“Namuslu Diktatör”

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

                        Çok partili hayata geçtikten sonra, Demokrat Parti geleneğinden gelen siyasetçiler “Millî Şef” dönemini tenkit etmeyi gündemlerinden hiç düşürmediler. Devrin sona erişinden altmış yılı aşkın süre geçmiş olmasına ve bizzat CHP’liler tarafından 1947 Kurultayı’nda geçmiş yılların ve uygulamaların her açıdan tahlil ve tenkidi yapılmasına ve hatta Cumhurbaşkanı’nın artık parti başkanlığını bırakması bile gündeme getirilmesine rağmen, Millî Şef dönemini, daha doğrusu tek parti dönemini tenkit, muhafazakâr iktidarların ve partilerin daima gözde konusu olmaya devam etmiştir. CHP, 1960’dan sonra kendi yerini ortanın solunda tayin etmesine ve bir bakıma, maddî varlıklar hariç reddi mirasta bulunmasına rağmen, yine de bu partiye itirazlar, yöneltilen tenkitler Millî Şef dönemi veya tek parti iktidarı dönemi olmuştur. Hâlbuki yeni CHP’nin daha çok tenkide değer yönü vardır. Ama nedense, tek parti dönemini gündemde tutmak daha önemli sayılmaktadır.

         

                         Garplılaşma saikiyle yapılan hareketlerin millet hayatında meydana getirdiği tahribatlar bakımından yöneltilen tenkitler haklıdır ve bu tenkitlerin önemli kısmı da esas itibariyle 1947 Kurultayı’nda bizzat CHP milletvekilleri tarafından yapılmıştır. Ondan sonrakiler, o Kurultay’da dile getirilenlerin değişik şekil ve üslupla tekrarından ibarettir. Laiklik, millî kültür meseleleri, hükûmetin kültür politikaları ve uygulamaları bunların eğitime yansımaları bu Kurultay’ın tartışma konularını oluşturmuştur.   

         

                        Ama bu döneme tenkitler sadece, değerlerle sınırlı kalmamıştır. “Parti Devleti” veya “Devlet Partisi” anlayışının sebep olduğu uygulamalar da haklı olarak tenkide konu olmuştur. Esasen 1924 Anayasası’nın “Kuvvetler Birliği” anlayışından da destek alan uygulamalara, devrin komünist ve faşist diktatörlükleri de ilham kaynağı olmuş ve II. Dünya Savaşı şartlarının istismarı da kuvvet vermiştir.

         

         

                         Devlet Yeniden Yapılandırılıyor

         

                        Çok partili hayat, değerler hususunda müspet gelişmelere sebep olmuş, reddedilen tarihî miras sahiplenilmiş, cemiyet hayatından tard edilmeye çalışılan “İslâm”, katı laiklik uygulamasının gittikçe normale evrilmesiyle, tekrar olması gereken noktaya doğru gelmiştir. Bunun neticesinde bugün “İslamcı” gelenekten geldiği iddiasındaki bir parti devlet idaresini bütünüyle teslim almıştır. Bu sonuç, bazı neticesiz itirazların ortaya çıkmasını sağlasa da umumî olarak, çok büyük tepkilere maruz kalmamıştır. Devlet, bu yeni siyasî hareket eliyle, adeta yeniden yapılandırılmaktadır.

         

                        Ancak, tek parti döneminin otoriter yönetim tarzı, onun muhalifi olarak gelenlerin zaman içinde taklit ettiği veya özlem duyduğu bir husus olmuştur. Muhalefet şiddetlenince DP’nin yönelişi aynı tek parti devri uygulamalarının taklidi olmuştur. Uzun süre yürürlükte kalmasa da “Tahkikat Komisyonu”, bir nevi “İstiklâl Mahkemeleri”nin tekrarıdır. Milletten güç aldıkça, muhafazakâr liderler “şef” olma arzularını ifadeden geri durmamışlardır. Demirel, Özal ve R. Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık yaptıktan ve onun gücünü tattıktan sonra, Cumhurbaşkanlığına yönelirken, hep “Başkanlık”, hatta son zamanlardaki moda tabiriyle “Türk Tipi Başkanlık” taleplerini dile getirmişlerdir. Bu talebin arkasında, tenkit edilen “şeflik” dönemine, burada “ebedî şef” veya “millî şef” dönemi fark etmez, imrenme vardır. Hatta daha çok da “ebedî şef” dönemine imrenme vardır. Bu husus, siyaset psikolojisi açısından incelenmeye muhtaçtır.

         

         

                        Hızlı Karar Zamanla Otoriterleşme Sağlar

         

                        Burada, mesele ortaya atılırken iki gerekçe ileri sürülmektedir.

         

                        Bunlardan biri, özellikle de son zamanlarda dile getirilen, yönetilebilir, istikrarlı ve hızlı karar vermeye yarayan bir idare sisteminin inşası meselesidir. Görünüşte “istikrar” ve “süratli karar” itiraz edilemez kavramlardır. Elbette kimse istikrarsızlık ve kaos istemez. Hayati konularda gecikerek karar verilmesini bile kabul etmek mümkün değildir. Ancak, ilk başta doğru gibi görülen bu hususlar, eğer denetim mekanizmaları iyi kurulmazsa çok kısa zamanda otoriter yönetimlere davetiye çıkarır.

         

                        İkinci gerekçe daha ikna edicidir. Denilir ki, tarihte güçlü ve dirayetli liderler; Hakanlar, Sultanlar ve Padişahlar olduğunda milletimiz büyük atılımlar yapmışlardır. Bütün önemli gelişmeler sadece en tepedekilerin aklına, dirayetine ve gücüne bağlanmıştır. Bu fikir doğru olsa bile, saltanat silsilesinde bile daima dirayetlilerin gelmesinin mümkün olmadığı tarihen sabit olduğuna göre, demokrasilerde, bu hiç mümkün değildir. Başkanlık sisteminin en sağlıklı işlediği kabul edilen ABD başkanlarının hepsinin aynı karatta olmadığı bir hakikattir.

         

                        Kaldı ki, Türk tarihi de yukarıdaki hükmü teyit etmemektedir. Türklerde “Söz Otağın, Buyruk Hakan’ın” düsturu, kayıtsız şartsız bir başkanın varlığının alâmeti değildir. Bu geniş bir istişarenin varlığını ve burada ileri sürülen fikirler arasından uygun olanının Hakan tarafından hükme bağlanması manası çıkar. Otağ’da ileri sürülen görüşlere Hakan’ın tamamen zıt karar vermesi de mümkündür. Ama bu, istikrara değil, isyanlara ve sonunda Hakan’ın gücünü ve tahtını, neticede de devletini kaybetmesine sebep olur.

         

         

                          Güçlü Vezir ve Şeyhülislâm Geleneği

         

                          Müslüman olduktan sonraki tarihimize de bakıldığında, güçlü sultanların yanında güçlü vezirler de vardır. Nizamülmülk, Sultan Alpaslan ve Sultan Melikşah kadar etkilidir. Osmanlı Dönemi’nde de aynı gelenek devam etmiş, sultanların genç ve zayıf olduğu dönemlerde, Vezirlerle devlet hayatı arızasız devam ettirilmiştir. Köprülüler bunların en meşhurlarıdır.

         

                           Ancak, Osmanlı Dönemi’nde, sultanın gücünü sınırlandıran bir başka organ daha vardır: Şeyhülislâmlık. Sultanların kararlarının “Şer-i Şerif”e uygunluğunu tayin eder. Bu yetkisiyle de fermanların yürürlüğe girmesini önler. Yavuz Sultan Selim Han celâdetli padişahtır. Babasını tahttan indirmiştir. Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi’den aldığı bir fetvaya istinaden bir ferman yayınlar. Buna göre, tebaasının tamamının Müslüman olmasını ister. Fermandan haberdar olan Şeyhülislam, derhal huzura çıkar ve o celadetli Padişah’a, Yavuz’a şöyle der: Ben sana o fetvayı İslâma yeni yurtlar açasın diye verdim. Yoksa halkına zulmedesin diye değil. Fetvayı geri alıyorum. Sen de Fermanını iptal et”. Bu tepki karşısında Yavuz, çaresiz fermanını geri çeker. Hatta İsmail Hâmi Danişmend, bu sebeple Zembilli’ye çok kızar, onu Rumeli’nin kaybının müsebbibi görür.

         

        .

                          II.  Abdülhâmid Han’ın Ricasını Reddetmek

         

                          Sadece, Şeyhülislâm değil, ulemalar, şahsiyetli temyiz reisleri de vardır: Fatih, Tazarruname sahibi, matematikçi âlim Sinan’ı vezir yapar. Sinan, Paşa olur. Daha sonra Sinan Paşa’nın, bir hatası sebebiyle azline ve katline ferman eder. Ulema toplanır ve Peygamberin müjdesine mazhar olmuş Sultanın huzuruna çıkar ve derler ki:

         

                          “Sen Vezir Sinan’ı azledebilirsin, ama âlim Sinan’ı katledemezsin. Katl fermanını geri çekmessen biz de ülkeni terkederiz.”

         

                            Bu tehdit, âlim Sinan’ın hayatının bağışlanmasını sağlar.

         

         

                             Müstebit bilinen Sultan II. Abdülhâmid Han, Temyiz Reisi Abdurrahman Sami Paşa’dan temyize intikal eden bir dâvada taraflardan biri lehine karar verilmesi hususunda ricada bulunur. Daha evvel Maarif ve Evkaf Nazırlığı da yapan Sami Paşa, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi’nin büyük dedesidir ve Kastamonu Lisesi de adını ondan alır. Karar, Sultan’ın ricasının aksine çıkar. Sami Paşa’ya durum hatırlatılır ve “Sultandan korkmadın mı” diye de sorulur. Cevabı “Allah’tan korkarım” olur.

         

                              Demek ki, tarih sadece sultanların değil, etraflarındaki ulemanın, vezirlerin ortak tarihidir. Ve güçlü görünen sultanlar aslında güçlü etrafa sahip olanlardır. Muhteşem denilen tarih, sultanın yanında böyle şahsiyetli ve haysiyetli; sultandan değil Allah’tan korkan devlet adamlarının varlığı ile gerçekleşmiştir.

         

                              O halde, Başkanlık taleplerinin idare edebilir demokrasi veya tarihî tecrübemizde yakından alakası yoktur. Ancak,1970’lerde anarşinin sebep olduğu istikrarsızlık sebebiyle halkımızın sıkça telâffuz ettiği “bize namuslu diktatör lazım” temennisinin meydana getirdiği psikolojik zemin, bugün bu tekliflere sıcak bakılmasına ve daha fazla da muhafazakâr çevrelerde itibar görmesine sebep teşkil ettiği düşünülebilir. Türkeş’in talep ettiği “Başkan”, halkın dile getirdiği bu arzunun diplomatik ifadesidir. Çünkü halkımız “namuslu diktatör” dese de diktatörlerin bile, bu sıfatı kullanmaktan hoşlanmayacakları muhakkaktır. Halk lâfını düz ifade eder, siyasiler onu daha sevimli bir üslupla dile getirirler.

         

                        .   Esasen, halkın seçtiklerinin, askerî darbeler ile devrilmelerine karşı büyük tepki verilmemesinin ve hatta onların bir kurtarıcı gibi görülmesinin ana sebebi, bu “namuslu diktatör” arzusu olabilir. Son zamanlarda siyasilerin çokça şikâyetçi oldukları askerî vesayetin halkın gündeminde fazla yer etmemesi ve ordunun daima en güvenilir kurum olarak temayüz etmesinin arkasında da bu beklentinin rolü inkâr edilemez. Ancak, her darbeden sonra yapılan seçimlerde, askerlerin değil de nispeten muhalif partilerin iktidara getirilmesinde de demokrasiseverlikten çok “namuslu diktatör” isteğinin tam karşılık bulmaması rol oynamıştır.

         

                       

                              Yönetici Nefsini Dizginlemeyi Bilmeli

         

                            “Diktatör” kelimesinden murat, otoriterliktir. “Namuslu” kelimesi bir ahlâkı ifadeden çok, inançlı olmayı ve millî ve manevi değerlere sahip olmayı ifade eder. O yüzden İslam’la ve millî değerlerle kavgalı ve hatta onlara düşman kabul edilen İnönü, diktatördür, ama “namuslu” değildir. Dolayısıyla ona yöneltilen tenkitler halkta makes bulmakta, ama otoriterleşen Menderes’e karşı büyük sevgi beslenmektedir.

         

                              Bu açıdan bakıldığında, on yıllık hizmet başarısı, kendine güveni, dış temaslarda özgüvenden kaynaklanan dik duruşu, halkımızda bu arzusunun Erdoğan’ın şahsında müşahhaslaştığı inancını kuvvetlendirmektedir ki, kamuoyu yoklamalarında ibresi daima yukarıya çıkmaktadır. Otoriterlik suçlamaları seçmen tarafından ciddiye alınmamaktadır.

         

                              Muhafazakâr siyasetçilerin, halkın ekseriyetinin reyinin de kendi yanlarında olmasının verdiği güvenle, demokrasiyi bir araç olarak benimsemeleri anlaşılabilir. Ancak, muhafazakâr siyasetçilerin demokrasiye, milleti idare yetkisini almanın aracı olarak değil de bir hayat tarzı ve idare nizamı olarak baktıklarını göstermeleri, zarureti vardır.

         

                              Geçmiş seçimler ve referandumlar göstermiştir ki, halk her ne kadar “namuslu diktatör lâzım” dese de devletin arızasız ve istikrarlı devamından yana tavır koymaktadır. Onun “nâmuslu”dan kastı sadece ahlâklı, millî ve manevi değerlere sahip olması değildir. Bu liderlerin aynı zamanda nefislerini de dizginlemeyi, bilmeleri gerekir.


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele