Mimarlığın Sorumluluğu Üzerine…

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

         

        Mimarlık,tarihin en eski kültürel olgularından biridir. Zira insanlık, tarih sahnesinde var olmaya başladığından beri, öncelikle kendisini koruyacak ve barınacak mekânları yaratmıştır. Bu sebeple mimarlık ürünleri, insan eliyle yapılmış ilk kayaya oyma mekânlardan başlayarak, eşsiz bir kültürel birikimigünümüze taşır ve bize sunarlar. Bu örnekler, insanlığın uzun bir süreç sonunda, birlikte yaşayan insanlar topluluğu olmaktan çıkıp, “millet” olmaya başlaması ile de o milletin ya da belli bir coğrafyanın, tüm birikimini yansıtan kültürel hazineler hâline gelmişlerdir. Bu bakımdan şehircilik, arkeoloji, sanat tarihi, antropoloji, etnoloji gibi birçok bilimin de temelini oluşturmaktadır.

         

        Böylesi geniş bir perspektiften bakınca, mimari ürünlerbir topluluğun veya bir milletin geçmişi, bütün bir kültürü, tarih boyunca sosyal, siyasal, geleneksel ve yaşamsal tüm varlığının aynası ve en önemli delilidir. Mimari ürünler, tarih boyunca kültürel ve siyasi gelişmelerin en somut tanıkları olmuştur. Buna paralel olarak mimar da bir toplumunkültürel geleceğinin şekillendiricisive söz sahibi olarak,en ağır görevlerden birini üstlenmek durumundadır. Geçmişten bugüne yüklendiği sorumluluk ne ise ve bugüne ne taşımışsa, bugünden geleceğe taşıyacakları için de aynı ölçüde, hatta daha fazla sorumludur. Çünkü bugün, yarının dünü olacaktır ve bugünü tasarlamak elimizdedir.

         

        Mimarlık diğer sanat dalları ile karşılaştırıldığındada toplumsal sorumluluğu en fazla olandır. Zira diğer sanat dallarından farklı olarak bireysel duyguları, anlayışları ve tercihleri yansıtmanın ve kişiye ait olmanın çok ötesinde, içinden çıktığı toplumun malıdır ve somutlaştığı andan itibaren tümüyle kamusaldır. İşte bu sebepten ötürü mimarlık, oldukça ağır bir toplumsal sorumluluğu taşır. Bunun dahaileri bir noktaya götürürsek, mimarlık ürünleri tüm dünyanın ve insanlığınmalıdır; önce tasarımcısına, sonra toplumuna, sonra da tüm insanlığa ait olurlar. Mimarlık ürünü, bir tasarı, bir düşünce olarak başlayışından uygulanışına yani tasarım hâlini alıncaya kadar; başka bir ifade ile soyuttan somuta geçene kadar, tasarımcısına ait olabilir. Ancak somuta geçtiği andan itibaren kişisel olmaktan çıkar ve tüm milletin, hatta tüm tarihin malı olur. Sanat dalları içinde bir talebe zorunlu olarak bağlı olan ve talepte bulunan mercinin isteklerini de mutlak olarak dikkate almak koşuluyla var olabilen tek sanattırve teknolojiden ayrılması da mümkün değildir.Bunun tek istisnası kendi arazinizde kendinize tasarlayıp inşa edebileceğiniz eviniz olabilir.Bu durumda bile başkaları da o konutta yaşayacaksa istisnai durum sona erer. Bununla birlikte diğer sanat kolları, bilhassa plastik sanatlar tarih boyunca mimari ile olan ilişkileri oranında gelişmiş ve kendilerine yer bulmuşlardır.

         

        Mimarlık ile birlikte ortaya çıkan en önemli kavramlardan biri “üslup”tur. Üslup terimini“bir sanatçı veya tasarımcının, bir toplumun ya da bir çağınsanat ürünlerinde ortak olarak görülen kendine özgü biçimlendirme, tasarım ilke ve anlayışlarının bütünü ve bunu ifade ediş şekli”olarak tanımlarsak, mimarlığın sorumluluğunun ağırlığı bir kez daha ortaya çıkar.Çünkü mimarlık, önce sanatçısının, sonra içinde bulunduğu ve ait olduğu toplumun, sonrasında ise döneminin üslubunu yansıtır. Bunu tersten düşünecek olursak, mimarlık üzerinden bir dönemin, bir toplumun ve hatta onu meydana getiren sanatçısının karakteri pek çok yönüyle okunabilir. Zira mimarlık bir dildir, sayısız bilgiyi içerir;ve bir aynadır, kendisini meydana getiren tüm etmenleri aynen yansıtır.

         

        Tüm sanat dallarında olduğu gibi mimarlık da hangi dönemde yapılırsa yapılsın, tarihsel, kültürel ve millî bir birikimi bugüne taşır. Millî olmasının ötesinde başka bir takım niteliklere sahip olması durumunda ise evrenselliğe ulaşır. İstisnalar bir tarafa bırakılırsa, her mimari dönem, felsefi alt yapı olarak,ya kendinden önceki dönemlere tepki olarak ortaya çıkmış ya da onun geliştirilmiş ve/veya dönüştürülmüş hâli olmuştur. Bu demektir ki, her mimari eser, kendinden önce var olmuş muazzam bir birikimi de bünyesinde taşımakta ve onun üzerine oturmaktadır.

         

        İşte tam da bu noktada, mimarlığın “doğru” örneklerle ortaya konulması ve geleceğe devredilmesi gerekmektedir. Bu “doğru”ların bir kısmı kişisel olarak değişken olabilirse de değişmeyen tarafı, ait olduğu kültürü, geçmişi, bugünü ve hatta geleceği tam, kusursuz ve gerçeğe uygun olarak yansıtması gereğidir. Bu durum şüphesiz ki, coğrafi koşullardan, iklimsel ve topografik zorunluluklardan, mevcut doğal malzemeden ve yıllardan beri süregelen alışkanlıklardan bağımsız düşünülemez. Mimarlığın temel ilkelerinden ikisi, bir amaç ve fikir doğrultusunda öngördüğü işlevini yerine tam olarak getirmesi ve bunu yaparken aynı zamanda ayakta kalabilmesi, inşaya bağlı statik ve yapısal zorunlulukları gerçekleştirebilmesi,kısacasıteknik yönüdür. Bu yönü, yani mühendislik tarafıyla birçok pozitif bilimi bünyesinde toplayan bir alan olan mimarlığı “inşaat”tan ayıran en önemli niteliği, onun aynı zamanda sanatsal ve estetik bir takım olgulara da sahip olması ve bu bağlamdaki ihtiyaçlara cevap vermesi gereğidir.

         

        Tarih boyunca yüklendiği bu ağır misyon, mimari ürünün dönemini, toplumunu,sanatçısını ve kültürel birikimini yansıtan üslubu ile karakterize olmuştur. Günümüzde ise, mimarlığın içerik, biçim ve estetik değerler açısından nasıl var olması gerektiği, geleneksellik ve çağdaşlık kavramlarıbakımından nasıl bütünselliğe ulaşacağı kaygısı; sosyolojik, psikolojik, politik, ekonomik ve sanatsal söylemlerle birliktepek çok tartışmayı da beraberinde getirmektedir.Tarih öncesinden başlayarak bugüne kadar farklı dönemlerden geçen ve bu dönemlerin ürünlerini yansıtan Türk mimarlığının günümüzdeki en belirginaçmazı, geleneksel olana sadık kalmakla, onu aşmak arasındaki sıkışmışlık ya da günümüz yaşam şekli, kültürü, sanat zevki ve teknolojisiyle geleneksel olanın nasıl bağdaştırılabileceği sorunudur. Bu iki olgu bazı çevrelerce birbirine zıt gibi görülmekte, buna karşın, her iki unsuru birleştirebilen, geleneksel mimarlık kültürünü ve birikimini yansıtırken, aynı zamanda çağdaş da olabilen son derece başarılı örnekler de ortaya konulmaktadır. Anadolu’nun binlerce yıl ötesinden,birike birike günümüze kadar ulaşan farklı kültürlere ait mimari mirası, hele ki Türk mimarlığının, içinde bulunduğu dönemleri başlı başına en iyi şekilde temsil eden Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi mimarlık anlayış ve ürünleri, bu konudaki en değerli ve zengin verileri oluşturmaktadır. Şüphesiz ki, geçmişinde Mimar Sinan gibi bir dehayı yetiştirip, olabilecek en mükemmel ve hatta kusursuz örnekleri onunla ulusal ve dünya tarihine kazımış bir toplum için, onu aşmak oldukça zordur. Koca Sinan yapılabilecek her şeyi yapmış, gelinebilecek en son noktaya mükemmelen gelmiş; sadece millî kültürümüze değil, evrensel kültüre de mal olmuştur. Sayıları az olmakla birliktegerçekten başarılı kabul edilen tasarım ve uygulama örneklerini istisna kabul edersek, ne yazık ki, günümüzdeki uygulamaların pek çoğu, var olanın kötü taklitleri ve bilinçsizce geçmişe öykünen eklektikderlemeler olmanın ötesine geçememekte, bunun sonucunda da yoz ve kişiliksiz bir mimarlık ortaya çıkmaktadır. Burada karşımıza çıkan en önemli sorun ve tartışmalardan biri degelenekselden ilham almaya çalışırken taklitten öteye gidemeyip,mimaride rüküşlük olarak adlandırabileceğimiz “kitsch” uygulamalar ve bunlara getirilen eleştirel yaklaşımlardır.

         

        Temmuz sayımızın “Dosya”sında, bu sorunlarımercek altına alırken, yukarıda bahsettiğimiz önem ve misyon doğrultusunda günümüz mimarlığına eleştirel ve analitik bir bakış açısı getirilmeye çalışılacaktır.

         


Türk Yurdu Temmuz 2015
Türk Yurdu Temmuz 2015
Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele