“Biz” Kavramının Mefhumu Nedir?

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

         

        Bilim adamından siyasetçisine, dağdaki çobanından sanat erbabına toplumun neredeyse tüm fertlerinin, bütüne ilişkin genellemeler yapmak istediğinde sürekli atıf yaptığı gizli bir özne vardır. “Adam olmayız” gibi genellikle olumsuzluk ihtiva eden mottolarda pergelin sabit ayağının dayandığı bu gizli özne, dışımızdaki dünyanın karşısındaki durumumuzu tarif eder. Toplumun tamamına gönderme yapıldığı için bu kavramın kapsayıcılığının herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaklık ihtiva etmesi ve toplumun tamamı tarafından da bu vasatın aynı form ve biçimde anlaşılması gerekir. Dolayısıyla “biz” kavramının ihtiva ettiği anlamın kesin ve muhkem olma zorunluluğu vardır. Öyleyse artık sorabiliriz: Türkiye’de “biz” kavramı, herhangi bir ferdinin ağzından çıkıp diğerinin zihnine düştüğünde hangi mefhumlara karşılık geliyor? Bunlar herkes için aynı anlamları mı ifade ediyor? “Biz” denilen bir grup insansa kim? Yok, bir takım niteliklerse neyi ihtiva ediyor? Kim bu sürekli atıf yapılan gizli özne?

         

        Bireyin yaratılışla, zamanla kurduğu ilişki yaşam tarzını biçimlendirir. Bu formların, ortak bir mana etrafında bir araya gelmiş büyük topluluklar eliyle oluşturulmuş üst yapıları ise kültür ve medeniyetlerdir. İnsanın varoluşsal tüm soru ve sorunlarına verdiği cevaplardan, doğayı algılayış biçimine, zaman kavramından yaratıcı varlığı anlayış tarzına kadar evrenle girdiği tüm ilişki ve onun doğurduğu biçimler bu bütünün içindedir. Farklı toplulukların medeniyet ve kültürlerini birbirinden ayıran başlıca etmen, dış-hayatı algılayış biçimidir. Örneğin, Doğu sanatında güzel kavramı, formların, bu hayata yansıyan biçimlerinin dışında daha soyut, çoğu kez simgeler diliyle ifade edilir. Bu, doğu dünyasının varlık ve güzel algılayışının bir sonucudur. Buna karşın Batı dünyasında güzel kavramı tüm gerçekliğiyle söze ve biçime yansır. Mesela ikonalar Hristiyanlığın farklı tarihsel gelişim ve farklı hissetme biçimleri nedeniyle adeta bir inanma simgesine dönüşmüştür. Tanrısını bile elle tutulabilen gözle görülebilen hâle getiren Hristiyan inancı, belki de bu yüzden hayatın her alanında gerçekliği tercih etmiş, adeta hayata karşı bir davranış biçimi hâline getirmiştir. Nitekim “Sonucu sebebe tercih etmek” Aristo’nun icadı olup post modernizmin en bilindik algılama biçimidir. Adam Smith’in “kazan kazan” mottosuyla ifade bulan açıklama da Batı medeniyetiyle tebarüz etmiş bir argümandır. Buna karşın “sebebe sarılmak” bu topraklara özgü bir tariftir ve medeniyetimizin Batı’nınkinden farklı hayatı anlama biçimini ortaya koyar.

         

        Bunun gibi dünyayı farklı algılama biçimleri, aynı medeniyet dairesi içindeki toplulukları birbirinden ayrıştırır ve anlam dünyalarındaki değişikliğe göre aynı toplumda farklı medeniyet biçimleri oluşturur. Ancak ortak bir medeniyet formu oluşturabilmek için olmazsa olmaz kural, aynı değer dünyasına sahip fertlerin teşekkülüdür. Bu milletler için adeta zımnî bir ortak taahhüttür. Medeniyet ve kültürel vasıflar devlet kurdurtmaz. Ancak devletleri kuran milletlerin “biz”i teşkil edebilmesini temin eder. Farklı kabile, boy etnik grubun millet olabilme süreçlerinde “biz” teşkili en önemli aşamadır. Bunlar, çok uzun ve karmaşık ilişkiler ağının yüzlerce yılda ürettikleri toplumsal mukavelelerdir. 

         

        Psikoloji alanına ve Carl Jung’a ait bir kavramı bu bağlamda kullanabiliriz: “Ortak bilinçaltı”. Maddi ve manevi ürünler toplumsal hafızayı ve toplumu oluşturan bireylerin arasındaki bağı teşkil eder. Toplumsal bilinçaltına ne kadar çok hatıra birikmişse “biz” kavramının oluşumu da hayatiyetini sürdürebilmesi de o kadar kolaydır. Bunlar -sanılanın aksine- büyük ideolojiler veya ekonomik kuramlardan daha çok dini ve sosyal hayatın gündelik verileridir. Bu veriler toplumların “biz”lerinin oluşumuna yardım eder. Örneğin Anadolu’nun birçok yerinde karşımıza çıkan Hızır-İlyas türbeleri/yatırları, bu toprakların Roma’dan (Batı Medeniyeti) Selçuklu Devleti’ne (Türk Medeniyeti) geçişte Türkleşmesini sağlayan, burayı vatanlaştıran unsurlardır. Zira içinde mevta olmayan bu ziyaretgâhlar, ihtiva ettiği efsane/kut etrafında bu yeni topraklarda yeni bir “biz” teşekkülünü mümkün kılabilmiştir. Esasen İslam inancıyla alakalı bir maddi veri olan türbe/yatır’ın Anadolu’daki gayrimüslimler tarafından da saygı görmesi, bu verilerin “biz”i teşkil eden bireyler üzerindeki etkisini gösteren çok etkili bir örnektir. Aynı şekilde Müslümanlar da Anadolu’da beraber “biz” oluşturdukları gayrimüslimlerin ayazmalarına, paskalya günlerine -dini olmayan- bir ilgi ve saygı gösterirler. Bazen bu maddi ürünlerin tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmuş verileri, yüzyıllar sonra bir yeni buluş vesilesiyle ortaya yeniden çıktığında toplumların bilinçaltındaki “biz” hatıralarını tekrar canlandırır. Örneğin, Rönesans çağında Avrupa’da, Antik Yunan ve Roma dünyasının parlak günlerine ait verilerin arkeoloji ve sanat tarihi bilimlerine ait keşifleri, Batı dünyasının köklerine ait hatıraları yeniden canlandırmıştır. Orhun anıtlarının 1893’de transkripsiyonunun gerçekleştirilmesi, Osmanlı İstanbul’unun arayış içindeki aydını üzerinde derin bir etki uyandırmış, kâşif V. Thomsen’e II. Abdülhamit tarafından imparatorluk nişanı gönderilmiş, kimliğini arayan bir toplum için çok uzak bir coğrafyadaki eski bir anı olarak bilinçaltındaki “biz”in yeniden şekillenmesinde uyarıcı bir etkisi olmuştur. Dağılmakta olan bir devleti, milletinin derin hafızasındaki bu hatıraların tetiklediği bir toplum bilinci kurtarmış, bu bilinç üzerine yeni bir “Biz” inşa edilmiştir.

         

        Toplulukların medeniyet teşekkülünde belki de en büyük zorluk ortak değer dünyasını inşa edebilmektir. Çünkü toplumları oluşturacak farklı karakter mizaç veya ırktaki fertlerinin, hayatı aynı kavramlar etrafında algılaması gerekir. Eğer bu ortak kavramlar sosyal hayatın her alanında zamanın yıkıcı etkisine dayanabilir ve süreklilik kazanabilirse diğerlerinden farklı bir kültür ve medeniyet ortaya çıkar. Bir toplum medeniyet teşekkül ettirecek olgunluğa ulaşabilmişse, kuşkusuz “biz”ini yaratmıştır. Bunlar toprak katmanlarının oluşumu gibi son derece ağır ve zor gelişen sosyal olaylardır. Ama gerçekleştikten sonra çözülmesi de bir o kadar güçtür.

         

        

        Hayatı algılama biçimi kavramı üzerinde daha ayrıntılı durmak gerekir. Zira bu, toplulukların millet veya medeniyet formları oluşturmalarında diğerlerinden daha önemli bir faktördür. Peki, topluluklar nasıl ortak değer formları oluşturur? Kuşkusuz bu cevap için dil, din, coğrafya gibi farklı faktörlerin tamamının yapısöküme uğratılıp her bir faktörün ayrı ayrı etkilerinin araştırılması ve bunun da medeniyet kurabilmiş tüm topluluklar için uygulanacağı bir laboratuvar çalışmasını gerektirir. Sonuçları da büyük ihtimalle her biri için farklılık arz edecektir. Örneğin, Safevi ve Osmanlı gibi aynı ırktan aynı dil ve (farklı mezhepten olsalar da) dinden iki güç mücadelesinde neden biri tarihe karışmış, diğeri yoluna devam edebilmiştir. Veya dünyanın gelmiş geçmiş en büyük imparatorluğu Moğol devleti, neden hepi-topu bir kuşak sonra farklı medeniyet dairelerinde eriyip gitmiştir? Doğu’nun şanlı yıldızı Selahaddin’in devleti veya Orta Çağ’ın en parlak çıkışı Harzemşahlar neden süreklilik sağlayamamıştır? Her bir örnek için sayısız farklı neden ve sonuç konuşulabilir. Ancak ortak cevap aynı mana etrafında “biz”i teşkil edebilmekle alakalı olacaktır.

         

        Toplumların “biz”leri aynı mana dünyasındaki fertlerinden müteşekkildir. Ortak yaşama formları da “hayat tarzları”nı belirler. Bu yüzden “hayat tarzları”na yönelik tehdit, sıradan yaşam formları veya biçimlere değil doğrudan o topluluğun hayatı algılama ve kavrama biçimine dönüktür ve yine bu yüzden toplumlar tarafından kabul edilemez bulunup savaş sebebi sayılır.

         

        Siyasal veya ekonomik mefkûreler etrafında teşekkül etmiş “biz”ler, devletlerinin parlak günleri yok olduğunda çözülür. Buna karşın, fertlerini kültür verilerinin birbirine bağladığı topluluklarda “biz” kavramı çok daha kalıcı ve muhkemdir. Aradan yüzyıllar da geçse bu topluluklardaki “biz” kavramı, kültür ve medeniyet formlarının kalıcılığı ve zor çözülmesi sebebiyle farklı coğrafyalarda bile varlığını sürdürebilmiştir. Bu iki farklı durum için en iyi örnek SSCB ve İran’dır. Yirminci yüzyılın başında parlak bir mefkûre etrafında dünya çapında bir “hayat tarzı” teklifiyle dünyanın karşısına çıkan SSCB, 90’lı yılların başında iktisadi ve siyasal buhranın etkisiyle neredeyse bir fiskeyle dağıldı. Geçen yüzyılın tamamında dünyanın yarısını teşkil edecek bir çoğunluğun kendisini içinde tarif ettiği “biz”, sanki hiç olmamışcasına yok oldu. Buna karşın büyük devlet mertebesindeki son devleti 7. yüzyılda Müslümanlar tarafından yıkılan Farslılar, aradan geçen uzun zaman dilimine rağmen kültür ve medeniyet vasıflarının gücüyle, 20. yüzyıl başında kuracakları yeni devletlerine kadar onlarca güçlü diğer devlet ve topluluğa rağmen “biz” kavramını muhafaza edebilmişlerdir.

         

        “Biz”leri teşkil eden nitelikler kuşkusuz her topluma ve kültüre göre farklılık arz eder. Örneğin, ABD (ve aynı bağlamda SSCB’deki) “biz”, kültürel olmaktan daha çok özel siyasal düşünceler ve inançlar etrafında tanımlanmıştır[1]. İran’da ise Farsçanın başrolünü oynadığı derin bir kültürel geçmiş toplumsal mukavelenin başlıca etmenidir. Selçuklular 10. yüzyıldan itibaren İslam medeniyetinin o güne kadar Beytü’l Hikme’lerde biriktirdiği dağınık bilgi formlarını kullanılabilir bir yaşam diline uyarlamayı başarmıştır[2]. Bu dilin Selçuklu çadırının hamiliğinde ve yeni kurulan medreselerin aracılığıyla yayılması İslam medeniyetinde farklı kültür ve etnik toplulukların hayata aynı pencereden bakabilen “biz”ini teşkil edebilmesine olanak sağlamıştır. İslam coğrafyasında bu öylesine toplumları birleştiren bir dil olmuştur ki, Selçuklu sonrasında bile kültürel düzeyde ve fertlerin yaşam biçiminde aynı ortaklıkla sürebilmiştir. Selçuklu Devleti’nin siyasi hedefi, başardığı kültürel mayanın yanında sönüktür. Esasen 12. yüzyılın süper gücü ve halifenin de hamisidir. Haçlı tehlikesinin müdafisi ve doğu dünyasının o günkü siyasi mefkûresinin başlıca bayraktarıdır. Ama tesis ettiği kültürel maya, İslam dünyasının sahiplendiği ve Osmanlı’nın üzerine küresel çapta nizam kurduğu bir zemin olmuştur. Ve bu yüzden, yüzyıllarca hem biz hem de öteki tarafından Müslüman ve Türk kavramları aynı “biz” içinde algılanmıştır.

         

        “Biz” teşekkülü gönüllü bir birliktelik gerektirir kuşkusuz. SSCB örneğindeki gibi suni birlikteliklerin kolay dağılması kaçınılmazdır. Buradaki “gönül rızası” kavramı, aynı anlam dünyasında olmayı ve hayata aynı çerçeveden bakabilmeyi ifade etmektedir. “Biz” kavramında önemli bir diğer etmen “diğer” faktörüdür. Tıpkı fertler gibi toplumların da kendilerini tarif etmede “diğer”in düşüncesi önemlidir. Dış algı, bireyin kendisiyle ilgili gerçekliğini bütünüyle etkiler. Toplumlar da kimliğini “diğer”den bilmek ister. Bu algılar genelde “biz”in kendine ait tarifinde öne çıkar. Örneğin, 14. yüzyılda Avrupalılar tarafından bu toprakların “Türkiye” diye anılmış olması, “biz” tarifini yeniden yapma ihtiyacı hisseden bugünün aydınları için fikir –bazıları için hayret- verici tarihi bir veridir. 

         

        Son yıllarda ülkemizde, yeni bir toplumsal mukavele veya yeni bir medeniyet söylemine dönük tartışmalar dikkati çekiyor. Milletimizi teşkil eden topluluklar arasında husumet olduğu ve sosyal yapıda yarılma yaşandığı düşüncesiyle devlet yapısında değişikliğe gitmek, örneğin, çift egemenli bir yapıya geçmek gibi teklifler tartışılıyor. Ortaya konan sorun kabaca şu şekilde tarif ediliyor: “Toplumsal düzeninin üst çatısı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anadolu’da yaşayan fertlerini aynı dil, tarih ve mefkûre idealine zorlamıştır. Bugünkü sıkıntıların ana sebebi de budur. Bu yüzden yepyeni bir anlam ve ona bağlı bir mefkûre dünyası inşa edilmelidir.” Bölücü niyetlerden vareste; bu, en basit ifadeyle “Yeni Bir Toplumsal Sözleşme İsteği”dir. Toplumsal mukavelelerin hükmî şahsiyetlerinin kuruluş prensipleri farklıdır ve zaten bu yazının konusu da değildir. Ancak, sosyal bir vaka olarak bu sözleşmenin hedeflediği yeni “biz”in, muhtemel ortak anlam dünyasının ne olabileceği tartışılabilir. Toplumumuzun ortak yeni anlam dünyasını ne teşkil edecek? Yani “diğer” tarafından bahsedildiğinde yeni “biz” hangi manayı ifade edecek?

         

        Karmaşık bir konu ama mevcut anlam duygumuzu tarif edebilirsek belki bugünün “biz”ini anlayabiliriz. Konuyu basitleştirebilmek için kültür-medeniyet birikimimizi geçmişimiz, mevcut siyasi ve ekonomik mefkûrelerimiz ve onlara bağlı dünyamızı geleceğimiz olarak sınıflarsak, bugün “biz”, bu ikisi arasına sıkışıp kalmış durumdayız. Toplumun hangi gelir veya etnik grubuna ait olursa olsun tüm bireyleri hatıralarındaki kutlu günlerle, mevcut dünyanın kendisine sunduğu imkânların arasında bulunmaktadır. Geçmişimizle irtibatımız bir şekilde kopmuştur. Batı’nın büyük dönüşüm ve oluşum çağlarında medeniyet üretimi durmuş bir toplum, bir teknolojik ve zihin devriminin yarattığı hayat teklifiyle, medeniyetinin kadim günlerine ait tatlı hatıralar arasında kalmıştır. O yüzden bugün, Amasya gibi şehzade şehrinde, selfie çeken şehzade heykeli yaptıran bir ruh hâli biçim dilimize yansıyor. Müslüman dünyasındaki en rafine tasavvufi inanca sahip derviş atamızın torunu olarak imitasyon Kâbe etrafında tavaf yapacak bir din duygusu içindeyiz. Bugünkü anlam dünyamızı bir kelimeyle tarif etmek istesek, bu kesinlikle karmaşadır.

         

        Son otuz yıl içindeki post-modern dönüşüm, -söz konusu medeniyet iddiasının sahibi Batı dünyası için bile- bir kartopu gibi önüne çıkan ne varsa yutarak büyüyen kontrol edilemez bir çılgınlığa dönüştü. Bilişim dünyasındaki gelişmelerin sonsuz imkânlarıyla her eve, her bireye, her nefse kolaylıkla ulaşabilen bu yeni iddia, kuşkusuz bir medeniyet hamlesidir. Hem de küresel ölçüde. Ve bu iddia, tarihte hiçbir medeniyetin yapamadığı kadar kolaya ve hazırcılığa bireyi teşvik etmektedir. Şurası açık ki tarihte insan nefsini bu kadar hoş gelebilecek bir medeniyet iddiası yoktur. Dünya üzerindeki her fert, elindeki bu yeni iddianın maddi verileri aracılığıyla, bu yeni “biz”e gönül rızasıyla intisap etmektedir. Acaba “tarihin sonu”ndan kasıt bu muydu?

         

        Bu yeni medeniyet iddiası kuşkusuz sadece Batı’nın değil dünyadaki tüm kültürlerin ortak üretimidir. Bilişim çağı bu ortaklığı tarihte görülmemiş bir seviyeye ulaştırdı. Bugün, tüm dünyayı aynı kabın içine sokan bu gelişmeden bağımsız yerel bir gelişme söz konusu olamamakta, toplumların küresel çaptaki bu yeni meydan okumaya karşı ürettikleri çözümler geçici kalmaktadır. Zira rekabet her bireyin evinde birebir sürmekte, post-modern iddia hangi kültürle karşılaşırsa karşılaşsın henüz kendisine alternatif üretilmediği için sürekli galip taraf olmaktadır. Toplumları teşkil eden bireylerin küçük evlerinde tek tek kaybedilmiş bir savaş, elbette hangi önlem alınırsa alsın kültürler için çoktan yitirilmiştir. Farklı aile-toplum-kültür düzeylerinde yetişmiş fertler, hayata anlama düzeyinde benzer tepkiler vermektedir. Almanya’da bir üniversite kantinine otursanız ve bir süre post modern oyuncaklarla içli-dışlı gençlerle konuşsanız, tıpkı bizim gençlerimiz gibi çabuk sıkılan, hayatı copy-paste etmek isteyen, sürekli acelesi olan ama nereye gideceğini bilmeyen bir ruh hâli içinde bulabilirsiniz. Post-modern hayatın defolarını yansıtan bir haber, Hindistan’da kadına karşı tecavüzlerin sayısındaki anormal yükselişine işaret ediyordu. Libya’da da aynı türden haberler çıktı. İslam kuralları konusunda en tavizsiz İran’da bile mollalara ait vakıfların ülkenin toplam gelirinin 1/3’ünü haksız şekilde ele geçirdiği bir başka haberdi. Örnekler artırılabilir. Post-modern hayat teklifi, insan nefsine uygun çok çeşitli alternatifli imkânlarıyla her gün evimizde. Batılıların “Coca-Colonizasyon” dediği bu küresel birliktelik çağrısına henüz ret cevabı veren bir alternatif çıkmadı. Kültürlerin bu yeni “biz” çağrısına karşılık geliştireceği alternatif olabilecek mi?

         

        Gelelim bize… Diyelim ki yukarıda tarif etmeye çalıştığımız küresel fırtınadan vareste, yeni, yepyeni bir “Biz” teşkil edeceğiz? Bu içi boş kovanın içini neyle dolduracağız? Doğrusu istenirse doğusuyla batısıyla, kuzeyi güneyiyle tüm anlamlarıyla ahlaksızlık, zevksizlik, kalitesizlik, nemelazımcılık ülke çapında yaygınlaşıp toplumsal bir reflekse dönüştüğü, bizim için olumsuz bir ortak anlam dünyasından bahsedebiliriz. Yasa koyucu hangi düzenlemeyi getirirse getirsin, fertlerin, onun etrafından dolaşacak, onu delecek alternatif bir çözüm yolu bulabilmesi neredeyse bir refleks hâline geldi. İşin ilginç yanı, yurdun dört bir yanında bu alternatif kaçış yolları birbirinden habersiz yurttaşlarımız tarafından benzer biçimlerde keşfedilip, büyük bir kollektif uyumla ve aynı şevk ve kararlılıkla uygulanmaktadır. Bugün yurtdışında (diğer) –tarafımıza ait- bu yeni “biz” tanımı oldukça yerleşmiş durumda. Maalesef bu kültür olamayacak kadar geri, tasnif dışı bir sub-culture’dir. Hayalimizdeki “biz”, bu değil kuşkusuz. Belki toplumun tüm bireyleriyle “Biz” olmanın değerini yeniden düşünmeye başladığımızda konuyu ciddiyetle ele almaya başlayacağız, ama yazık ki bu tür yeniden tefekkür anları, tarihte çoğunlukla büyük felaketlerin ertesinde mümkün olabilmiştir.

         

        Anadolu’ya geldiğimizde inşa etmeye çalıştığımız “biz”in oluşumu neredeyse iki yüzyıl sürdü. Bu, ortasında yer alan kültür değerlerini siyasi ve ekonomik mefkûrelerin kuşattığı çok özlü bir mayaydı. Hayata aynı mana dünyasından bakabilen, hem İç Asya’nın hem Yakın Doğu’nun maddi manevi tüm birikimlerinin damıtılmış rafine tatlarını ihtiva eden yeryüzünün en istisnaî medeniyet iddialarından biriydi. Bu mayanın birbirine bağladığı “biz”in, onca badireye rağmen hâlâ –kalıntı hâlinde olsa bile- varlığını sürdürmesine bakılırsa ne kadar güçlü olduğu anlaşılabilir. Ancak son iki yüzyıllık dalgalar neticesinde gemi su almış; fırtına kopmuş ve ağacın bazı dalları kırılmıştır. Kuşkusuz, toplumların uzun yıllar öz bağrında büyütüp geliştirdiği medeniyet vasıfları, siyasi gelişmelerin kısa vadeli anlık gündemlerine paralel bir şekilde yok olmaz, değişmez. Aynı şekilde bu vasıflar, kanunla yasayla bugünden yarına da teşekkül etmez.

         

        “Biz” teşekkülü, toplumlar için devlet teşekkülünden daha zor ve zaman alan hamlelerdir. Toplumların tarihteki kalıcılığı da ancak aynı potada hemhâl olabilmiş bireylerden müteşekkil “biz”lerle mümkündür. Bu minvalde, Toplumsal Mukavele veya Yeni Medeniyet Tasavvuru lafları ederken meselenin esas karmaşık kısmının “Biz” kavramının teşekkülü olduğunu anlamak ve bunların ağızdan çıktığı kadar kolay inşa edilemediğini anlamak gerekmektedir.

         


        


        

        [1] Samuel P. Huntington (Çev.: H. İlter), “Demokrasinin Yönetilmezliği”, Medeniyetler Çatışması (Der: M.Yılmaz) Vadi Yayınları, 1997, s.115-121(120).


        

        [2] Bu konudaki ayrıntılı bir tahlil için bkz. İhsan Fazlıoğlu, “Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Türk Felsefe-Bilim Tarihine Önsöz”, Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı, edit. Ahmet Yaşar Ocak, c. I (Sosyal ve Siyasal Hayat), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2006, s. 413-427.


Türk Yurdu Temmuz 2015
Türk Yurdu Temmuz 2015
Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele