NEVZAT KÖSOĞLU: MÜMİN BİR MÜTEFEKKİR, ÖRNEK BİR ÜLKÜCÜ

Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411

        Nevzat Kösoğlu sekiz yıl önce, 10 Ekim 2013’te bu dünyadaki misafirliğini tamamlayarak dar-ı bekaya irtihal eyledi. Sadece mensubu olduğu Türk milliyetçisi kesimin değil, düşünce dünyamızın son dönemlerdeki en önemli mütefekkirlerinden biriydi. Tarihimizin, kültür ve medeniyetimizin meseleleri üzerinde düşünen, sebeplerini ve sonuçlarını objektif kalmaya özen göstererek dikkatle araştıran, kendine özgü tezler oluşturan kaliteli bir aydın; ilkeli, şahsiyetli, cesur, kendi deyimiyle “kıblesi düzgün” bir insan, her anlamda örnek bir ülkücüydü.

        60’lı yılların başından itibaren milliyetçi hareketin ve tefekkür dünyamızın içerisinde oldu; bulunduğu yer, üstlendiği görev, taşıdığı sıfat ne olursa olsun eli sürekli “taşın altında” idi. 1973 yılından 12 Eylül darbesine kadar Alparslan Türkeş’in isteği üzerine Genel Sekreter Yardımcısı olarak bilfiil siyasetin içerisinde yer aldı. 1977 seçimlerinde Erzurum milletvekili olarak Meclis’e girdi. Siyaset, onun için benimsediği millî ve manevi değerlere, milletimize hizmet vasıtasıydı. Meclis kürsüsünden yaptığı bütün konuşmaları, düşünce dünyasını çok başarılı bir şekilde yansıttığı; seviyeli, muhtevalı birer siyasi ve kültürel mesaj niteliğindedir. Mamak mahkemeleri sürecinde, ifadesi ve savunması sırasında yaptığı konuşmalarla, mahkeme heyetine gerektiğinde yaptığı müdahalelerle, savcılığın MHP ve Ülkücü Hareket’e yönelik suçlamalarını çürütürken fikirlerinin ve görüşlerinin doğruluğunu bilmenin güveni içerisindeydi; dolayısıyla kendisini bu davada yargılanan bir sanık olarak görmediğinden, savunma yapmıyor; Türk milliyetçilerine bu tarz muameleyi uygun gören darbecileri tarih huzurunda yargılayıp hesap soruyordu. Genç milliyetçi ve ülkücü nesiller, Nevzat Kösoğlu’nun diğer eserlerinin yanı sıra, Meclis konuşmalarını ve özellikle Mamak davasında söylediklerini mutlaka dikkatle okumalı, üzerlerinde düşünmelidir.

        Nevzat Kösoğlu, tarihimizi felsefi bir bakış içerisinde incelerken kültür ve medeniyetimizde son asırlarda yaşanan inkırazı, iman zaafından kaynaklanan “kültür soğuması” olarak görür:

        “Kültürün olgunluk döneminde esasen, bütün sorunlara cevaplar verilmiş ve kurumsallaşmalar tamamlanmış olduğundan en üstün ve iyiye sahip olmanın rehaveti vardır; kuruluş ve yükseliş dönemine nazaran ihtiyaç da duymadığımız, dışa açıklık, atılganlık özelliğini de kaybetmektedir. Hayat hazır çözümlerin tekrarlanması ile devam etmektedir. Bir başka açıdan, kültürün bu gelişmeleri iman zaafının sonuçlarından olduğu gibi, aynı zamanda iman zaafını artıran etki yaparlar… Kültürün yeni bir açılışa girebilmesi, iman tazelenmesiyle mümkündür… Cumhuriyetimiz -kıblesi ve içeriği tartışılsa da- bir iman hamlesinin ürünüdür.”

        Kösoğlu, “iman" kavramını sadece bir dinî muhteva olarak değil, bunun ötesinde insanın ruh ve fikir dünyasını, psikolojisini oluşturan millî, manevi, insani temel değerler olarak görür; toplumsal enerjinin, aktivitenin sorunlarını, “gerilim” tablosundaki değişmelere bağlar. Medeniyetlerin düşüncelerin amele yani eyleme dönüştürülmesinin sonucu olduğunu ısrarla belirtir. Sadece kâğıt üzerinde yazılan yahut ne kadar parlak bir ifade olsa bile söylenmekle kalan, harekete dönüşmeyen bir fikrin pratik bir anlamının olmayacağını öne sürer. Türk milliyetçilerinin temel meselelerinin bu husustaki eksiklikler olduğunu, düşüncelerin mutlaka eyleme dönüştürülmesi gerektiğini savunur. Bu görüşleri kendi hayatında her zaman uygulamaya çalışmıştır. Nitekim öğrencilik dönemlerinde birkaç arkadaşıyla harçlıklarını birleştirerek kurdukları Ötüken Yayınevi, onun sürekli teşvik ve desteğiyle, Nurhan Alpay’ın başarılı yönetimiyle bugün Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden biri hâline gelmiş bulunuyor. 70’li yıllarda kitapların dağıtımı maksadıyla kurulmasını sağladığı Anda Dağıtım Şirketi, on yıldan fazla bir süre, bu alanda başarılı hizmetler yapmıştır.

        Nevzat Kösoğlu, daima Cenab-ı Hakk’ın insana en büyük nimetlerinden birinin “zaman” olduğunun bilinci içerinde yaşamış; vaktini olabildiğince verimli kullanmaya çalışmıştır. Mamak mahkemelerinin tamamlanmasından sonra siyasetin dışında kalmayı tercih etti. MHP’nin dışında bir yerlere yönelmeyi hiç düşünmedi ama duruşundan, kişiliğinden taviz vermeyen yapısından dolayı partiden de, liderlerden de ciddi bir talep gelmedi. Belki böylesi hem kendisi hem de milletimiz ve düşünce hayatımız açısından daha hayırlı oldu. Yazdığı eserlerle, makalelerle, yaptığı konuşmalarla, Ziya Gökalp ile başlayan Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Dr. Erol Güngör ile devam eden Türk milliyetçiliğini millî kültür üzerinden izah eden, Türk Ocaklarının da kuruluşundan beri benimsediği kültürel milliyetçilik görüşünün son dönemdeki en önemli ismi olarak temayüz etti. Ayrıca Kültür Bakanlığı kanalıyla Türk dünyası edebiyatları ve yazarlarını inceleyen on dört ciltlik bir eser hazırladı. Türk Yurdu Lisesini kurdu. Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfının kuruluşunda yer aldı. Türk dünyasının bağımsızlığına kavuşması üzerine 1992 yılında Türkiye’ye 50 öğrencinin bu vakıf üzerinden gelmesini sağlayarak bir bakıma devlete öncülük yapmış oldu.

        Hastanedeki son görüşmelerimizden birinde, “İman meselesini burada yatarken bir kere daha düşünme fırsatım oldu. Buradan çıkarsam ilk olarak bu konuyu geniş şekilde işlemek istiyorum.” demişti; ama nasip değilmiş. Aramızdan ayrılmasının sekizinci yılında onu, eksikliğini her geçen gün daha da fazla duyarak bir kere daha rahmetle, muhabbetle, özlemle anıyorum. Ruhu şâd olsun.

        YUNANİSTAN HER ZAMANKİ GİBİ EMPERYALİSTLERİN GÖNÜLLÜ TAŞERONU DURUMUNDA

        Nuri GÜRGÜR

        Yunanistan, son iki ay içerisinde ABD ve Fransa ile askerî alanda, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren iki önemli anlaşma imzaladı. Anlaşma metinlerinde Türkiye’nin adı doğrudan geçmiyor, ancak Yunan politikacılarının açıklamalarında ve basına yansımalarında amacın Türkiye’den gelen tehditlere karşı Yunanistan’ın güvenliğini sağlama olduğu ifade ediliyor. Fransız ve Amerikan dışişleri bakanları imzayı takiben yaptıkları açıklamalarda “casus belli” deyimini zikrederek anlaşmasının kime karşı yapıldığını da belirtmiş oldular. Çünkü Yunanistan’ın Ege Denizi’nde sınırlarını 12 mile çıkarma girişimlerine karşı TBMM’de, 1996 yılında böyle bir adımın “casus belli” yani “kesin savaş sebebi“ sayılacağı kararı alınmıştı. Yunanistan o günden beri buna tepki gösteriyor, Türkiye’yi Batılı ülkelere sık sık şikâyet ederek kendini savunma hâlinde mağdur konumda göstererek destek bulmak istiyor. Uluslararası alanda barışın ve adaletin savunucusu imajını kimseye bırakmayan bu iki ülkenin, Türkiye‘nin böyle bir karar almaya neden ihtiyaç duyduğunu, Yunanistan’ın niyetini gerçekleştirmesi durumunda Türkiye’nin karasularına tıkılıp kalacağını, bunun hak ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacağını görmezlikten gelmeleri dürüst bir tavır değildir. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin haklarını yok sayarak, Yunanistan’ın iddialarını peşinen destekleyerek, tansiyonu yükseltici girişimlerine göz yumarak bölgede barış ve istikrarın sağlanmasını engelliyorlar.

        Yunanistan’ın hakkı olmayan alanlara yönelip sahiplenme isteği, tarihinden gelen bir alışkanlıktır. İki yüz yıldır Batılı ülkelerin desteğini arkasına alarak “Büyük Yunanistan” hayalini gerçekleştirmek peşinde. Bu saldırgan tavrı, emperyalist ülkelerin de işine geliyor. Birinci Büyük Savaş’ın galibi İngiltere’nin Yunanları taşeron olarak nasıl kullandığını, Türkleri bu coğrafyadan kovmak amacıyla tasavvur edilen “Şark Projesi”ni nasıl uygulamaya çalıştığını biliyoruz. Birçok İngiliz politikacısı gibi amansız bir Türk düşmanı olan dönemin İngiltere Başbakanı Lloyd George, Avam Kamarasında şöyle diyordu:

        “Yunanistan Doğu Akdeniz’de geleceğin milletidir. Üretken ve enerji dolu olup Türklerin barbarlığı karşısında Hristiyan medeniyetini temsil ediyor. Büyük Yunanistan İngiliz İmparatorluğu için değer biçilmez bir dost ve kazanım olacaktır.”

        Yunanlar, genlerindeki siyasi ihtiraslarından dolayı bu maceraya atılmaya hazırdılar; İngiliz ve Fransız gemileriyle 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarıldılar ama Türklüğün en elverişsiz şartlarda bile var olma iradesi göstereceğini hesap etmemişlerdi. Bu yanılgının bedelini çok ağır ödediler. Üç yıl kadar sonra Mustafa Kemal’in komutasındaki Mehmetçik’in önünden kaçabilen Yunan askerleri, kendilerini limandaki aynı devletlerin gemilerine güçlükle atarak kurtulmaya çalışırken Lloyd George gibileri bu trajediyi sadece seyrettiler.

        Günümüzde sahnede emperyal iddialarını rafa kaldırmış görünen İngiltere değil, ABD ile Fransa var. Bu iki ülke, Yunanistan ile askerî işbirliği anlaşmaları yaparken Atina’da, yüz yıl öncekini andıran “Megali İdea” hayalleri yeniden alevlenmiş görünüyor.

        Atina, Fransa ile çoktandır tam bir dayanışma hâlinde görünüyor. Yeni bir Napolyon olarak tarihe geçme hevesinde olan Macron, Doğu Akdeniz ve Libya ile ilgili hegemonik planlarını Yunanistan’ı kullanarak hayata geçirmek istiyor. Atina’nın Ankara ile ilişkilerinin yükselmesine paralel olarak kendilerinden silah satın alacağını görüyor. Nitekim Yunanistan, geçen ay Fransa’dan üç destroyer ve altı Rafele savaş uçağı almak üzere anlaştı. İki ülke arasında imzalanan savunma ve güvenlik işbirliği yapmaya yönelik Stratejik Savunma Anlaşması’nda, taraflardan birine üçüncü bir ülkenin saldırması durumunda birlikte karşı konulacağı belirtiliyor. Başbakan Miçotakis “Kimin kimi tehdit ettiğini biliyoruz.” deyip, “casus belli” kararını eleştirerek Türkiye’yi işaret etti. Ayrıca “Bir saldırı olursa Avrupa’nın tek nükleer gücü ve BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi ülke yanımızda yer alacak.” diyerek anlaşmayı ne kadar önemsediklerini belirtti. Fransa, geçen yıl Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi, Kıbrıs açıklarında alan araştırması yaparken Rumlara güvencede olduklarını göstermek amacıyla buraya bir uçak gemisi, birkaç muhrip göndermişti.

        Yunanistan, ABD ile 1990 yılında yaptıkları Savunma İşbirliği Anlaşması’nı güncelleyip beş yıl daha uzatmak üzere anlaştı. Girit’teki büyük deniz üssüne ilaveten Dedeağaç’ta daha büyük bir üs kuruyor. Ayrıca Yunanistan’ın değişik yerlerinde yirmiye yakın hava üssünden dilediği gibi yararlanabilecek. Bu anlaşmayı imzalayan ABD Dışişleri Bakanı’nın konuşmasında, Türkiye’den söz etmese bile, hiç gereği yokken “casus belli” tanımlamasını eleştirmesi, Yunanları çok mutlu etti.

        Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias, bu anlaşma hakkında konuşurken ABD, Fransa, İsrail ve Mısır ile yaptıkları anlaşmalar hakkında, üzerinde çok düşünmemiz gereken ifadeler kullandı: “ABD bizi Orta Doğu ve Körfezler ile Avrupa arasında bir köprü olarak görüyor. Bunun sebeplerinden biri de Yunanistan’ın İsrail ve bazı önemli Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olması.”.

        Ayrıca Dendias, ABD Kongresinde Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Senatör Bob Mendez’in Türkiye karşıtlığı ve komşularımızla ilişkilerimiz konusunda dikkat çeken iddialar öne sürdü:

        “Mendez Türkiye karşıtlığını her vesileyle sergiliyor. Buna karşılık ABD yönetimindeki bazı yetkililer hedeflerinin Türkiye’yi kaybetmemek olduğunu söylüyorlar. Fakat bu yaklaşım geçerliliğini yitirdi. Günümüz Türkiye’si, 20 yıl önceki Türkiye değil; hatta 1952’de NATO’ya katılan ülke de değil. Saldırgan bir ülke olarak görünüyorlar. Genişlemeci, Neo-Osmanlıcı, İslam merkezli tutumu sebebiyle bütün yakın komşularından uzaklaştı. Bundan gerçekten dersler çıkarılması gereken hususlar var. Bir ülke birkaç yılda onlarca yıldır kurduğu ilişkileri nasıl yıkabilir?”.

        Siyasi hedef ve ihtirasları boylarını çok aşan Yunanistan ve Kıbrıs Rumları, yüz yıl sonra ABD ve bazı ülkeleri arkasına alarak yeni bir çılgınlığa kalkışabilir mi? Bu ihtimali yok sayamayız. Ege’deki 12 mil hedefi, Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının tümüyle kendilerinin olduğu iddiaları, Kıbrıs Türklerine statü vermemekte kararlı oluşları mevcut gerginliği her an artırıp krize yol açabilir. Batılı ülkelerin ihtilaflı konuların çoğunda Yunanlardan yana olmaları, Atina‘nın Kıbrıs konusunu bir AB meselesi hâline getirmeyi başarması bu ihtimali güçlendiriyor. Ancak bizim bu ve benzer temel dış meselelerimizde nasıl olup da bu derece yalnız kaldığımızı, vakit muhasebesini objektif şekilde düşünmemiz gerekiyor. Özellikle son on yıldaki gelişmeler, bize dış politikanın duygularla, dinî yaklaşımlarla, iç siyasetle ilgili popülist hesaplarla yürütülemeyeceğini açıkça gösterdi. Dış İşleri teşkilatımızın yüzyıllara dayalı tecrübesi, kariyerli ve yetenekli mensuplarının kenara itilmesinin yanlış olduğunu gördük; bilgi, istihbarat ve durum değerlendirmeleri gibi konulardaki eksikliğimizin doğru karar verebilmemizi engellediği anlaşıldı. Artık bütün bu yanlışları, eksiklikleri bir yana bırakarak, şartları, dengeleri, imkânları doğru okuyarak toparlanmamız gerekiyor. Aksi hâlde kendimizi bir anda ateş çemberinin içinde bulabiliriz.


Türk Yurdu Kasım 2021
Türk Yurdu Kasım 2021
Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele