Şehir Mimarisinde Yeni Arayışlar Ahmet Hamdi Akseki Camisi Mimarı Merih Aykaç ile Söyleşi

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

 

Ankara başkent olduktan sonra merkez olmanın gereği birçok yeniliğe ev sahipliği yapmıştır. Tarihi kentin çevresine ilk yıllarda özenle ve planlı olarak yeni mahalleler, caddeler, binalar yapılmıştır. Maalesef beklenen iyileşme gerçekleşemeden bozulmalar başlamıştır. Gecekondulaşma ile birlikte cami ve şehir mimarisinde estetik orijinalliği olmayan yapılar sıklaşmıştır. Bir medeniyet işaretinden uzak bu yapılanmalar rahatsız edici boyutlara ulaşmıştır. Uzun süredir hepimizin içini rahatlatacak ve ümit verecek eser aradık. Nihayet özgün bir eser olarak Diyanet İşleri Başkanlığı yanında inşa edilen Ahmet Hamdi Akseki Cami karşımıza çıktı. Biz de bu esere emek vermiş mimarı ile sizin için konuşmak istedik. Yüksek mimar Merih Aykaç'ın bir sanatçı duyarlılığında eseri ile ilgili bilgi verirken yaşadığı heyecanı hissederek söyleşimizi okuyacağınıza eminiz.

         

         

         

        Fahri Atasoy: Türk Yurdu dergisi yayın kurulunda değişik dosya konuları üzerinde konuşurken,“şehircilik mimarisinde yeni arayışlar” diye bir konuda dosya hazırlayalım diye düşündük. Konu üzerinde sohbet ederken Nakış Hanım sizin çalışmanızdan bahsetti. Böylece buraya geldik. Bize Akseki Camisi’ni gezdirdiniz. Gördüğümüz eser bizi gerçekten etkiledi. Ben öncelikle tebrik ediyorum. Gerçekten muhteşem bir çalışma olmuş. Bu esere emek veren Merih Aykaç’ı tanımak ve okuyucularımıza tanıtmak isteriz. Önce bize kendinizi tanıtır mısınız, meslek hayatınız odaklı olarak? Merih Hanım kimdir?

         

        Merih Aykaç: 1967’de Sinop’ta doğdum. Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesinden 1988 yılında mezun oldum. 1993’de Gazi’de yüksek lisansımı tamamladım. Sonra özel sektörde çalışmaya başladım. Bir dönem Erciyes Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştım. Daha sonra Ankara’ya tekrar döndüm ve serbest çalışmaya devam ettim.

         

        F. Atasoy: Sizin çalışma hayatınızda Akseki Camisi sanki bir dönüm noktası gibi olmuş. Bu çalışmaya nasıl dâhil oldunuz?

         

        M. Aykaç: Daha önce beraber çalıştığımız vitray sanatçısı bana yeni bir iş olup olmadığını sordu?Oturduğum evden bu caminin minareleri görünüyordu. Bu caminin inşaatını yapan firmayı tanıyordum.Firma genel müdürünü arayarak vitray sanatçısını kendileri ile tanıştırmak istediğimi söyledim. Dediler ki, “Merih Hanım siz ne yapıyorsunuz bu sıra?” Ben de o dönemde serbest olarak çalışıyordum. “Bize yardımcı olmanızı istiyoruz. Sizin gibi birine ihtiyacımız var.” dediler. İş teklifinden dolayı mutluluk duyduğumu, onur duyduğumu söyledim,fakat üzerinde durmadım. Telefonla bir kere daha aradılar, şantiye şefi davet etti, derken ben bir anda kendimi bu caminin inşaatı içerisinde, şantiyede buldum. Yüklenici firmada camiye danışman mimar olarak göreve başladım.O dönemde Sn Prof.Dr.Mehmet Görmez Diyanet İşleri başkanı olarak görev aldı. (Cami'nin inşaatı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun başkanlığı döneminde başlamıştı.) Onun gelmesiyle beraber caminin yapım aşaması hızlandı. Sn Mehmet Görmez hocanın öngörüsü çok yüksekti, görüş ve önerileri bize yön verdi. Biz proje çalışmalarımızı hep kendisinin fikrini, yönlendirmesini alarak sonlandırdık. Çok güzel bir ekiple çalıştık. Şantiye şefinden, çaycısına kadar çok keyifli ve güzel bir ekibimiz vardı. Çok uyumlu bir aileydik. Meslek hayatımda diyebilirim ki, her yaptığım işi çok sevdim. Severek yaptım. Ama bu cami, benim hayatımın orijin noktasını oluşturdu. Hayatıma yön verdi, hayatımın akışını değiştirdi.

         

        F. Atasoy: Cami’yi gezerken de gördük ki, bu eser sizin hayatınızın bir parçası olmuş sanki. Bize bilgi verirken duyduğunuz heyecan ve eserle kurduğunuz bağ bunu gösteriyor.

         

        M. Aykaç: Beni şu anda hayatta tutan en önemli damarlardan bir tanesi oldu açıkçası.

         

        F. Atasoy: Süreç nasıl geçti? Kimlerle çalıştınız? Çünkü gördüğümüz kadarıyla bu eserde çok kişinin göz nuru ve emeği var.

         

        M. Aykaç: Bir yandan projeler yapılıyor, bir yandan imalatlar yapılmaya başlandı. Çok keyifli bir çalışma oldu. Güzel ve değerli sanatçılarla çalıştık. Hattat Hüseyin Kutlu, Nakkaş Semih İrteş, Sedefkâr Hilmi Emekli…

        İlk kez Hüseyin Kutlu ve Semih İrtiş’le toplantı yapacağımız zaman o gece uyuyamadım. Hep televizyonda görüyordum, duyuyordum. Sonra projeleri sanatçılarla görüşerek yürüttük. Ekiplerin büyük çoğunluğu Ankara dışındaydı. Biz önceleri ayda bir, sonra üç haftada bir, iki haftada, haftada bir işin hızına, sonlanmasına doğru sürekli İstanbul’a imalatları görmek için gittik. Nakkaş SemihİrteşBey’in mekânı Valide-i Atik Külliyesi’ydi. Oraya girdiğim zaman benim dünyadaki cennetim burası diyordum. Kapıdan içeri girdiğimizde her şey dışarıda kalıyordu. Kuş sesleri, güzel bir bahçe ve güleryüzlü insanlar bizi karşılıyordu ve ortamsanatla bütünleşmiş bir şekildeydi. Şu anda gezdiğinizde gördüğünüz hat levhaları(insan boyutundan yüksek)imalat aşamalarını izledik.Projenin uygulanması inanılmaz keyifliydi. Ben oraya gittiğim zaman arkadaşlarıma diyordum ki: “Çocuklar bu çok tarihi bir an. Bunu ileride çocuklarınıza anlatacaksınız. Meslek hayatınızda Hüseyin Kutlu’yla, Semih İrteş’le çalıştım, diyeceksiniz. O camiyi biz yaptık diyeceksiniz.” Onlar bunun ne kadar farkındalardı bilmiyorum, ama benim için her anı çok kıymetliydi. Yani sonrasında bile anlatırken o anı hep yaşayarak anlatıyorum ve bana bu inanılmaz keyif veriyor. Bu gelgitlerde, halı firması Manisa Demirci’deydi. Çini firması Kütahya’daydı. Bunlar hep geleneksel sanatlarımızın devamı olarak bu camide yer aldılar. Geleneksel sanatların gelecek kuşaklara aktarılması için projede yeralmalarına özen gösterilmesini istedim. Teknolojiyi kullanırken bizim tarihimizden gelen, bizi biz yapan sanatların, motiflerin devam etmesini istedik. Yerine ve kullanım amacına göre motiflerin felsefi yönünü, anlamlarını, kullanıldıkları yerle örtüşmesini sağladık.

         

        

         

        F. Atasoy: Örnek verebilir misiniz? Mesela yukarıda siz anlatırken bize örnek verdiniz. Onlardan bağlantı kurarsak güzel olur okuyucularımız için.

         

        M. Aykaç: Mesela musalla taşının olduğu yerdeki tavan örtüsünde sekiz kollu Selçuklu yıldızını kullandık. Bunu seçmemizdeki gaye şuydu. 8 cennet sayısı, 7 cehennem sayısıydı. Allah’ın hoşgörüsüne vurgu yapıyoruz ve oradan insanları bu dünyadan öbür dünyaya yolcularken iyi duygu ve düşüncelerle cennete gitmesi temennisiyle uğurluyoruz. O yüzden 8 kollu yıldız motifini kullandık. Ama cami içinde çoğunlukla 10 kollu yıldızı kullandık. Bunun da sebebi şuydu. 10 sayısı tamlığı simgeliyor. Allah’ın noksansız sıfatlarına vurgu yapıyor. Mükemmelliği simgeliyor. Onun için camide de yoğun olarak 10 kollu Selçuklu yıldızını kullandık.

         

        F. Atasoy: Örneklerden birisi bu. İmalatlara gelecek olursak,sanırım neler yapılacağını önce siz tasarladınız, sonra nelerin nerede yapılacağının planlamasını yapıp siparişlerini verdiniz, imalatçılara. Yani camideki estetik tasarım benim anladığım kadarıyla sizin eseriniz.

         

        M. Aykaç: Evet, fakat şöyle: İmalatla tasarım bir arada yürüdü. Yani kafamızdaki düşünceleri sanatçılarla biraraya geldiğimizde paylaşıp onların fikirlerini de aldık,böylelikle cami açıldığında herkesin beğenisini kazanan bir sonuca ulaşmamızı sağladı.

         

        F. Atasoy: Tabi bir de onların yapabilecekleri var. Sınırları var.

         

        M. Aykaç: Evet. Hakikaten çok keyifli ve güzel bir ekiple çalıştık. Ulaştığımız sonuç da bizi o nedenle çok mutlu ediyor.

         

        F. Atasoy: Mesela biraz önce bize halıdan bahsettiniz, halının da çok tatlı bir rengi var. İçerideki atmosfer, renkler birbiriyle çok uyumlu. İnsana huzur veriyor. Neden öyle bir renk seçtiniz?

         

        M. Aykaç: Özellikle seçtim. Caminin içindeki hâkim renk dikkat ederseniz turkuaz ağırlıklı. Turkuaz, dünya renk literatüründe bir milletin ismini verdiği tek renktir. Anlamı da Türk rengi demek. Bunun için ben kullandığım farklı malzemelerde hep turkuazı seçtim. Onun için de cami bittikten sonra insanlar içinde huzur bulduklarını söylediler. Bir dinginlik, sakinleştirici bir özelliği var turkuazın. Ayrıca yeryüzünün yeşili, göğün mavisinin birleşimidir ve kainatı simgeler. İçinde barındırdığı kavramlar anlam olarak o kadar zengin ki bütün kainatı kapsıyor. Ve onun için insanlara huzur duygusunu veriyor.

         

        F. Atasoy: Peki nelerle desteklediniz? Sadece halıyla kalmamış, turkuazın değişik alternatiflerini de gördük.

         

        M. Aykaç: Çinide kullandık. Çinide turkuaz ve göz akı beyazını beraber kullandık. Vitrayda kullandık. Füzyon dediğimiz, yüksek ısıda camın eritilerek elde edilen cam sanatında turkuazı kullandık. Çünkü camdan geçen ışıkta turkuazın yansıması inanılmaz güzel. Farklı malzemelerde kullanarak hepsini bir bütün hâline getirdik.

         

        Ayrıca camimizdeaydınlatma için avize kullanmadık, dolaylı aydınlatmayı tercih ettik. İnsanların gözünü almayan, yumuşak, rahat hissetmesini sağlayan bir aydınlatma sistemi. Bu aydınlatma sisteminde de kullandığımız armatürler enerji tasarrufuna yönelik, olabildiğince enerjiyi az kullanan uzun ömürlü malzemeler. Aydınlatmada da yine turkuazın renginin tonlarını kullandık.Kubbe aydınlatmasındagün ışığından başlayıp, turkuazın tonlarına, gece lacivertine doğru giden bir senaryo oluşturduk. İnsanlar bir baktıklarında kubbeyi beyaz, bir baktıklarında mavi, bir baktıklarında turkuaz, biraz sonra laciverte dönmüş olarak görüyor.

        F. Atasoy: Orda sanıyorum çok hoş da bir geçiş olmuş. İnsanı rahatsız etmiyor. Belki dikkat etmezseniz fark etmiyorsunuz bile. Bir an birden bire değiştiğini hissedebiliyorsunuz.

         

        M. Aykaç: Bu geçiş gece daha net bir biçimde algılanıyor. Gün ışığından olabildiğince istifade ediyoruz.Gün ışığını içeriye kontrollü bir biçimde alıyoruz. Cami içinde olması gereken ışık hesaplanarak aydınlatma tasarımı yapıldı.

         

        F. Atasoy: Cami’yi gezerken herhangi bir ışık rahatsızlığı hissetmedik. Yani dışarıdan yoğun bir şekilde ışık gelmiyor ama caminin içi son derece aydınlık. Işıklandırma sonradan bizim görmemiz için yakılmıştı. O da ayrı bir tat veriyor. Caminin içinde bir avizenin olmaması da ayrıca burada bir farklılık ortaya çıkarıyor.Sanıyorum ilk örneklerden birisi.Avize olmadan cami olur mu diye insan düşünüyor. Bundaki amacınız nedir?

         

        M. Aykaç: Ben eski camilere gittiğim zaman, tabi o dönemde elektrik olmadığı için, kandilli olduğu için harim alanını büyük bir şekilde saran avizelerle aydınlatıldığını görüyoruz,yukarıdan sarkan avizeler insanı tedirgin edici bir his uyandırıyor.Avizelermekânı düşeyde bölüyor. Siz kafanızı yukarı kaldırdığınız zaman, kubbedeki hat ve tezyinat işlerini çok rahat bir şekilde göremiyorsunuz. Aydınlatmanın arasından görmeye çalışıyorsunuz. Biz burada avize yapmayarak hem mekân bütünlüğünü sağlamış olduk düşeyde ve yatayda, aynı zamanda da kubbede yer alan hat ve tezyinat eserlerinin rahat bir şekilde algılanmasını sağladık.

         

        

         

        F. Atasoy: Harika bir görünüm olmuş. İçeride başka estetik olarak kullandığınız unsurlar var benim gördüğüm kadarıyla. Mesela kürsünün arka planında caminin ön duvarında uygulanan bir çalışma var. Nedir o işlemeler?

         

        M. Aykaç: Oradaki çıkış noktamızda Konya İnce Minare Medresesi’nin kapısının üzerinde yer alan motif oldu. O motiften esinlenerek yeni bir yorum yaptık,köşeli hâle getirdik. Minberin sırtında Allah hat yazısı karenin içinde yer almakta. Kürsünün sırtındaki karenin içinde de Muhammet lafzı yer almakta. Orada bir burulma hareketi, bir döngü görüyoruz. Biz bunu şu şekilde yorumluyoruz. Zaman zaman hayatımızda belli düşüncelere saplanıp kalabiliyoruz. Ve o düğümden çıkamıyoruz. Biz bunu sonsuzluk düğümü olarak adlandırdık. O noktadan çıkabilmemiz için bize inancımız yardım ediyor. Yani Allah bize yol gösteriyor ve o kısır döngüden kurtuluyoruz. Burada verilmek istenen mesaj da buydu. Sonra mihrap cephesinde yer alan motifimiz var. Oradaki motifi de özellikle seçtik. Bir altıgen görüyoruz. Altıgenin içinde ayrıtlarını görüyoruz. O ayrıtları gözümüzle birleştirdiğimiz zaman küpün izometrin görünüşü elde ediliyor. Küp de Kâbe’yi temsil ediyor. O nedenle mihrap cephesinde o motifin kullanılmasına karar verdik.

         

        F. Atasoy: Kâbe’yi hissettirecek bir derinlik veriyor. O zaman siz sadece bir süsleme veya bir bezeme yahut siz nasıl ifade ediyorsanız, estetiğin ötesinde derin anlamlar da kullanmışsınız. Yani bu camide semboller var. Bu sembollerin arka planında anlamlar var diyebilir miyiz?

         

        M. Aykaç: Çünkü seçtiğimiz her motifin arka planını araştırdık ve kullanacağımız yere göre anlamlı olması için, bu konuda danışman hocalardan yardım aldık.

         

        F. Atasoy: Etkilendiğiniz veya ilham aldığınız başka örnekler var mı? Biraz önce İnce Minareli Medrese’den örnek verdiniz. Daha doğrusu nasıl çalıştınız?

         

        M. Aykaç: Şöyle diyebilirim. Bizim Anadolu topraklarındaki camilerimizi literatürden tarayarak inceledim. İstanbul’da farklı dönemlere ait camileri ekip hâlinde ziyaret ettik. Yani bu camilerde neler yapılmış, onları gördük. Günümüzde Osmanlı’nın taklit edilmesi bir kısım insanları rahatsız etmekte. Yapılacak yere göre kötü taklitler beni de rahatsız ediyor. Artık bir şeyler yapılması gerekiyor. Ama yapılırken modernizm adına uçuk kaçık değil, bizim nereden geldiğimizi, geçmişimizi, köklerimizi günümüze taşıyan yorumlara ihtiyacımız var. Geleneksel el sanatlarının günümüzde yaşatılması lazım. Kapılarda biz kündekâri tekniğini kullandık. Teknoloji işin içine girincebu sanatın ustaları günümüzde giderek azaldı. Böyle olunca da o ustaların devam etmesi çok zorlaştı. Türkiye’de bir elin parmakları kadar sayılı kündekâri ustası var. Biz onlara ulaştık. Bu sanatın devam etmesi için talep olması bunun kullanılması gerekiyor. O nedenle biz çini, kündekâri, sedef kakma gibi bize ait el sanatlarının gelecek nesillere aktarılması ve yaşatılması için bu camide olabildiğince yer vermeye çalıştık.

         

        

         

        F. Atasoy: Camikapıları hem çok yüksek hem de çok işlemeli. Nakış hocam da özellikle işaret etti bu ayrıntılara. Özel bir tasarım.Siz, bunu düşünerek tasarladınız anladığım kadarıyla. Nelere dikkat ettiniz? Neler vurgulamaya çalıştınız bu kapılarda?

         

        M. Aykaç: Eskişehir yolu tarafında taç kapımız var. O kapının boyutu 5 metre ve ahşaplarda herhangi bir ek yok. Gerçek kündekâri tekniğiyle,yapıştırıcı ve çivi kullanılmadan geçme tekniği ile parçalar bir araya getirilerek yapıldı. Kapılarda 4 ahşap çeşidi kullanıldı: Armut, akçaağaç, abanoz ve maun. 4 tane kullanmamızın sebebi 4 bizim için sayı olarak da önemlidir. 4 büyük din, 4 büyük melek, 4 büyük kitap, 4 ana yön, 4 ara yön, 4 mevsim şeklinde. Bu şekilde birbiriyle bağdaştırdık. Ve 4 mevsim hayatı simgeler. Taç kapımızda kullandığımız göbekte 16 kollu yıldız var. Bir tek orada var ana giriş kapısında 16 kollu yıldız motifi. 16 sayısı günümüze kadar gelen Türk devletlerini simgelemekte.

         

        F. Atasoy: Zaten kapılardan girdiğimiz zaman farklı bir atmosfer de var. İlk yukarıya çıktığımız zaman siz bize ayakkabıların çıkartıldığı yeri de böyle detaylı anlatmıştınız. Ama ayakkabılıklara girmeden önce her kapının bir özelliği var dediniz.

         

        M. Aykaç: Evet çünkü doğu yönünde iki, batı yönünde iki, kuzey yönünde –Eskişehir yolu üzerinde- iki toplam altı kapımız var. Fakat bu kapılardan girildiği zaman mekân büyük olduğu için insanlar zaman zaman yön kavramını kaybedebiliyor. Hangi kapıdan girdiğini hatırlamayabilir. Bu nedenle kapı girişlerinde yer alan farklı panolar var. Özellikle görsel bellekte yer edinecek şekilde farklı tonlamalar ve farklı motifler kullanarak, insanın o panonun önünden geçerken dikkat etmese, bakmasa bile o renk algısını beynine yerleştirebiliyor. Çıkarken “Aaa ben buradan girmemiştim.” diyen diğer panoyu görebilir ve o panoyu arayarak geldiği yönü bulabilir. Görsel belleğe özellikle çok dikkat ettik.

         

        

         

        F. Atasoy: Ayakkabılıklarda da farklı bir sistem uygulamışsınız. Kolaylaştırıcı ve temiz, kokusuz bir sistem kurmuşsunuz.

         

        M. Aykaç: Şimdi burada ayakkabılık camilerde çok önemli. Burada cemaat sayısı çok yüksek olduğu için cemaat sayısını karşılayacak şekilde ayakkabılık var. Beş bin kişilik ayakkabılık kapasitesine sahip bu camide kapaklara numara verdik.Fakat bu numaralar günümüz çağının hastalığı unutkanlık olduğu için numaraları insanların aklında tutması zor oluyor. Bu nedenle kapaklarda farklı renkler kullanarak insanların görsel belleğinde farkındalık yaratmaya çalıştık. “Benim ayakkabımı koyduğum numarayı hatırlayamıyorum, ama beyaz kapaklıydı.” veya “Beyaz kapağın hemen altındaydı.” Böyle olduğu zaman bir tane iki tane kapak açarak kendi ayakkabısına ulaşabilir.

        Ayakkabılıklarda bugüne kadar hiçbir camide uygulanmayan iki farklı sistem var. Yani bu camide birçok ilkler yer almakta. Ayakkabı kokusu özellikle yazın camilerde ciddi bir sorun yaratmakta. Biz ayakkabılığın sırtında delikli panel kullanarak, arkadan havalandırma sistemini getirerek ayakkabıları koyduğumuz haznedeki kirli havayı alıyoruz ve onu dışarıya atıyoruz. Böylelikle ayakkabılardan yayılan kötü koku caminin içerisine hiçbir şekilde ulaşmıyor. Baktığınız zaman kapakların üzerinde yeşil ve kırmızı lambalar görüyorsunuz. Yeşil renk ayakkabılığın boş olduğunu gösteriyor, kırmızı dolu. O zaman cemaat ayakkabısını koymak için direkt ışığı yeşil olan ayakkabı dolabına yöneliyor,ayakkabıyı koyduğu zaman dolabın lambası kırmızı yanıyor.

         

        F. Atasoy: Anladığım kadarıyla hem estetik kaygılarınız vardı hem de fonksiyonel kaygılarınız vardı. Buradaki havalandırma, ışıklandırma. Bunlar da sizin tasarımınızdan çıktı.

         

        M. Aykaç: Evet. Yani biz bir cami nasıl işler, önce onu düşündük. Camiye ulaşım-otopark, abdest alma ilişkisi, girişi –ayakkabılık, ibadet – camiden çıkış…

        Önce fonksiyonu yerine getirecek. Aynı zamanda da abartıdan kaçarak, bunu özellikle vurgulamak istiyorum, caminin ölçeği büyük olduğu için ve bizim dinimiz gereği de abartıdan kaçmamız, gösterişten uzak durmamız gerekiyor. Sade ama şık,yalın ama güzel. Bunu yakalamaya çalıştık.

        F. Atasoy:Nakış hanım yakalamışlar mı, diyelim. Sizin sorunuz var mı hocam.

         

        Nakış Karamağaralı: Daha önce Merih Hanım’la gezmiştim ama bu sefer ben de çok daha detaylı bilgilendim. İnanılmaz emek ve bilinçle ortaya konmuş bir ürün olmuş. Bunu şöyle yorumlamak lazım herhâlde;hem geçmişe çok hâkim olmak, Türk mimarisine, Selçuklu mimarisine hâkim olmak hem de günümüzün mimarlığını ve ihtiyaçlarını bilmek, teknolojiyi hiç yabana atmadan,ikisi de çok doğru bir şekilde sentezlenmiş. Yani bir şey hem geleneksel hem modern olabilir. Genel sıkıntımız hep buradan çıkıyor. Geleneksel olan şeylerin modern olamaması ya da bir şey modernse zaten gelenekselle ilgisi yoktur, gibi bir takım yanlış anlaşılmalar, söylemler var. Aslında buna çok iyi bir örnek. Bu kadar geleneksel olup ama hiç taklide kaçmadan bu kadar da modern çağa uygun yorumlanabilecek sayılı örneklerden biri olmuş. Ben Merih Hanım’ın eline sağlık, emeğine sağlık diyorum. Bir de ne kadar uğraşıp emek verdiğini de küçük bir kısmını biliyorum. Benim bildiğim kadarı ile bana yetti, onun ne kadar emek verdiğini kavramak açısından. Anlattıklarına bakınca zaten olağanüstü bir emek var. Bu kadar emek vermeden, ruhunu vermeden hiçbir şey başarıya ulaşmıyor. Ruhuyla, kanıyla, canıyla insanın kendisini sevdiği bir şeye tamamen vakfetmesiyle ilgili bir şey. Burayla bütünleşmiş Merih Hanım.

         

        F. Atasoy: Eserine kendini vermek diyebiliriz. Eser de büyük ve çok yönlü bir organizasyon aynı zamanda. Çok kişiyi ve çok işibirlikte yönetmeniz gerekli. Sadece tasarımlama değil. Anladığım kadarıyla imalatlarda da sürekli siz başında bulunmuşsunuz.

         

        N. Karamağaralı: Bütün detaylara hâkim. Bütün teknikler farklı el sanatlarının, farklı zanaatların teknikleri, onları en iyi kimin yapabileceğinin ustalarının tek tek bulunması. Bu kadar kişi kombinasyonu ve bunların birbiriyle de uyumu. Yani hepsinin aynı dili konuşması çok önemli. Birbirinden ayrı ayrı, kopuk kopuk uygulamalar değil. Hepsi aslında sonuç olarak bütünlüğe çok iyi hitap ediyor. Aslında her anlamda, çoklukta birlik vardır, bana göre.

        Hem detaylarda hem felsefede hem kullanılan bütün geleneksel sanat uygulamalarında hepsinde muazzam bir çokluğun hiçbir şey ilave edemeyeceğiniz, hiçbir şey çıkaramayacağınız bir tekliğe, ideal bir tekliğe dönüşmesi. Hakikaten bir bütünlük ve tekliğe ulaşmış diye düşünüyorum.

         

        F. Atasoy: Akseki Camisi'nde çok güzel bir uygulama örneği gördük. Ülkemizde içimizi rahatsız eden bütün olumsuzluklara rağmen bir ışık ve ümit gördük burada. Nakış Hanım hocalık vasfıyla bu çalışmayı nasıl değerlendirebilir. Özellikle geleceğe yönelik olarak,mimarideki arayışta güzel bir örnek anladığım kadarıyla.

         

        N. Karamağaralı: Ben, derslerde birinci sınıf öğrencilerine genel kültür ağırlıklı ve bilinçlendirme ağırlıklı bir dersim var, burayı örnek gösteriyorum. O dersin bir konusunda birkaç bölümünde geleneksel olanla taklit olan arasındaki o ince çizgiyi hep onlara göstermeye, orada nasıl bir kaygan zeminde nasıl sorumlulukları olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Az önce söylediğim, günümüze uygun bir şey yapmanın gelenekten kopmayı gerektirmediğini, buna karşılık da geleneksel olmanın taklit etmek olmadığını anlatmaya çalışırken birkaç örnek gösteriyorumve gidip görmelerini söylüyorum. O yüzden bence aynı zamanda öğretici bir örnektir. Laboratuvar bence.

        F. Atasoy: Yani bunu siz sadece bir cami olarak düşünmüyorsunuz. Gelenekselden moderne geçişte mimarideki önemli örneklerden birisi oldu sanırım.

         

        N. Karamağaralı: Teknolojiyi hiç yadsımadan, her tarafta teknoloji hâkim. Teknolojiyi bu kadar dâhil ederek yine geleneksel olunabiliyor. Bunlar zıt şeyler değiller. Yani teknolojiyle gelenek bir araya gelmezmiş gibi algılanmasını çok yanlış buluyorum. Bunun doğru olmadığını burada görebiliriz.

        Hem çok çağdaş hem çok teknolojiye vakıf hem çok geleneksel hem taklit değil. Hem de çok huzur verici. Benim için en önemlisi o yanı. İçinde hakikaten çıkmak istemeyeceğiniz kadar böyle bizi sakinleştiren, burada daha çok kalmaya iten bir manevi atmosfer var. Bence bir camide olması gereken en önemli şey. Hem aydınlık. Hem çok huzurlu, hem de sizi boğan, yoran hiçbir şey yok. Bazen yoruluyorsunuz bazı camilerde. Burada hiç yorulmuyorsunuz. Dinleniyorsunuz, huzur buluyorsunuz. Asıl amaca zaten ulaşılmış burada. Yani sizi böyle uhrevi bir atmosfer çekiyor,götürüyor, yukarıya sanki. Sıkılmıyorsunuz, yorulmuyorsunuz, hatta bıraksalar bütün gün kalırsınız. O kadar sizi sakinleştiren, dinginleştiren bir atmosfer olmuş.

         

        F. Atasoy: Merih Hanım, her şey tamamlandı ve karşımızda çok güzel bir eser var.Bunun karşısında iç dünyanızda nasıl hissediyorsunuz kendinizi.

         

        M. Aykaç: Çok şeyler söyleyebilirim bunun üzerine ama bu camiyi yapmış olmam, bu camide emeğimin geçtiğini bilmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Sonrasında bu camiye yakın çalışıyor olmak inanılmaz keyifli. Ve beni şu anda ayakta tutan en önemli can damarlarından bir tanesidir. Çünkü buradan bana gelen dualarla yaşadığıma inanıyorum.

         

        F. Atasoy: Evet, çok teşekkür ediyoruz. Geleceğe yönelik olarak, yani estetik veya mimari alanındaki arayışlarla ilgili mesajınız olur mu? Burada siz bir tecrübe yaşadınız. Bunda da başarılı oldunuz. Biz de Türk Yurdu dergisi olarak bu tür güzel çalışmaları kültürümüze önemli katkılar olarak görüyoruz ve okuyucularımıza tanıtmak istiyoruz.

         

        M. Aykaç: Nakış Hanım çok güzel bir noktaya temas etti. Geçmişle gelecek arasındaki bağ. Geçmişten hiçbir zaman bağımızın kopmaması gerekiyor. Ama günümüzü de yadsımamamız gerekiyor. Bu iki bağlantıyı biz başarıyla yaparsak eminim ki, bu camiden çok daha güzelleri olacak. Ben bu camiyi yaparken hep şunu söyledim: bu cami rol model üstlenecek. Ve gerçekten de öyle oldu. Fakat şundan da sakınılmasını isterim. Bu caminin taklitleri değil, bu caminin açtığı yolda ilerleyecek çok daha güzellerinin yapılmasını dilerim.

         

        N. Karamağaralı: Böyle bir uygulamanın yapılabildiğini gördüğüm için bir mimarlık tarihçisi olarak çok mutluyum. Demekki teknoloji, çağdaşlık ve geleneksellik bir araya gelebiliyor. Eklektik olmadan veya taklit olmadan bir örneği olabiliyor. Bunu bir kere görmüş olmak hepimiz için çok önemli. Bundan sonrasında artık gösterebilecek iyi örnekler var. Çünkü yetişen öğrenciler örnek göremediği için yapamıyorlar. Yani bu hep lafta kalan bir şey. İşte şöyle yapacaksınız ama böyle olmayacak. Böyle olacak ama şusu da olacak. Ama somut bir şey göstermek gerekiyor. Demin söyledim aslında laboratuvar lafı o anlamda. Somut bir uygulama. Nasıl? İşte bak böyle. Bu, bir örnek. Bunu git, çalış, incele, analiz et.

         

        F. Atasoy: Merih Hanım tebrik ediyoruz, böyle bir eseri ülkemize kazandırdığınız için. Anlattıklarınızın bir kısmını dergimizin hacminden dolayı belki yayımlayamayacağız. Ama okuyucularımız buradan gerekli mesajı almış olacaklar. Her şey için teşekkür ediyoruz.

         

        N. Karamağaralı: Son bir cümle: Selçuklu mimarlığı ikonografisi çok güçlü bir mimarlık. Yani Selçuklu mimarlığını karakterize eden en önemli şeylerden biri ikonografik zenginlik. Burada Selçuklu’ya öykünen bir yapı var, ama o Selçuklu ikonografisini de başarılı bir şekilde o sembolizmi yapımın içine yerleştirmiş, Merih Hanım. Selçuklu’yu karakterize eden bütün o ikonografik anlamların, sembollerin hepsi bir şekilde burada bu yerlerde var olmuş. Bu ikonografi veya bu sembolizm olmadan Selçuklu mimarlığı olmaz. Tarihte de yok. Mutlaka çok yoğun bir ikonografiyle karşımıza çıkıyor bütün eserler. Hele ki dinî eserler. Bunu bilip, buna vakıf olup bu ikonografiyi de günümüzün bir eserine taşıyabilmek, bence ayrı başarı.

         

        M. Aykaç: Hep bir şey zikretmek istiyordum ama nasıl bağlarım diye düşünüyordum. Ben, çok sevdiğim, çok değerli hocamrahmetli Prof. Haluk Karamağaralı’yı burada anmak isterim. Haluk hocanın öğrencisi olmak, onun derslerine katılmış olmak benim için mutluluk kaynağı olmuştur. Onun Bitlis Ahlat’ta yapmış olduğu arkeolojik kazıya 1987’de davetli öğrenci olarak katılma onurunu yaşadım. Belki de bu tohumlar orada atıldı diye düşünüyorum. Çünkü Ahlat mezar taşlarında gördüğüm motifler, anlamları çok etkileyiciydi. Bu benim tabi ki çok ilgimi çekiyor. Ama sonrasında yıllar sonra su üstüne çıkıp burada kullanmış olmak, beni o günlere götürdü ve sanıyorum o kararlarda Haluk hocamın çok büyük emeği ve katkısı var.

         

        F. Atasoy: Buradan rahmetle analım kendisini. Ahlat'ta çarpılanlardansınız o zaman sizde. Ahlat çarpıyor insanı hakikaten. Türklüğün medeniyet varlığına en büyük delalet. Mutlaka bütün Türk gençlerinin Ahlat'ı görmesi lazım. Siz Ahlat'ın simgelerini ve izlerini buraya taşımışsınız. Çok teşekkür ederiz.

         

        M. Aykaç: Ben teşekkür ediyorum. 

         

        


Türk Yurdu Temmuz 2015
Türk Yurdu Temmuz 2015
Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele