğü ulus-devlet, ulusal karakter ve milliyetçi akımları aşındırmaya çalışıyor. Yukarıda açıklanan mantık doğrultusunda küresel saldırıya verilecek tepkinin de küresel nitelikte olması gerektiği anımsatılmalı ve milliyetçi-ulusal güçlerin acilen, “Her milliyetçi model farklıdır. O yüzden de milliyetçi evrensel doğrular yoktur. Sosyalizm ve liberalizmin aksine milliyetçiliğin evrensel düzlemde geçerli laik peygamberleri yoktur” anlayışından yüzgeri edilmesi gerekiyor. 


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele