Kamusallığın Dönüşümü: Ulusal Kimlik ve Yerellikler Arasında Gri, Belirsiz Alanlar

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

 

 “Ey insanlar, hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi birbirinizi tanıyasınız diye şubelere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah indinde en şerefliniz takvaca en yüksek olanınızdır.

Kur’an-ı Kerim 49/13

 

 

 

        Geçen yüzyılın başında “asır, milliyet asrı” şeklinde bir hüküm veren münevverlerimiz; bunu söylerken,meseleyi, bir bakıma kamusallık, kamu yararı ve kendi kendini güncelleyen kültürün yeniden tanımlanması olarak görüyorlardı. Asır kendi hükmünü icra edip eski kurumlar birer birer yerleriniterk ederkenolan biten yeniden tanımlanmak isteniyordu. Gerçekte nelerin olduğu, nelerin hayatımızdan çıkıp yerlerine neler geldiği irdeleniyor gibiydi. Eskinin yerini almaya çalışanlar yapay birer özenti veya kamusal bir zorlamaolarak mı, yoksa asrınicaplarıolarak mı hayatımıza giriyor gibi sorularla bunların sayısız türevleri zihinleri meşgul ediyordu.

         

        Gökalp kendi sistemini kurarken kamusallığın merkezine millet realitesini koymuştu. Buna göre millet formu, geleneğin çözülen cemaat yapıları yerine, kamusal çıkarı temsil eden uyumlu bir yapı olarak görünüyor, öyle tasavvur ediliyordu. Bunların tamamı yapay bir dayatma olarak değil, hepsi de yaşayan kültürün kendiliğinden sonucu olarak şekillenen dinamik yapılar olarak anlaşılıyordu. Böyle olunca da siyasal ve ekonomik yapılar da dâhil olmak üzere hemen her şey, buna uygun olarak yeniden tanımlanıyor, ona göre yeniden yapılandırılmaya çalışılıyordu. Bir tür çağdaşlaşma ameliyesi,deyim yerindeyse içtihat kapılarının zorlanması ve yeni bir içtimaî usul-i fıkıh oluşturularak ülkenin önünün açılmasıydı, yapılmak istenen.

         

        Oldu, olmadı ayrı mesele, fakat o dönemin aydınları yıkılan bir imparatorluğun külleri üzerinden yeni bir yapı inşa etmeye çalışırken, tıpkı Bitinya’ya gelen selefleri gibi, zaman ve mekânın ahkâmına uygun çözümler üretmeye çalışıyorlardı. Kamunun yararı bizatihi milletin yararı olarak tasavvur edildiği için, kamusallıkla milliyet arasında hiçbir fark gözetilmiyor, bütün çerçeve ona göre çizilmeye çalışılıyordu. Bir bakıma milliyet kamusallığın kendisi, milliyetçilik de kamu yararınısavunmak olarak anlaşıldığı için itibar görmüştü. Zaten Türk milleti kavramı da Latin Amerika ve geç Arap milliyetçiliklerinde görüldüğü gibi protest, kompleksli, agresif ve savunmacı bir kabile asabiyesi olarak değil, tam tersine kamusal çıkarın nihaî çatısı olarak tasarlanmıştı. Belli bir etnisitenin karşılığı olarak değil, bütün renkleri hiçbir ayrım yapmadan kamusallık ve milletin bizatihi kendisi olarak tasavvur eden kavram, bu hâliyle bütün yerelliklere hiçbir ayrım yapmadan devlet karşısında aynı eşit hukuki statüyü vermiş oluyordu.

         

        Toplumun bütün kesimleri arasında hiçbir hukukî ayrım yapılmaksızın eşit vatandaşlık statüsüne göre yapılandırılan millet sisteminin esası, tıpkı Osmanlı millet sisteminde olduğu gibi millet-i İslami’ye sistemini esas almış ve tarihî realiteyle çelişmeyen gerçek bir zemine oturtulmuştu. Kamusallığın yeniden oluşturulması ve devlet-millet çelişmezliğini esas alan bu tasarım, geçmişin mirasıyla çağın gerekleri arasında en uygun dengeyi tutturduğunu düşünüyor olmalıydı. Fakat her nasılsa bu sistem, Türkiye’de tasarlandığı gibi uygulamaya sokulamamış ya da dönemin pozitivist elitleri tarafından uygulamaya konulan başka faktörlerle zedelenmiş ve mecrasından çıkartılmıştır. Bugün itibarıyla gelinen nokta, uygulamaya konulan millet sisteminin, devletle vatandaşları arasındaki ilişkileri düzene koyan hukukî bir sözleşme olmaktan daha çok, kadimden bu yana var olan haklar ve kimlikleri silmek için yürürlüğe konulan bir asimile politikası gibi gösterilmesidir. 

         

        Günümüz insanının temel hatalarından biri de olan ya da oluşturulan kimlik, yarı kimlik, melez kimlik, oluşan ve oluşmakta olan kimlik veya kimlikleri, insanlığın var olduğu dönemlerden itibaren varlığını devam ettiren kültürel vakıalar olarak algılaması ve öyle tasavvur etmesidir. Oysa bu âlem bizden önce kim bilir kaç defa kaç renge boyanmış, kaç tane gömlek değiştirmiştir. Kimlikler, sandığımız gibi zatî varlıklar değil, arızî varlıklardır. Çünkü kimin kim olduğuna ilişkin öncelikler zaman ve mekânın ahkâmına göre şekillenmekte, ona göre hükmünü yürütmektedir. Bu durum dün böyle, bugün de böyledir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukukî siyasal bir aidiyet biçimi olarak, uluslararası anlaşmalarla (Lozan) da teyit ettiği millet sistemi, mevcut kimliklerin görmezden gelinmesi olarak değil, hepsine devlet tarafından eşit muamele yapılan yurttaşlar olarak görülmesinden ibarettir.

         

        Bilinmesi gerekir ki bu coğrafyada bütün kimlikler geç zamanlara kadar memâlik-i İslâmiye kavramı içinde anlam kazanmış, öncelikler ona göre belirlenmiştir. Lozan’da kayıt altına alınan millet sistemi de bu esas üzerinden gidilerek şekillendirilmiştir. Cumhuriyet elitleri deeskinin din-u devlet sistemini ümmet devrinden millet devrine geçişin zorunlu bir sonucu olarak millet-devlet sistemine tahvil ederken, muhtemelen devam etmekte olan bir geleneği sürdürmekistemişlerdir. Kadimden bu yana bu coğrafyada tutulan “orta yol” geleneği, burada da hükmünü icra etmiş, meselelerin çözümünde ortak bir payda aranmıştır. Bu payda anlaşılan o ki, Türk milleti olarak tesmiye edilen İslam ahalidir. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bütün İslam ahali eşit vatandaş statüsüne sahip unsur-u asliye olarak Türk milleti çatısı altında toplanmıştır. Gayrimüslim azınlıklarbu statünün dışında ve azınlıklar kapsamındadır.

         

        Cumhuriyet Türkiye’si belki de eskiden biri sürdürülen din-u devlet (devlet-millet) bütünlüğünden dolayıdır ki, her ne kadar resmî olarak anayasadan “devletin dini, din-i İslam’dır” ibaresini kaldırsa da devletin kurumlarında Sünni İslam’a resmî devlet dini gibi davranmaya devam etmiş ve din-u devlet bütünlüğünü bu sahada da korumaya bilhassa özen göstermiştir. Din-u devlet ve sonradan devlet ve milletiyle halkın bölünmezbütünlüğü şeklinde formüle edilen bu form, daha sonra devlet nezdinde kendini hissettirmeye başlayan “farklı-müstakil-kolektif-kültürel” kimlik talepleri karşısında sarsılmıştır. Görünen o ki, kamusal kimliğin belirlenmesinde devletintakındığı tekçi resmî tavır yerine, tıpkı dinî tutumlar karşısında (en azından teoride) olduğu gibi, kolektif kimlikler karşısında da çoğulcu, yansız bir tavır takınması veya bu kimliklere resmî bir statü tanınması talep edilmektedir.Bilhassa ikincisi (resmî bir statü olarak kimlik talebi), doğrudan doğruya devlet ve milletiyle halkın bir bütünolduğuşeklindeki kurguya doğrudan bir itiraz olarak görünüyor.

         

        Farklı-müstakil-kolektif-kültürel kimliklere yansız davranılması başka, resmî bir statü verilmesi başka başka şeylerdir.Birincisi demokrasinin gereği gibi anlaşılırken, ikincisi tapunun teslimi olarak anlaşılmaktadır. Türk milliyetçileri tıpkı farklı dinî kimliklere olduğu gibi farklı etnik ve kültürel kimliklere de devletin yansız davranması taraftarıdırlar. Belki bu hususta da temel sorunlardan biri, devletin sadece ekonomik meselelerde değil, dinî ve kültürel meselelerde de kendi alanına çekilmesi ve gerekli yasal düzenlemeleri yaparak bu meseleleri tartışma konusu olmaktan çıkartmasıdır. Bunun anlamı, kamusallığın belirlenmesinde devletin devreden çıkarak bütün dinî ve kültürel kimliklerin mevcudiyetine yasal güvenceler vermesi ve bunlardan hiçbiri karşısında lehte ve aleyhte bir tutum takınmamasıdır.

         

        Şu hâlde çözüm, daha çok sivil alanda kendiliğinden gelişen ve gittikçe millet olmaya doğru evirilen yapılara yapay müdahalelerde bulunarakbunları kalıcı yapma teşebbüsleri yerine, bu tür yapıların kendiliğindenliklerini güvenceye alma ve paternalist devlet anlayışını terk etmekten geçiyor.Hâlbuki bu tür ara formlara devlet müdahalesi sadece mevcut yönetimler tarafındandeğil, bizzat mağdur edildiklerini iddia eden kimlik sahipleri tarafından da sıkça dile getirilmekte, o yönde talepler bulunmaktadır. İkinciler de tıpkı birinciler gibi, kendiliğinden işleyen yapı ve süreçlerin kendi talepleri yönündedevlet tarafından desteklenmesi ve işin doğal seyrine müdahale talebinde bulunmaktadırlar.

         

        Yerel kimliklerin birbiriyle girdiği diyalektik ilişkilerin demokratik bir hukuk devletinde alacağı şekiller bellidir.Ve bu süreçler son tahlilde kendiliğinden oluşan yapılara evirileceği için, hiç kimse bu tür kendiliğindenliklere itiraz edemez. Çünkü her şey korunaklı bir alanda ve demokratik süreçler içinde kendiliğinden oluşmuştur. Yerel kimliklerle ulusal kimlik arasındaki ilişkinin kimyasını bilmeyen bazı yarı okumuşlar, bu tarz süreçlerden korksalar bile, binlerce yılda kendi iç ahengi ve dönüştürücü gücünü bulan Türk kültürü, zaman içinde kendi toparlayıcı mecrasını bularak milleti birbirine bağlayacaktır. Elverir ki bütün bunlar olurken hukukun üstünlüğü ile kültürel, dinî ve etnik kimlikler karşısında devletin yansızlığı korunsun ve demokratik süreçler layıkıyla işletilebilsin.

         

         

         


Türk Yurdu Temmuz 2015
Türk Yurdu Temmuz 2015
Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele