Sulukule Çingeneleri

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

         

        Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, İstanbul’da, Topkapı dışında Gümüşsuyu denen bir yerde, küçük bir çiftlik işletmesinde geçmişti. Burası bağlık-bahçelik bir yerdi. Sağılır ineklerimiz olduğu için Mithat Paşa Çiftliği’ne ait araziler üzerinde, bazı komşularımız gibi bir miktar ekin ekmek zorunda kalıyor; biçilip demet hâline getirilen ekinleri de evimizin yakınındaki “Yokuşbaşı” denen yerde hazırlanmış harman yerlerinden birinin kenarında yığın yapıp saman ile tanelerini birbirinden ayıracak, kısrakları ile düven dövecek Çingenelerin bize ayıracakları zamanın gelmesini beklerdik. Bu düven dövme işinde kızlı erkekli Çingene çocukları çalışıyordu. Bu Çingeneler, kırlık alanlarda yaşayan, yazın çadırda kışın boş ve harap vaziyette olan mekânlarda yaşamak zorunda olan; yaşlı, hünerli erkeklerinin yaptığı maşa, sacayağı gibi demir ev âletlerini kadınları aracılığıyla şehirde satmaya çalışan, bazen de “bohçacılık” yaparak geçimlerini sağlayan insanlardı. Et olarak, çoğu zaman hayvan kesimi yapan yerlerden para vermeden aldıkları artık malzeme ile yemek yaptıklarına şahit olmuşumdur. Bazı akşamlar, bizim harmanımızı döven çadıra gider, demir dövmelerini seyreder; diğer çocuklara nazaran daha imtiyazlı bir durumda olabilmek için, bağımızdan üzüm kesip, ateş karşısında körük çekmede öncelik kazanmaya çalıştığım da olmuştur. Cana yakın, çok sevdiğim insanlardı.

         

        Karagümrük’te oturan ninem ile halama misafirliğe gittiğim zamanlarda Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin arkasında oturan başka bir grup Çingene’nin bulunduğunu da görüyordum. Bunlar, Sulukule’nin biraz yukarısında bir yerde, biraz daha iyi şartlar altında yaşayan; kalbur, elek gibi şeyler yapıp sattıkları için kendilerine “elekçi” denen, Sulukule’dekileri biraz hakir gören Çingenelerdi.

         

        Şimdi, 83 yıl kadar önce yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Topkapı-Edirnekapı arasındaki Bizans surlarına dayalı olarak inşa edilmiş derme çatma evlerde veya evciklerde yaşayanlara Sulukule Çingeneleri deniyordu. Bu Çingenelerin gençleri, düğünlerde derneklerde çalgı çalarak, çengilik yaparak; yaşını başını almış olanlar ise ev işleri ile meşgul olmanın yanında, Sulukule’yi görmeye gelenlere küçük bir para karşılığında, o an için uydurdukları mizansene uygun düşecek gösteriler yaparak hayatlarını kazanmanın yollarını buluyorlardı.

         

        Bir gün dayım, beni elimden tutarak Sulukule'ye götürmüş, bana, onlar tarafından kurgulanmış bir gösteri izletmişti. Bu, iki aile arasında ağız dalaşlı, fakat gerçeği andıran bir kavga idi. Kavganın kurgulanması için dayım onlara küçük bir para vermişti. Komşulardan birisi, bir diğer komşunun "yüz paralık tatlı kaşığını" çalmış olduğu için kavga ediyorlardı. Birbirlerine söylemedik lâf bırakmamışlar; hattâ itişip kakışmışlardı. Sulukule Çingenelerinin tiyatro benzeri bu oyunlarını, dayım gibi, Sulukule'nin yabancısı olmayan İstanbul halkı iyi biliyordu. Zaman zaman onlardan, küçük bir para karşılığı, bu seyirlik oyunu oynamalarını istiyordu. Son derece fakir olan bu insanlar da böylece bir miktar para kazanma imkânı buluyordu. İmar ve İskân Bakanlığında görev yaptığım bir zamanda özellikle eski İstanbul'da Bizans’tan ve Osmanlı'dan kalma eski eserlerin içerisindeki ve etrafındaki gecekonduları ve uygunsuz yapıları kaldırıp, bu gibi yerlerde oturanların Davutpaşa Kışlası karşısındaki eski çöplük alanında (Osmaniye denen yerde) inşa edilmiş sosyal konutlara yerleştirilmesi işi ile vazifelendirilmiştim.[1] Sayın Bakan Haldun Menteşeoğlu, bugün Fatih Belediyesi’nin benzeri bir işlemi, Sulukule için de yapmayı düşünmüş, bu gibi tasfiye işlerinden birinci derecede sorumlu tuttuğu bir kimse olarak benim fikrimi almak nezaketinde bulunmuştu. Surların içini barınak tutmuş, gizlice eşek, at kesip İstanbul halkına yedirenlerin, marangozluk ve benzeri işler yapanların yanında ve diğer birtakım işler için tarihî eserlerin içerisini mekân tutanlar, "münferit" diyebileceğimiz insanlardı veya ailelerdi. Bunlar toplum diyebileceğimiz, kendilerine mahsus gelenekleri ve görenekleri bulunan insanlar değillerdi. Birbirlerinden ve toplumun diğer kısımlarından ayrı yaşayan insanlardı. Bu insanları oralardan alıp Osmaniye'deki sosyal konutlara yerleştirmek, hem gecekondu kanununun âmir hükmüne hem de sosyolojik gerçeğe uygun bir işlem olmaktaydı. Sulukule ve Elekçi Mahallesi’nde oturanlar ise kendi başına ilginç bir sosyal yapıya ve kültüre sahip insanlardı. Bu bakımdan Sayın Bakan'a bunu yapmamamız gerektiğini sosyolojik ve sosyal psikolojik gerekçeler sıralayarak anlatmış ve onu bu fikrinden caydırmıştım.

         

         

        Eski bir vali olan, sosyal olaylara duyarlı olmayı benimsemiş bir insan olarak Menteşeoğlu'na, bu insanları şehrin dışında bir yerde yapılacak veya yapılmış olan konutlara yerleştirmenin, bu toplumun mevcut mahallî hayatını, sosyo-kültürel yapısını bozacağımızı, onlar açısından üstesinden gelemeyecekleri intibak problemleri yaratabileceğimizi, böylece bu insanları bağdaşamayacakları birtakım insanlar ile birlikte yaşamaya zorlayacağımızı, iş hayatlarını alt üst edeceğimizi anlatmıştım; yapılacak şeyin bu Çingenelerin aynı yerde sağlığa uygun konutlarda yaşamalarını sağlamak olduğuna ikna etmiştim. Diğer tarihî eserlerin içleri ve çevreleri gecekondu işgalcilerden temizlendikten sonra bu mekânlar Vakıflar İdaresi ve Özel İdare'ye teslim edildiği hâlde, Sulukule ve Elekçi Mahallesi, anlatacağım Fatih Belediyesi'nin yaptığı müdahaleye kadar, uzun bir süre yerinde kalmıştır.

         

*

 

        Şehir yenilemesi (urban renewal) kavramı[2], bir şehir sosyolojisi kavramı olarak Lahey'de 1958 yılında düzenlenmiş olan Uluslararası Konut ve Plânlama Federasyonu Semineri’nde aşağıdaki şekilde belirlenmiştir.

         

        1) Bütünüyle kullanılamaz hâle gelmiş bir alanda veya binaların geniş ölçüde ve ciddî şekilde bozulmuş olduğu yerlerde, (a) mevcut binaların tasfiyesi ile (b) arazinin yeniden kullanılabilir bir hâle getirilmesini sağlamak amacıyla yeniden geliştirme (urban redevelopment) faaliyetinin uygulanması, 2) o mahalin esas fonksiyonunu kaybetme durumunun ciddî bir şekilde hissedilmeye başladığı, binaların kısmen kötüleşmiş veya kötüleşmekte olduğu olaylarda ise, (a) alana eski fonksiyonunu kazandırmak, (b) ya da alana uygun yeni bir fonksiyon kazandırmak amacıyla ıslah faaliyetlerinin uygulanması, 3) bina fonksiyonu ve kalitesi göz önünde bulundurularak binaların en iyi fizikî şartlar içerisinde korunması düşünülen yerlerde ise tarihî, mimarî ve kültürel değeri bulunan binaların bir koruma işlemine tâbi tutulması önerilmiştir. 

        Yüceltme veya asilleştirme anlamına gelmekte olan Gentrification kavramı, üç yönü bulunan Şehir Yenilemesi kavramından farklı bir amaca hizmet etmek üzere geliştirilmiştir. Zamanla özelliğini ve değerini kaybetmiş eski merkezî şehirsel alanların tekrar cazip alanlar hâline getirilebilmesi için onlara asil bir görünüm kazandırabilmek için yapılan, bir işlemdir; şehir yenilemesi görünümünde bir faaliyettir bu.

         

                  Gentrification faaliyeti, esasta bir mal sahibi faaliyeti olarak başlamıştır. Kötüye kullanılmaya başlamadan önce, şehir merkezlerinde yer almış bulunan kıymetli arazi parçaları üzerindeki binaları, Safranbolu ve Beypazarı’nda yapıldığı şekilde restore ederek, oralara yeni bir görünüm ve fonksiyon kazandırarak, vergi ve kira gelirlerini artırarak o mahalin ekonomik hayatına bir canlılık getirebilmek amacı ile yapılmaya başlamıştır. Kısa bir zaman sonra ise bu eylem, İstanbul’un pek çok yerinde yapıldığı şekilde bu binalarda oturan fakir halkın bu eski mekânlarını terk etmesini, daha zengin, ödeme gücü yüksek bir tabakanın buralarda oturmaya başlamasını sağlamak amacı ile, sömürüye varan kâr amaçlı bir işlem olarak yapılmaya başlamıştır. Ne var ki, hesaba katılmayan bir sonuçla karşılaşılmıştır. Bu uygulama, eski yerlerinden çıkarılan fakir halkın, gelirlerine aykırı ve iş yerlerine uzak düşecek alanlara taşınmasına yol açmış; dolaylı bir şekilde oraların seviyesinin düşürülmesine ve degrade olmasına vesile olmuştur. Yüceltme işlemi, böylece bir başka bozulmanın aracı hâline getirilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Zencilerle; Türkiye’de ise Çingenelerle, istenmeyen bir etnik grupla veya dinî bir cemaat ile oturduğu binayı paylaşmak istemeyenler, yer değiştirmek, yozlaştığını düşündükleri eski mekânlarını terk etmek istemişlerdir.

         

*

         

                  “Türk usulü” Kentsel Dönüşüm, söz konusu ettiğimiz iki temel kavramın içeriğinden faydalanılarak geliştirilmiş bir kavramdır. Şehir Yenilemesi’nin (a) maddesinde içerilmekte olan mevcut binaların tasfiyesini; Gentrification’da öngörülen bir yenileme işlemi ile rant sağlamayı ön görmektedir. Sulukule’de bu yapılmıştır. Medyada uzun zamandan beri kendisinden söz ettiren bu Sulukule icraatı ile Fatih Belediyesi, yüzlerce yıl evvelinden burada oturmakta olan Çingenelerin elinden, istimlâk tehdidi ile metre karesi 500 liradan hesap edilmek üzere, 15-50 bin liraya satın aldığı binaların yerine yaptığı villaları 450-500 bin liraya satmak yolunu benimsemiştir. Burasını bu yolla yüceltmek veya asilleştirmek (!) istemiştir. Buranın eski sâkinlerine de barınabilmeleri için şehir merkezine ve Sulukule’ye 35-40 km uzakta, şehrin dışında Kayabaşı denen bir yer gösterilmiştir. TOKİ konutlarının oluşturduğu bu mahalle, Çingene hayatının sosyo-kültürel yapısını bozmakla kalmamış; onların iş hayatını ve çevre ile olan ilişkilerini yok etmiş, hayatlarını zorlaştırdığı için de Çingeneler ön görülen bu yere gitmekten sarf-ı nazar etmişlerdir.

         

        Medyadan öğrendiğimize göre, bütün bu işlemler yapılırken mahkemeler, yapılmakta olanın bir kültür katliamı olduğuna hükmederek el değiştirme işlemini tekrar tekrar durdurmaya çalışmışlar, fakat mahallî idareye söz geçirememişlerdir. Bugün Sulukule’de Çingeneler değil, zengin Suriyeli göçmenler ile bazı kayırılmış aileler yaşamaktadır. Rahmetli İmar ve İskân Bakanı Sayın Haldun Menteşeoğlu’na gelecek bir zamanda (?) bir gün duyurmak isterim koruduğu bu mahallenin hâl-i pürmelâlini.

         

        Kentsel Dönüşüm, deprem riski de bahane edilerek Kürt, Çingene, Arap gibi bazı etnik gruplara da uygulanmak suretiyle sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin başka yerlerinde de birçok mağduriyetin yaşanmasına sebep olmuştur. İtiraz edilen husus, yapılanların küçük hesaplarla yapılmış olmasından dolayıdır. Yapılması gereken, mümkün olduğu ölçüde, bu insanların bulundukları yerlerde, yaşadıkları çevrelerde, sosyal ilişki içerisinde bulundukları insanlarla birlikte bulunmalarını sağlamak olmalıdır. Sulukule’de ve diğer pek çok yerde bu yapılmadı. Batı ülkelerinde yükselen itirazlardan da ders alınmadı. Çeşitli imar izinleri alınmak suretiyle vatandaşın elinde bulunan bir veya iki katlı binaların yerine, köyden kalma yolların kenarlarına on veya daha yüksek katlı binalar dikildi. Bu gibi binalarda oturanların şehirli vatandaş olarak ne derece rahatsız oldukları[3] sorulmadı. Sulukule’den çıkarılan Çingenelerin, sosyal psikolojik açıdan yaşadığı rahatsızlıkları ise, nedense kimsecikler umursamadı. Sosyal psikolojik hayatta “mekâna bağlanma”[4] denen bir şey vardır. Vatan sevgisi gibi bir şeydir bu. Unutmayalım.

         


        


        

        [1] İmar ve İskân Bakanlığı Çalışmaları, 1965-1969, Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü, Sosyal Araştırma Dairesi, 1969 s. 17-19.


        

        [2] Turhan Yörükân, Şehir Yenilemesi Sırasında İşbirliği, Ankara: Nobel Yayınları, 2.baskı, 2006 s. 3-4. "Yüceltme" veya "Asilleştirme"(Gentrification) kavramı için bakınız: Turhan Yörükân, Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Şehir, Konut ve Mahremiyet, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını, 2012, s. 101-102.


        

        [3] Turhan Yörükân, “Yüksek Binalarda Yaşanan Sakıncalı Hayat”, Sosyolojik ve Sosyal Pisikolojik Görüş Açısıyla Şehir, Konut ve Mahremiyet, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını, 2012, s. 187-205.


        

        [4] Turhan Yörükân, Bağlanma ve Sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. baskı, 2015.

         

         

        


Türk Yurdu Temmuz 2015
Türk Yurdu Temmuz 2015
Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele