PUTİN ÇARLIK RUSYA İMPARATORLUĞU’NU DİRİLTEBİLECEK Mİ?

Mart 2022 - Yıl 111 - Sayı 415

Donbass bölgesinde, Rusya yanlısı ayrılıkçıların kurduğu Donetsk ve Luhansk Cumhuriyetlerini tanıma kararının, işgalin ilk adımı olduğu belliydi. Rusya, 2008’de Gürcistan’da, 2014’te Kırım’da benzer adımları atarak Güney Osetya, Abhazya ve Kırım’ı ilhak etmişti. Ancak bu defaki hedefi sadece Ukrayna sınırları içerisindeki iki bölge değil, uluslararası hukuk bağlamında 600 bin kilometre kare toprağı, kırk milyonluk nüfusu bulunan büyük bir ülkenin tamamıydı. Çünkü Putin’e göre Ukrayna, Rusya’nın bir parçasıdır; Bolşeviklerin ve Lenin’in yanlış tercihleri sonucu yapay bir devlet olarak kurulmuştur; egemenlik hakkına sahip değildir: “Ukrayna bizim için sadece komşumuz değil, aynı zamanda tarihsel akrabamız, kültürel ve dinen Slav ve Ortodoks yakınımız. Ukrayna tarihimizin bir parçası, Osmanlı saldırılarına karşı onları biz koruduk, doğusu eski Rus toprağıdır.” Putin, bu konuşmasının ardından Donetsk ve Luhansk Cumhuriyetlerini tanıdığını açıklayarak ordusuna “Barışı Koruma Operasyonu” adı altında Donbass bölgesine girme emrini verdi.

Putin, Sovyet Dönemi’nde dünyanın en etkili istihbarat, araştırma ve değerlendirme örgütlerinden biri olan KGB mektebinden yetişen bir siyasetçidir. Sovyetlerin dağılmasının “yüzyılın en büyük faciası” olduğu kanaatindedir. Bu çatının altındaki ülkelere, o dönemde bağımsızlıklarını ilan etme hakkı verilmesinin, Rusya’nın şimdiki siyasi sınırlarına çekilmesinin yanlış olduğu görüşündedir. Başka bir ifadeyle Putin ve kendisiyle aynı görüşleri paylaşan sivil ve asker kadrosu, Çarlık İmparatorluğu’nu diriltmenin hesabını yapıyorlar. Gürcistan ve Kırım’da askerî gücünü devreye sokarak sağladığı kazanımlar, Suriye ve Doğu Akdeniz’de söz sahibi hâline gelinmesi ümitlerini daha da artırmış bulunuyor.

Putin, KGB geleneğinden geldiğinden hedefine ulaşmak için güç kullanmayı doğal bir hak olarak görüyor; uluslararası hukuku tanımayı ve kurallarına uymayı düşünmüyor; yaptığı genişleme girişimlerini 1991’de Gorbaçov’un yanlış politikasıyla Rusya’nın elinden çıktığını iddia ettiği yerleri tekrar sahiplenmeyi, emperyalist bir uygulama olarak değil, meşru bir hak olarak görüyor. Rusya, bu anlayışla hareket ederek Güney Osetya, Abhazya ve Kırım’ı kolayca ilhak etti. ABD ve Batılı ülkeler, bu yapılanlara caydırıcı bir tepki göstermediler; diplomatik protestolarla yetindiler. Aylardır süren Ukrayna krizi, Batı dünyasında ve NATO’da yaşanan zaafları ortaya koydu. ABD ile Almanya ve Fransa gibi müttefikleri arasında ortak politikalar üretecek stratejik işbirliğinin olmadığını, tersine her birinin siyasi hedefinin ekonomik çıkarlarına göre belirlendiğini gösterdi. Washington, kriz sürecinde ne yapmak istediğini açıkça ortaya koymadı; net bir tavır almadı. Caydırıcı bir etkisinin bulunmadığını görmesine rağmen sadece Rusya işgale kalkışırsa ekonomik yaptırımlar uygulayacağını belirtmekte yetindi.

Doğalgaz ve petrol fiyatlarının ve küresel taleplerin artması neticesinde bunların ihracından Rusya’nın kazanımı, geçen yıl 240 milyar doları bulmuştu. Talebin ve fiyatların bu yıl daha da artması bekleniyor. Avrupa, doğalgazda Rusya’ya bağımlı hâle geldi. Almanya, ihtiyacının yarısını Rusya’dan sağlıyor. Vanaların tamamen olmasa da kısılması bile Alman sanayisini krize sürükler. Türkiye, bunun ufak çaplı bir örneğini geçen Ocak ayında yaşamıştı. Başka bir ifadeyle hâlen mevcut küresel ekonomik konjonktür, kısa vadeli ve sınırlı ekonomik yaptırımlarla Putin’i frenlemekte yetersiz kalıyor.

Nitekim Rusya’nın Ukrayna’ya girme kararı üzerine ABD ve üç Avrupa ülkesinin aldığı yaptırım kararına karşı Putin, bu tepkileri beklediklerini, gereken tedbirleri aldıklarını, dolaysıyla endişelerinin olmadığını söyledi.

Putin ve Kremlin, Ukrayna’da ibrenin Batı’ya dönmesini, NATO’ya ve AB’ye katılmasının gündeme gelmesini Rusya’ya yönelik “güvenlik tehdidi” olarak değerlendirdi. 2014 yılında aleyhine yapılan gösteriler üzerine Rusya yanlısı Devlet Başkanı Yanukoviç’in görevini bırakıp Rusya’ya kaçmasıyla Kremlin’in Kiev yönetimini kontrol imkânı kalmamıştı. Eski Doğu bloku ülkelerinin tamamının NATO üyesi yapılmalarından sonra, Ukrayna’nın da kaybedilmek üzere olması, özellikle 2019’da Devlet Başkanlığı’na Batı yanlısı Zelensky’nin seçilmesi üzerine Putin düğmeye bastı; hem askerî hem de ekonomik hazırlıklarını hızlandırdı. Batılıları iyi tanıyordu; askerî müdahale yapamayacaklarını, kınamayla ve ekonomik önlemlerle yetineceklerini Kırım’ın ilhakında görmüştü. Putin, bir taraftan yoğun askerî hazırlıklar, operasyon planlaması yaparken diğer taraftan altın ve döviz birikimini olabildiğince artırdı. Ayrıca özellikle doğalgaz konusunda Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin Rusya’ya bağımlı olmaları elini güçlendiriyor.

Putin’in hesapları şu ana kadar tutmuş görünüyor. Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky’nin açıkça belirttiği gibi, Rusya’nın askerî harekâtı planladığı şekilde gelişirken, askerleri Kiev’e doğru ilerlerken, ülkesi havadan ve karadan ağır bombardıman altında ezilirken Batılılar sadece destekliyoruz, demekle, ekonomik yaptırım paketleri açıklamakla yetiniyorlar.

Bu orantısız savaş ne kadar sürecek, Ukrayna bu istilaya elinden geldiği kadar direnmeye çalışırken Rusya nerede duracak? Kremlin buna Putin’in karar vereceğini açıklamıştı. Putin, ekonomik yaptırımlara bir süre direnebilir. Ancak Rusya ekonomisi, teknolojisi ve sanayisinin güvenilir bir kapasitesi yok. Moskova borsası şimdiden alarm veriyor. Rusya’da iktidarı belirleyen en etkili güç olan oligarklar, iş adamları yaptırımlar uzadıkça, finans sistemi ve bankacılık tıkanınca şikâyete başlayacaklardır. Halk, yirmi yıldır refaha, lüks tüketime alışmış durumda; yeniden eski yokluk günlerine dönmeye rıza göstermez. Başta Moskova olmak üzere bazı kentlerden daha şimdiden protesto sesleri geliyor.

Putin, Ukrayna’nın tamamını işgal etmesinin, savaşın uzamasının doğuracağı sonuçları mutlaka hesap ediyordur. Dolayısıyla belirlediği siyasi ve idari ortamı sağlayınca barış yanlısı gösterilerle harekâtın tamamlandığını açıklayacaktır. Esas hedefi, Ukrayna’da Moskova yanlısı bir yönetimi işbaşına getirmek, Rusya’nın eski toprağı dediği Donbass bölgesinin ilhak formalitelerini tamamlamaktır. Belki Karadeniz kıyısındaki büyük kentlere de bu kapsamda el koyabilir. Ukrayna’nın NATO üyeliği defterini de bu arada kapatmış olur.

Fakat ABD, Afganistan’dan kaçarcasına çıkışıyla, Irak ve Suriye’deki başarısızlığıyla çok şeyler kaybetmişken buna Ukrayna’nın eklenmesinin altında ezileceğini göremeyecek kadar basiretsiz olabilir mi? Avrupa ülkeleri ve G-7’ler Rusya’nın bu pervasız saldırganlığından ürkmüş hatta korkmuş durumdalar. Putin, “Operasyon tamamlandı, barışı konuşalım.” dese de muhtemelen uyguladıkları ekonomik yaptırımlara son vermek istemeyeceklerdir. ABD Başkanı Biden, orta ve uzun vadeli planlama yapacak kapasitede olmayabilir; fakat her türlü politik tuzağı, toplumsal kargaşayı hazırlama deneyimi olan ABD’nin “derin güçleri” tarafından, Ukrayna halkının çekmekte olduğu korku ve acılar pahasına, Putin’in tuzağa çekildiğini düşünenler de var. Çünkü ekonomisi daralacak, refah seviyesi görünür şekilde düşecek. Rus halkının ve oligarkların bu meselenin baş sorumlusu olarak Putin’i görmeleri durumunda, Kremlin’de yönetimin değişmesi kaçınılmaz hâle gelir.

BÖLGE POLİTİKALARIMIZDA
GECİKEREK DE OLSA GERÇEĞE DÖNÜLÜYOR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 14 Şubat Pazartesi günü Birleşik Arap Emirlikleri’ni ziyarete gidiyor. Bu ziyaret, geçen aylarda art arda uygulanmaya konulmak üzere planlanan üst düzey siyasi temasların ilki olacak. Cumhurbaşkanı, muhtemelen BAE’den sonra Suudi Arabistan’a gidecek. Bu ay çıkmadan önce Rusya Devlet Başkanı Putin’in ve İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un ülkemize gelmeleri bekleniyor. Türkiye’nin son on yılda bölgede oluşan siyasi dengeleri etkileyebilecek başka bir hamlesi daha var; Azerbaycan ile mutabakat hâlinde, bir süredir Ermenistan ile ilişkileri normalleştirmek amacıyla görüşmeler yürütülüyor. Erivan-İstanbul uçak seferleri geçen ay sessiz sedasız başlatıldı. Ermenistan Başbakanı Paşinyan, içerideki radikal muhaliflerinin, Fransa ve ABD’deki “tuzu kuru” diasporanın engelleme çabalarına rağmen Türkiye ve Azerbaycan ile Kremlin’in de bilgisi dâhilinde anlaşma yapmakta kararlı görünüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BAE’nin ardından, tarihi henüz kesinleşmemiş olan Suudi Arabistan ziyaretinin hazırlıkları yapılıyor. Bu arada Mısır ile diplomatik ilişkilerin önünü açmak amacıyla görüşmelerin yapıldığı, ancak Kahire’nin meseleyi oldukça ağırdan alması sebebiyle henüz somut adımlar atılamadığı biliniyor.

Bu üç Arap ülkesiyle ilişkilerimizin on bir yıldır donma noktasına gelmesinin başlıca sebebi, Ankara’nın Arap Baharı döneminde Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) örgütünün Mısır ve Suriye’de iktidara geçmek amacıyla yaptığı girişimleri desteklemesi ve bu tutumunu sonraki yıllarda da sürdürmesidir.

İhvan, 30’lu yıllarda, bir öğretmen olan Hasan El Benna tarafından kuruldu. Uzun zaman siyasetin dışında kaldı; radikal İslamcı, dinî, iktisadi ve sosyal faaliyetlere, eğitime ağırlık vererek tabanını genişletmeye çalıştı. Müslüman Kardeşler örgütü, ilk olarak 1954 yılında Başkan Abdünnâsır’a düzenlenen bir suikast girişimiyle siyaset sahnesine çıktı. O tarihten sonra en fazla taraftara sahip olduğu Mısır’da, Devlet ile sürekli çatışma hâlinde oldu. Zaman zaman binlerce üyesinin tutuklanmasına, Seyyid Kutub gibi önde gelen bir ideoloğunun idam edilmesine rağmen varlığını sürdürdü. Değişik isimler altında yahut bağımsız olarak seçime katıldı. 2005 yılında “Çözüm İslâm” sloganını kullanan Müslüman Kardeşler’in 88 üyesi, Hükûmet’in bütün engelleme çabalarına rağmen seçilip Meclis’e girdi. Müslüman Kardeşler’in siyasetteki en büyük başarısı, “Arap Baharı” rüzgârını da arkasına alarak 2012’de yapılan ve katılımın yüzde kırk gibi düşük kaldığı seçimlerde Mısır Devlet Başkanlığı’na, çok az oy farkıyla da olsa Muhammed Mursi’nin seçilmesini sağlamasıdır. Fakat bu başarı, kısa zamanda hem Muhammed Mursi hem de Müslüman Kardeşler için tam bir trajediye dönüştü. Çünkü başta BAE ve Suudiler olmak üzere Arap devletlerinin yönetimleri, iktidarları açısından tehdit olarak gördükleri İhvan’a şiddetle karşıydılar. ABD ve İsrail de ilk günden itibaren Mursi’ye cephe aldı. Başkan Mursi, dışarıdan gelen ağır baskılara direnmeye çalıştı; ancak içerideki muhalefeti, demokrasi çıtasını yükselterek yumuşatmak yerine sert önlemlerle susturmaya kalktı. Mısır’da sadece askerî alanda değil ekonomik, sosyal ve ticari konularda da en düzenli güç olan orduda subayların çoğunun ve başlıca bürokratik kurumların Müslüman Kardeşler’e karşı olduğunu nedense görmedi. Çok geçmeden kendisinin işbaşına getirdiği General Sisi, dış güçlerin desteğini de arkasına alarak darbe yaptı; Mursi’yi ve binlerce Müslüman Kardeşler mensubunu tutuklatıp yargılama süreci başlattı. Mursi’nin devrilmesine Türkiye’den başka tepki gösteren olmadı. Bir elin dört parmağıyla yapılan “Rabia” işareti, uzun bir zaman iktidar partisinin toplantılarında slogan olarak kullanıldı. Mısır Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Sisi’yi bütün dünya tanırken Türkiye, gayrimeşru ilan etti; tanımadı. Belli bir süre, Rabia Meydanı’nda toplanarak darbe karşıtı gösteriler yapan Müslüman Kardeşler mensupları, güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri karşısında sonuç alamayınca yer altına çekildiler. Bazıları Türkiye’ye gelip İstanbul’a yerleşti. Burada kurdukları yayın araçlarıyla internet üzerinden Sisi ve yönetim karşıtı yayınlara başladılar.

Suriye ve Mısır’da yaşanan gelişmeler, bunların bölge jeopolitiğine ve siyasi dengelere etkileri konusunda Türkiye’nin tavrı, 2020 yılına kadar değişmedi. Türkiye, Arap Baharı’nın ortaya çıktığı 2011-12’deki çizgisini ısrarla sürdürdü. Türkiye’nin dış politikası, Hamas ve İhvan’a destek olmayı dinî bir vecibe gibi gören çevrelerin isteğiyle örtüşüyordu. Fakat 2020 yılında, Türkiye’nin bu politikasının genel bir değerlendirilmesi yapıldığında tablonun ülke çıkarlarıyla örtüşmediği açıkça görüldü; Katar’ın dışında Arap ülkelerinin tamamıyla ve İsrail ile ilişkiler tıkanmıştı. Oysa aramızda, Müslüman Kardeşler ve Hamas dışında bu duruma yol açacak ciddi bir sorun yoktu.

İlişkilerimizin bu noktaya gelmesinden yararlanan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, son yıllarda bulunan enerji yataklarıyla büyük önem kazanan Doğu Akdeniz’de bütün dengeleri değiştiren bir atak başlattı. Kıbrıs’ın çevresinde bulunan ve bulunma ihtimali çok yüksek olan doğalgaz ve petrolün çıkarılması, Avrupa’ya taşınması konusunda İsrail ve Mısır’ın yanı sıra ABD ve AB’nin uluslararası firmalarıyla anlaşmalar yaptı. “Münhasır Ekonomik Saha ve Deniz Yetki Alanları”nı, Türkiye’yi Antalya Körfez’ine tıkayacak tarzda düzenlemeye kalkıştı. Enerji şirketler birliği (konsorsiyum) kurulurken Türkiye, bu grubun dışında tutuldu. Oysa hem İsrail hem de Mısır için çıkarılacak gazı Avrupa’ya taşıyacak en uygun güzergâh Türkiye idi. Hatta birkaç yıl önce İsrail, bu konuda işbirliği yapmak amacıyla Ankara nezdinde girişim başlatmıştı. Ama Türkiye, tamamen duygusal faktörlerle ayağına bağladığı prangalardan dolayı hareket edemiyordu. Üstelik bunların ne Filistin meselesine ne de İhvan’ın Mısır’daki pozisyonuna bir yararı olmuştu. İlgili iki ülke yönetimi, kendi belirledikleri politikaları, Türkiye’nin itirazlarına aldırmadan sürdürmüşlerdi.

BAE ve Suudiler ile de benzer durum söz konusu. Enerji kaynaklarının geliriyle hesapsız para kazanan, parayı mabut hâline getiren BAE’yi “Baş düşman” ve 15 Temmuz’daki menfur darbenin arkasındaki güç ilan ettik. Yunanistan fırsatı kaçırmadı; BAE ile bir dizi ekonomik, siyasi hatta askerî anlaşma yaptı. Türkiye, iki yıl kadar önce BAE ile kavgalı olmanın kendisine yararının olmadığını görerek temaslara başladı. Onlar, Türkiye’nin 84 milyon nüfusunun, finansal potansiyelinin farkında olduklarından anlaşmaya dünden hazırdılar. Hiç uzatmadan Türkiye’nin ihtiyacı olan 10 milyar dolar krediyi (swap) verdiler. Veliaht Prens Muhammed, Kasım 2021’de Ankara’da ağırlandı. 14 Şubat Pazartesi günü BAE’ye giden Cumhurbaşkanı Erdoğan, birçok anlaşmayı imzaladı. BAE ile bu yakınlaşma Suudiler ile ardından Mısır ile buzların çözülmesinin yolunu açacaktır. Benzer bir gelişme, Herzog’un ziyaretiyle birlikte İsrail ile yaşanacaktır. İsrail ile ilişkilerimizin düzelmesi, ABD politikalarında etkisini bildiğimiz Yahudi lobisinin son dönemlerdeki olumsuz tavrını muhtemelen değiştirecektir.

Bütün bu gelişmelerin olması için on yıla yakın bir süre niye bekledik, on yıl öncesine göre değişen ne var? Bu süre zarfında Mavi Vatan konusundaki kayıplarımızın telafisi mümkün olacak mı? Şartlar, beş on yıl önce çok daha lehimizde iken inisiyatifi Yunanistan ve Rumlara neden kaptırdık? Bunları tartışmanın artık bir yararı yok. Önemli olan, hissî ve hamasi politikadan gerçekçi politik faktörlerin gereği olan rasyonel ve makul politikalara dönülmüş olmasıdır. Bunu yapmak cesaret işidir, dinî çevrelerden bundan dolayı çok eleştirenler olacaktır. Ama Cumhurbaşkanı doğrusunu yapıyor; hâlâ gözlerini gerçeklere kapayarak Türkiye’yi çıkmaz sokaklara itmek isteyenleri rüyalarıyla baş başa bırakarak bu çizginin sürdürülmesi gerekiyor.

ÜLKÜCÜ BİR AKSAKALIN HAYAT HİKÂYESİ: AKILDAN KALEME

Dr. İbrahim Doğan, “Akıldan Kaleme” adıyla yayımladığı hatıratında sadece yaşadıklarını değil, Ülkücü-Milliyetçi Hareket’in dününü ve bu gününü anlatıyor; ömrünün altmış yılını gecesiyle gündüzüyle adarcasına içerisinde geçirdiği bu Hareket’le ilgili fazla bilinmeyen birçok olaya, bildiklerinin tamamını anlatmasa da ışık tutuyor. Böylelikle bu konularda araştırma yapmak, yazı yazmak, daha da önemlisi dünü öğrenmek isteyenlere, olayları bizzat yaşamış bir insan olarak yararlanacakları bir imkân sunuyor. Özellikle arka kapak yazısında ifade ettiği gibi “dünü hatırlamayan, hatta hiç bilmeyen nesillere” bu uğurda hangi bedellerin ödendiğini, nelere katlanıldığını anlatarak “dünü hatırlatmak, düşünme fırsatı” vermek istiyor.

… Bu kitabın başlıca amaçlarından biri de inanmışlığın, arkadaşlığın, dostluğun, vefanın, dayanışmanın, azim ve kararlılığın sayesinde aşılan zorlu günlerin Türk gençliği tarafından bilinmesidir.” diyor.

İbrahim Doğan’da milliyetçilik duygusu, 60’lı yılların başlarında Rumların Türklere yaptıkları saldırılara duyduğu tepkiyle canlanıyor ve Tarihî Türk Ocağı Binası’nda düzenlenen toplantılara katılmaya başlıyor. Bu fikrin Alparslan Türkeş’in CKMP Genel Başkanlığı’na gelmesiyle birlikte onun liderliğinde siyasi alanda temsil edilmeye başlandığı dönemde, bilinçli bir Türk milliyetçisi oluyor. Tıp Fakültesi birinci sınıfında, Ülkücü-Milliyetçi Hareket’in içerisinde yer alıyor. Bundan sonraki bütün hayatını, yaşadığı olaylarla, çektiği çilelerle, katlandığı zorluklarla, şartlar ne kadar ağır olursa olsun hiç geri adım atmadan kararlı şekilde direnmesiyle, inandığı değerler, idealler uğruna şahsi hiçbir karşılık beklemeden her fedakârlığa katlanmasıyla hiç taviz vermeden bu çizgide sürdürüyor.

Onun Ülkü Ocakları Birliği Başkanlığı’na seçildiği 1968 yılı, öğrenci hareketlerinin başta Fransa olmak üzere Batı Avrupa’yı sarstığı, solcu ideolojilerin dünyada popüler olduğu, Güney Amerika tarzı gerillacılığın örnek alındığı; Che Guevara, Fidel Kastro, Ho Şhe Minh’in solcu gençlerin idolü hâline geldiği bir dönemdi. Bu ortam, bizim sivil ve asker aydınlarımızı ve bir kısım üniversiteli gencimizi de etkiledi. Ülkemizde Marksist-Leninist veya Maocu bir düzen kurmak isteyen radikal sol fraksiyonlar, fakültelerde boykot ve işgallerle başlayan öğrenci hareketlerini, devlete hasım rejim karşıtı eylemlere dönüştürdüler. Hükûmet, bu gelişmelerin mahiyetini ve anlamını algılayamadı. Dolayısıyla ateş bacayı sarıncaya kadar etkili önlemler almadı, gelişmelere seyirci kaldı. Okumak maksadıyla üniversitelere gelen gençler, bir tercih mecburiyetiyle karşı karşıya kaldılar: ya sol grupların silahlı tehdidine boyun eğerek dediklerini yapacaklar, robotlaşacaklar veya her türlü riski göze alarak itiraz edeceklerdi. Bir de bu gerilimin sebebini anlamak yerine susup oturmayı tercih eden ve bir kısmı İslamcı kesim mensubu olan kalabalık bir kitle vardı.

1970 yılına girildiğinde olayların hızla tırmanacağı, Dev-Genç çatısı altında toplanan ve silahlanan militanların, ülkeyi iç çatışmaya sürüklemek ve Ülkücü Gençlik’i bertaraf etmek maksadıyla saldırılar düzenleyeceği belli olmuştu. Türkeş’in kesin talimatıyla Ülkücü gençler, olayların dışında kalmaya çalışıyorlar; kendilerini savunma mecburiyeti olmadıkça bu talimatı uyguluyorlardı. Hatta Ülkü Ocakları adına Dev-Genç Başkanı Atilla Sarp ile görüşülerek bunu karşılıklı bir karar hâline getirme yolu bile denenmiş, fakat sonuç alınamamıştı. Çünkü bu gençleri yönlendirenler olayların yatışmasını değil, toplumsal çatışmaya, “devrimci halk savaşı”na dönüşmesini istiyorlardı.

İbrahim Doğan, Ülkü Ocakları’ndaki faaliyetleriyle kısa zamanda hem kendi fakültesinde hem de üniversite genelinde solcuların baş hedefi hâline gelmişti; derslere girmesini engellemek için her türlü zorbalığı yaparlar ama başaramazlar. Fakat Tıp Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiyken 13 Nisan 1970’te yaşanan talihsiz bir olay, İbrahim Doğan’ın gençliğinin en güzel beş yılını cezaevinde geçirmesine yol açar.

Dr. Doğan, bu olayı hatıratında bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. Solcuların kaçırdığı ülkücü bir arkadaşını kurtarmak maksadıyla gittiği fakültesinde tanırlar ve ateş açarlar. Kurtulmak için okulun dışına çıkmaya çalışırken mermilerden biri tesadüfen yoldan geçmekte olan bir tabip teğmene isabet eder. Olay kamuoyunda büyük yankı yapar. Emniyet ve İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu, mutlaka bir fail bulmak ihtiyacındadır. Olayın tarafı olmalarına rağmen muteber şahit olarak görülen askerî öğrenciler, ittifak hâlinde İbrahim Doğan’ı işaret ederler. Gazeteler de bu koroya katılırlar. Aslında polis, ayrıntılı bir inceleme yapsa, kamuoyu baskısında kalmadan delilleri değerlendirebilse failin İbrahim Doğan olmadığı sonucuna varabilirdi; bu yapılmayınca kendi ifadesiyle “İşlemediği bir cinayet suçundan dolayı beş yıla yakın bir cezaevi hayatı oldu, cezaevi yıllarını arkadaşlarıyla birlikte bir üniversiteye dönüştürdü.”. 74 yılındaki Af Yasası’ndan yararlanarak tahliye olduğunda, hiç vakit geçirmeden Ülkü Ocağı yıllarındaki azim ve kararlılığıyla hayatını yeniden inşa etmeye koyuldu ve bunu hakkıyla başardı. Bütün engellemelere ve zorluklara rağmen on dört yıl sürmüş olsa da Tıp Fakültesini bitirip çok başarılı bir doktor oldu. Görev aldığı her yerde liderlik ve yöneticilik vasıflarından dolayı öne çıktı, etkili oldu ve camiamıza, insanlarımıza yararlı oldu. Siyasete girmedi ama gerek MHP gerekse ülkücü kuruluşlarla yakın temas hâlindeydi. TBMM’deki görevi sebebiyle her partiden siyasetçilerle görüşebiliyor, onlara görüşlerini aktarıyordu. Ülkücü camiada hemen herkes onu samimiyeti ve açık sözlülüğünden dolayı “ağabey” olarak tanıdı, ona saygı duydu. Bir dönem ülkücü bir kuruluş olan “Türkiye Sağlık Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Vakfı”nın başkanlığını yaptı. Bu kuruluşun onun dönemindeki başarıları hâlâ anlatılır.

Dr. İbrahim Doğan sözlerini şöyle bağlıyor: “… Bizim gençliğimiz de dünü bilmiyor. Bugünlere nasıl gelindiğinin anlatılması görevi de bizim gibi yaşayan ve mücadele eden nesle düşüyor. Unutmayalım ki 50 yıl, insanların hayatında çok uzun bir süre olabilir; ama milletlerin hayatında çok kısa sürelerdir. Onun için günümüzde gördüğümüz dağınıklığa bakıp umutsuzluğa kapılmayalım. Tarihimizi, bilhassa yakın tarihimizi çok iyi okuyalım, tahlil edip dersler çıkaralım. Millî ülküler, milletlerin yaratıcı kuvvetleridir. Her milletin bir millî ülküsü vardır. Türk milletinin millî ülküsü ise Türklük ülküsüdür. … Bizim yapmamız gereken, yeni yetişen nesillere Türk ülkücülüğü bilincini aşılamak ve diri tutmaktır.”.

“ATEŞİ YENİDEN YAKMAK” ROMANI ÜZERİNE

Hayati Özkaya, art arda yayımladığı iki güzel eserle hikâye ve roman dünyamıza kalıcı bir adım attı. Konusunu, içinde yaşadığı için yakından bildiği, birçoğuna tanık olduğu olaylardan ve şahıslardan seçtiğinden anlatımı gerçeklerle büyük ölçüde örtüşüyor. Edebiyat öğretmeni olmanın hakkını veriyor, akıcı bir üslubu var, Türkçeyi güzel kullanıyor. Romanın kahramanlarının yer yer uzun diyaloğu olsa bile bunların olaylarla bağlantıları kesilmediğinden ilgiyle okunuyor.

Özkaya’nın PK 546 adlı eserinde, Adana Kültür Derneği çatısı altında bir araya gelen, bir aile muhabbeti içerisinde yıllarca omuz omuza çalışıp Türk milliyetçiliği fikrine, inandıkları değerlere karşılık beklemeden hizmet eden insanların portresi çiziliyor. Burası tam anlamıyla bir millî mefkûre ocağı işlevi görüyor. Siyasetin dışında kalmaya özen gösteren, şahsi ve maddi beklentileri bulunmayan bu mütevazı insanlar, Adana’da milliyetçilik fikrinin yayılmasında, kök salmasında sessiz sedasız en büyük katkıyı yapıyorlar. Adana Kültür Derneğinin işlevini bilmeden, çatısı altında yer alan insanları tanımadan Çukurova bölgesindeki 1960 ve sonrası fikrî hareketler anlatılamaz.

Hayati Özkaya, ikinci romanında değişik bir tarz deniyor. 12 Eylül depreminin Milliyetçi/Ülkücü Hareket’i derinden sarstığı yıllarda, Osmanlı Devleti‘nin dağılma döneminde Türk milliyetçiliği fikrinin en önemli temsilcilerinden biri olmasının yanında, Türk hikâyeciliğinin zirvedeki isimlerinden Ömer Seyfettin ile arasında ustaca bağlantı kuruyor. Onun milletimizin çok müşkül günlerinde bir ülkücü olarak yaptığı tespitlerin, öne sürdüğü çıkış yollarının ne kadar doğru ve önemli olduğunu gösteriyor. Bunların milletimizin hayatında her zaman geçerli olduğunu işaret ediyor. Böylelikle ülkücülüğün fikrî esaslarında, amaç ve ilkelerinde yüzyıl boyunca değişmeyen ortaklıkların bulunduğunu, roman anlatımıyla ortaya koymuş oluyor.

Roman; 80 öncesinde, lise dönemlerinde birbirini tanıyan, ülkücü olan, sonraki yıllarda birbirlerinden haber alamayan, farklı mesleklere yönelen iki arkadaşın yeniden karşılaşıp yaşadıkları üzerine kurgulanmış. Yusuf kitapçı olmuştur. Ömer Seyfettin’in vefatından önce yalnız başına oturduğu fakat çok sayıda misafirini ağırladığı evine verdiği isimden esinlenerek dükkânın adını Münferit Kitabevi koymuştur. Burası, hem işyeri hem de evidir. Yardımcısı Ayas ile birlikte her bakımdan önemsediği ancak fikirlerinin, görüşlerinin yeteri derecede bilinmediğini düşündüğü Ömer Seyfettin’i topluma daha iyi anlatmak ve tanıtmak maksadıyla hikâyelerinden oluşan bir tiyatro eseri hazırlamaktadırlar. Arkadaşı İlhan doktor olmuş, aynı kentte bir sağlık tesisinde uzmandır. İkisinin eski arkadaş olduklarını öğrenen Dr. İlhan’ın eşinin çabasıyla buluşurlar. Fakat aradan geçen zaman, 80 darbesinin öncesinde ve sonrasında İlhan’ın başından geçenler; cezaevinde heder olan yıllar, onun hayata bakışını çok değiştirmiş; öğrenciliği dönemindeki atak ve heyecanlı, karşıtlarına karşı tahammülsüz İlhan’ın yerine dünyevi zevkleri önemseyen, farklı bir kişiliğe dönüşmesine yol açmıştır. Yusuf ise tersine, çok kitap okumasının ve kendisine destek olan, hürmet ettiği büyüğünün de etkisiyle fikren olgunlaşmış; ülkücülüğü daha geniş açıdan yorumlayan, fikrî çizgisini koruyan, bilge bir kişi hâline gelmiştir.

İki arkadaşın konuşup tartışmaları, olayları yorumlamaları aslında ülkücü/milliyetçi kesimde, 12 Eylül darbesinin yol açtığı ağır tahribatın psikolojik ve sosyal etkilerini yansıtmaktadır. İlhan’ın ciddi bir gerekçe olmaksızın gençliğinin en değerli döneminin beş yılını cezaevinde geçirmesi, suçlu olarak damgalanıp toplumdan tecrit edilmesi, mesleğini yapamaz duruma gelmesi, sadece onun değil yüzlerce genç ülkücünün çilesidir. Dr. İlhan, darbenin mağduru ülkücülerin dramını şöyle anlatıyor: “1985 sonlarıydı, ANAP iktidardaydı. 12 Eylül silindir gibi üzerimizden geçip gitmişti. Ülkücüler kısım kısım olmuştu. Ankara’da devam etmekte olan “Büyük Mahkeme” bir türlü sonuçlandırılmıyordu. İçeridekiler başka dışardakiler başka bir teste tabi tutuluyordu sanki. Ülkücü arkadaşlarımızın bir kısmı inandıklarını yaşamaya ve anlatmaya devam ederken bir kısmı çoktan farklı mekânlara diliyle ve gönlüyle teslim olup sıratı müstakim üzere olduklarını beyan etmişlerdi. Bir kısmı ilm-i siyaset yaparak iktidarın ipine sarılmışlardı… Biz, biz olmaktan uzaklaşıp kalabalıkların arasında kaybolmaya başlarken toplumda nasıl kazanıldığı belli olmayan ihalelerle, nereden geldiği belli olmayan paralarla yeni bir sınıf ‘ihtilal zenginleri’ türetilmiştir.” Bu noktada Ayas araya girer; Ömer Seyfettin’in 1919’da yazdığı, Acaba Ne İdi isimli hikâyesini okur; doktorun anlattıklarının benzerleri o dönemde de yaşanmıştır.

Ancak İlhan, olumsuz müşahedelerinin etkisinde kalarak öz kimliğinden uzaklaşmıştır. Buna karşılık olayları farklı açılardan yorumlayan Yusuf ve Ayas gibi milliyetçi aydınlar, tıpkı Ömer Seyfettin gibi Ateşi Yeniden Yakmak, yani millî kimliğimizi oluşturan değerlerimizi tekrar faal ve etkili kılarak yeni bir dirilişin çabası içerisindedirler. Fakat Yusuf ve İlhan’ın kendilerine yeni bir hayat kurma girişimlerinin akıbeti belirlenmeden Adana depreminin araya girmesiyle roman aniden kesiliyor.

        Özkaya, sanırım bu girişimlerin akıbetini, kararsızlık içerisinde bocalayan Dr. İlhan’ın tercihini ve “Devrimci Abla” adını verdikleri eski solcu militanın durumunu yeni bir romanda geniş şekilde anlatmayı uygun görmüş; umarım çok beklemeden okuma imkânı bulabiliriz.


Türk Yurdu Mart 2022
Türk Yurdu Mart 2022
Mart 2022 - Yıl 111 - Sayı 415

Basılı: 35 TL

E-Dergi: 15 TL

Sayının Makaleleri İncele