AFGANİSTAN’DAKİ GELİŞMELER VE TÜRKİYE

Eylül 2021 - Yıl 110 - Sayı 409

ABD, 11 Eylül 2001’de ülkesinde meydana gelen terör olaylarının sorumlusu El Kaide örgütünü barındıran ve teslim etmeyi reddeden Taliban yönetimini cezalandırmak üzere girdiği Afganistan’ı kaçarcasına terk etti. Washington’un “Kabil’in düşmesi 90 gün sürer.” açıklamasından dört gün sonra, tek kurşun atmadan başkente giren Taliban, yönetimi teslim aldı. Cumhurbaşkanı sıfatına sahip Eşref Gani’nin çuvallar dolusu parayla kaçış tarzı, ülke yönetimindeki çürümenin derinliğini ve Taliban’ın iktidarı kolaylıkla ele geçirebilmesinin sebeplerini açıkça yansıtıyor.

ABD, 2014’ten bu yana Afganistan’dan çekilmek istediğini, çeşitli vesilelerle tekrarlıyordu. 2020 yılı başında Katar’ın başkenti Doha’da Taliban temsilcileriyle yapılan görüşmelerde, bunun nasıl yapılacağı konusunda anlaşma yapılıp imzalanmıştı. Metinde, Taliban yönetimi için “Afganistan İslam Emirliği” adının zikredilmesine mukabil mevcut Afgan Hükûmeti’nin yer almamış olması, Washington’ın beklentisini ve tercihini ortaya koyuyor; Merkezî Hükûmet’in gözden çıkarıldığını gösteriyordu.

ABD, 20 yıllık çabalarına rağmen çıkmaza saplandığının farkındaydı. En yetkili ağızlardan yapılan açıklamalarda, ABD’nin buraya yığdığı yüz binden fazla askerinin ihtiyaçları, ülkenin yeniden inşası, alt yapının tesisi ve benzer konularda bir trilyon dolardan fazla harcama yapıldığı belirtiliyordu. Kurulması kararlaştırılan 300 bin kişilik ordunun ve polis gücünün silahları, eğitimi ve donatımı için 89 milyar dolar aktarılmıştı. Bu, ağır mali ve ekonomik yükün yanı sıra bu dönemde 2 bin 448 Amerikan askeri, 1.144 NATO ve müttefik askerinin yanı sıra, 47 binden fazla Afgan askeri ve polisi hayatını kaybetmişti.

ABD, Türkiye dâhil müttefiki bir kısım NATO üyesi askerleriyle birlikte 20 yıl önce Afganistan’a girerek Taliban yönetimini devirdi. Taliban güçleri Pakistan’ın kuzeyindeki dağlık bölgelere çekildiler. Pakistan ve Suudilerden aldıkları desteklerle bir süre toparlanıp savaşacak duruma geldiler. Bu bölgelerde elemanlarını eğittikleri medreselerin ve okuyanlarının sayısını daha da artırdılar.

Amerikan’ın hazırladığı ortamda iktidara gelen Afgan politikacılar ve onların görevlendirdiği bürokratlar, halka hizmet etmek yerine kendi çıkarlarını tercih ettiler. Bu nedenle toplumun güvenini ve saygısını kazanamadılar. Yolsuzluk, haksızlık, rüşvet ve nepotizmin yoğunlaşması sonucu ekonomik tablo büsbütün bozuldu. Ülkenin en büyük gelir kalemini üretilen afyon, eroin ve uyuşturucudan gelen para oluşturuyor. Taliban, iki bin yılında güvendiği din âlimlerinden aldığı fetvanın gereğini yaparak haşhaş üretimini yasaklamıştı. Ancak tabanından gelen tepkiler üzerine bu kararı kaldırdı. Hâlen Batı’da ve özellikle Avrupa’daki afyon ve eroinin yüzde sekseni Afganistan’da üretiliyor. Bu durum, doğal olarak ülkedeki bağımlıların sayısını da artırıyor. Bugün nüfusu 35 milyon olan Afganistan’da bir milyondan fazla, yani dünyadaki en yüksek oranda uyuşturucu bağımlısı olduğu sanılıyor. Taliban’ın en büyük gelir kaleminin uyuşturucu olduğu öne sürülüyor.

Taliban’ın yirmi yıl direndikten sonra kazanmasının bazı önemli sebepleri var:

1. Afganistan, asırlardır dünyada bir benzeri dahi bulunmayan bir “etnik kimlikler, kabileler ve mezhepler mozaiği”dir. Bunları bir araya getirecek, uğrunda canları pahasına mücadele etmelerini sağlayacak, kabile ve mezhep aidiyetlerinin üzerinde ortak değerleri bulunmuyor; asırlardır belli bir coğrafyada ortaklaşa yaşamakta olsalar da modern dönemlere damgasını vuran sosyolojik evrimi yaşamadıklarından, “millet” hâline gelemediler. Sovyet işgaline, cihat coşkusu içerisinde on yıl direnen ve başarılı olan mücahit gruplar, zaferin ardından birbirleriyle mücadeleye başladılar. Taliban, hepsinden daha disiplinli ve organize olduğundan üstünlük sağladı; 1996’da iktidara el koydu.

2. Onun ardından ABD’nin güdümünde yönetimi üstlenenler, yapılan yardımları ve kamu imkânlarını, toplumun yararına kullanmak yerine ceplerini doldurmaya çalıştılar.

3. Rakam olarak Taliban’dan beş misli daha fazla olan ordunun ve polisin savaşmaya ne kabiliyeti ne de niyeti vardı; çünkü neyi hangi sebeple savunacaklarını bilmiyorlardı. İçten içe çürümüş, yolsuzluğa bulaşmış, idealleri, kutsalları olmayan asker ve polis, en kolay yolu seçti; bazıları silahlarıyla birlikte kaçarken bazıları teslim oldu ve sonuçta kolayca dağıldı. Amerikalılar da böylelikle ordunun siparişle teşkil edilemeyeceğini biraz pahalıya mal olsa da öğrenmiş oldu.

4. Hüküm süren kopkoyu bir cehalet, Orta Çağ şartlarını gelenek ve din olarak benimsemiş olan bir toplum. Yetişmiş insan gücünün son derece az olması. En büyük becerilerinin çobanlık olduğunun şahidiyiz.

Taliban sıradan, dinî bir örgüt değil; benimsedikleri şeriat kuralları çerçevesinde ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını da biliyorlar. Son aylarda bir yandan başkente doğru ilerlerken diğer yandan yoğun bir diplomasi trafiği yürüttüler. Çin’e giden Taliban heyeti, karşılıklı çıkarlar üzerinden mutabakat sağladı. Çin, Afganistan’ın zengin lityum yataklarına, keşfedilen beş enerji rezervine 286 maden yatağına gözünü dikmiş durumda. Yatırım yapmaya ve paraya büyük ihtiyacı bulunan Taliban’dan yatırımları için teminat aldılar ve devam edeceği sözünü verdiler. Pekin, bu yönetimi tanıtacağını da duyurdu. Rusya ile yaptıkları görüşmelerde, rejim ihraç etmeyi kesinlikle düşünmediklerini belirterek işbirliğine hazır oldukları mesajını verdiler. İran ile yaptıkları görüşmelerde de bu uzlaşmacı tavrı sergilediler. Afganistan’daki Şiilerin güvenlik içerisinde yaşayacaklarını, iki ülke arasındaki sınırda güvenliğin sağlanacağını belirttiler.

Benzer yaklaşımı Türkiye’ye karşı da uyguluyorlar; dostça ilişkiler sürdürmeye hazır olduklarını, Türkiye’den yardım beklediklerini ifade ediyorlar.

İçeriye yönelik mesajlarında, tedirgin ve endişeli olan halkı yatıştırıcı bir dil kullanıyorlar. Genel af çıkarıldığını, herkesin işlerine dönmelerini, sivillerin ülkeyi terk etmeleri için sebep bulunmadığını, kadın haklarına saygılı olduklarını, kapanmaları şartıyla tek başlarına sokağa çıkabileceklerini, bütün Afganları kapsayacak bir hükûmet kurmak istediklerini ifade eden açıklamalar yapıyorlar.

“Taliban, istikrarlı ve kalıcı bir yönetim kurabilir mi, şeriatçı ve selefîci olan bu rejim, komşu Türk cumhuriyetlerine olumsuz etkiler yapar mı, başlayan göç dalgası bize doğru daha da artarak devam eder mi, Kabil Havaalanı’yla ilgili niyetimiz sürecek mi?” gibi bir yığın soruya hâlen Türkiye olarak cevap aramak durumundayız.

Bunu yaparken iki hususa dikkat etmemiz gerekiyor: Birincisi Taliban’ın Müslümanlık anlayışı, bizimkiyle bağdaşmaz, dolayısıyla kurmaya çalışacakları düzenle uyuşmamız kesinlikle mümkün değildir. Bunlar da bizim gibi “alnı secdeli” diyerek kucaklaşmaya çalıştıklarımızla neler yaşadığımızı, özellikle içeride 15 Temmuz’u, dışarıda Suriye’yi unutmayalım.

İkincisi diplomatik ilişkilerimizi gereksiz bir risk almaktan özenle kaçınarak gidebileceği yere kadar sürdürmeliyiz. Türkiye için büyük tehdit oluşturan göç sorunuyla ilgili, bir yandan kurulan Afgan İslam Emirliği ile diğer yandan Pakistan ve İran ile yoğun temaslar yaparak ortak çözüm yollarını arayıp bulmalıyız.

TALİBAN AFGANİSTAN’I YÖNETEBİLECEK Mİ?

Taliban’ın Ağustos ayı ortasında Kabil’e girmesi ve ülkenin yönetimine el koyması sonucu, sadece Afganistan’da değil, bölgenin tamamında, kimsenin neler yaşanacağını bilmediği, güvenliğin olmadığı belirsiz bir dönem başladı. Taliban, bir yandan düzeni oluşturmaya, yeni bir hükûmet kurmaya çalışırken diğer yandan uluslararası alanda meşruiyet kazanmak, diplomatik ilişkiler kurmak, sermaye kesimini yatırım yapılabilir bir ülke olduklarına inandırmak için çaba harcıyor. Sözcüleri açıklamalarında “Eski Taliban değiliz, değiştik.” diyor. Ancak bunun ciddiyetinin, içeriğinin, kapsamının ne olduğunu gösteren somut bir uygulama görünmüyor. Türkiye de dâhil, hemen bütün ülkeler “Bekleyip görmek gerekir.” kararıyla gelişmeleri izliyor.

ABD’nin kaçarcasına Afganistan’dan ayrılması, işbirliği yaptığı insanları, yirmi yıl boyunca bu ülkeye taşıyıp yığdığı her cinsten ağır silah stokunu terk etmesi; diplomatik, askerî ve ahlaki bir skandaldır. Küresel bir güç olmak, dünyaya nizam vermek isteyen ABD’nin itibarı ve güvenilirliği Afganistan’da kolay telafi edemeyeceği ağır bir yara aldı. Artık kendisiyle yakın askerî ve siyasi iş birliği hâlinde olan devletler ve gruplar, Washington’un sözünde durmayabileceğini, beklenmedik kararlar verebileceğini düşünecekler; daha ihtiyatlı olacaklardır. Ancak Başkan Biden son konuşmasında El Kaide’yi cezalandırarak amaçlarına ulaştıklarını, önceliklerinin ABD olduğunu söyleyerek bu tabloyu resmen açıkça yok saydı. Başka bir ifadeyle dünya yıkılsa umursamayacaklarını ilan etmiş oldu.

Amerika’nın yirmi yıllık Afganistan politikasında, süper bir güce yakışmayacak derecede vahim yanlışların, çelişkilerin, kararsızlıkların yaşandığı bugün çok daha açık görülebiliyor. Bunların belki de en önemlisi, hatta pek çoğunun kaynağı, doğru haber alma ve bunları değerlendirerek bir yol haritası belirleme konusunda yetersiz kalınmış olmasıdır. ABD’nin en gelişmiş teknik cihazlara, sınırsız parasal kaynaklara, bu işler için eğitilmiş binlerce elemana sahip istihbarat kuruluşları, Afganistan’daki gelişmeleri doğru değerlendiremediler; öngörülerinde ciddi hatalar yaptılar. ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından girdiği Afganistan‘da, iktidardaki Taliban’ı, El Kaide ve Usame bin Ladin’i ülkede barındırdıkları gerekçesiyle sorumlu saydı ve savaş açtı. Bir süre sonra Pakistan’ın kuzeyindeki dağlık alanlara yerleşen ve gerillacı yöntemlerle direnen Taliban’ı yenemediğini görünce 2007’de görüşme imkânları aramağa başladı, ama sonuç alamadı. Güçlü bir Afganistan ordusu kurarak yükünü azaltmak hatta devretmek istedi. Bunu yaparken bir yandan da ülkenin ihtiyacı bulunan alt yapı ve kalkınma projelerine olağanüstü büyük kaynaklar sağladı. Washington kaynaklı açıklamalarda Afgan ordusu için 83 milyar dolar, diğer alanlara iki trilyon dolara yakın para verildiği ifade ediliyor. Ama ABD, 31 Ağustos’ta Kabil’den ayrılırken geride kalkınmış bir ülke ve refah içerisinde bir toplum değil, her açıdan bir enkaz bıraktı.

Afganistan ordusu ve polisi için verilen paraların olmadığı hâlde varmış gibi gösterilen “hayalî birlikler”e gittiği, yağmalandığı açıklandı. Yağmalayanlar sadece Afganistan’ın yetkili yöneticileri miydi, işbirliği yaptıkları Amerikalı resmî görevliler yok muydu? Muhtemelen ileride bu rezaletin iç yüzünü araştırıp açıklayanlar olacaktır. Taliban’ın saldırıları başlayınca her rütbeden çok sayıda Afgan askerinin, maaşlarını alamadıkları, hatta aç bırakıldıklarını öne sürerek savaşmak istemediği, birçoğunun firar ettiği görüldü.

Washington ağır silahlarla donatıp eğittiği üç yüz bin kişilik ordunun, mevcudunu altmış bin olarak tahmin ettiği Taliban’a rahatlıkla direneceğinden emindi. Bu yılın başlarında Amerikan resmî makamlarından yapılan açıklamalarda, Taliban’ın bir buçuk yıldan önce ülke genelinde hâkimiyet sağlayamayacağı söyleniyordu. Süre Mayıs ayında dokuz aya, ardından üç aya indirildi. Taliban Kabil’i kuşatırken bir aydan önce alamayacağı ifade ediliyordu. Aynı çevreler, teslimden kısa süre önce bunu on beş güne indirdiler. Sadece zamanlama konusunda yapılan yanılgılar ve çelişkiler bile ABD’nin gelişmeleri anlamakta, askerî operasyonlarda strateji belirlemenin temeli olan “durum tespiti“ konusunda ne kadar yetersiz kaldığını açıkça gösteriyor.

Yirmi yıl önce ABD’nin himayesinde kurulan ve “Kuzey İttifakı” denilen Tacik, Özbek ve Türkmen ağırlıklı grubun da içinde olduğu Hükûmet, ülkeyi çok kötü yönetti; halkın güvenini ve desteğini kazanamadı. Yaygın hâle gelen yolsuzluk, rüşvet ve nüfuz ticaretinin yanı sıra, devlet görevlilerinin aşırı şiddet ve ayrımcı davranışlarıyla itibarını kaybetti. Cumhurbaşkanı makamındaki Eşref Gani’nin miktarını kimsenin bilmediği miktardaki parayı yanına alarak, kaçıp gitmesi, ülkeyi yirmi yıl boyunca kimlerin yönettiğinin tipik bir örneğidir. Şöyle de denilebilir: Afganistan, ABD ve iktidardaki hükûmet tarafından elbirliğiyle yirmi yıl sonra tekrar Taliban’a teslim edildi.

Taliban’ın istikrarlı bir yönetim kurması, savaşı kazandığı kadar kolay olmayacak. Bin yıl önce yazılmış olan kitaplardaki Sünni fıkıh hükümleri, kuralları ve fetvalarına sıkı sıkıya bağlı ve bunlara uymayanları kolayca tekfir ediyor. Sünni-Hanefi olduklarını ifade ediyorlar ama İslamiyet’i selefi anlayışla yorumladıklarından uygulamalarında vahhabi Suudi Arabistan’dakinden bile daha katı bir taassup tablosu ortaya çıkıyor. Bu tarz bir anlayışa karşı “Onlar da bizim gibi.” diyerek hoşgörü göstermek, inanç beraberliğine dayalı bir ilişki arayışına girmek, işbirliği konuları araştırmaya kalkmak fevkalâde yanlış olur. Taliban’ın İslamiyet anlayışıyla El Kaide’ninki arasında esasta farklılık yok; fark, sadece bu düşüncelerin tebliğ ve uygulanma alanının neresi olacağından kaynaklanıyor. El Kaide, yeryüzünün tamamı derken Taliban, kendi siyasi sınırlarıyla kısıtlıyor. Buna karşılık IŞİD (DEAŞ) ile Taliban çatışma durumunda. Çünkü IŞİD, Taliban’ı tekfir ediyor; Amerikan emperyalizmine teslim olmakla suçluyor. Havaalanında 170 kadar insanın hayatına mal olan saldırı, IŞİD’in terör eylemi kapasitesinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bu eylem vesilesiyle dünya, IŞİD Horasan (IŞID-K) isimli terörist grubun Afganistan’daki varlığını öğrenmiş oldu. Taliban bazı iddiaların aksine kuzey komşusu Tacikistan ve Özbekistan’a, Rusya’ya radikal eğilimler ihraç etmez. Fakat IŞİD-Horasan denilen grup, bu ülkelerdeki cihat heveslileri için cazibe merkezi hâline gelebilir. Bu ülkelerde daha seyrek de olsa bazı terör planları ortaya çıkarsa bunların faili muhtemelen IŞİD Horasan olacaktır.

Afganistan, evvelden beri yirmi kadar aşiretin ve etnik grubun yaşadığı, otuza yakın farklı dilin konuşulduğu, aşiret asabiyesinin geçerli olduğu, sosyolojik açıdan henüz milletleşme evresine gelememiş, nüfusunun yüzde sekseninin okuma-yazma bilmediği, yüksek öğrenim düzeyinin çok düşük kaldığı bir ülkedir. Halkın yüzde 42’si Peştun, yüzde 20 kadarı Tacik, yüzde on ikisi Özbek, Türkmen ve Kırgız, yüzde on beşi Şii Hazaralardan oluşuyor. İran’ın desteklediği Hazaralar, Taliban yönetimini kabul etmemekte kararlı görünüyor.

Taliban’ın sadece kendi kadrolarıyla kuracağı yönetimin, ülkedeki 37 milyon olduğu tahmin edilen halkın ne kadarının desteğini sağlayacağını tahmin etmek kolay değil. Sanayi tesisi yok denecek kadar az olan Afganistan, Orta Çağ şartlarından çıkamamış bir tarım toplumu. En önemli gelir kaynağı afyon ve eroin; 20 milyar dolar olduğu sanılan uyuşturucu pazarından ülkeye yılda 3 milyar dolara yakın para giriyor. Taliban, devrilen yönetimin göz yumduğu bu üretimi durdurmak isterse kesinlikle büyük tepki alır. Fakat izin verirse bu defa dünya kamuoyunu karşısında bulur.

Afganistan’daki yönetim değişikliği ve ABD’nin çekilmesi, bölgede jeopolitik boşluk oluşturdu. Çin, bundan yararlanmak için Taliban’la henüz iktidara el koymadan görüşmelere başladı. Ülkedeki mineral ve enerji yataklarını değerlendirmek, “Kuşak Yol Projesi” kapsamında yollar yapmak üzere bulunduğu 60 milyarlık ön teklif, bu tür yatırımlara büyük ihtiyaç duyan Taliban tarafından hemen benimsendi. Muhtemelen çok geçmeden Pekin ile Kabil arasında önemli ekonomik ve ticari anlaşmalar imzalanacaktır. Başta AB ve Rusya olmak üzere çoğu ülke, ortaya çıkacak gelişmelere göre tutumlarını belirlemek üzere beklemeyi tercih ediyor.

Taliban zihniyetinin oluştuğu medreselerin çoğunun Pakistan’da bulunması, İslamabad Hükûmeti’nin ve istihbaratının başından itibaren bu girişime destek vermesi, Taliban-Pakistan ilişkilerine özel bir anlam ve derinlik kazandırıyor. Ancak bunu fazla abartmamak gerekiyor. Taliban, birçok konuda İslamabad’ın etkisinde olsa da stratejik kararları kendi iradesiyle veren, otuz yıl önce bu yapıyı kuran çekirdek kadro tarafından yönetiliyor. Ayrıca Pakistan, bölgede Türkiye ile kesinlikle rol paylaşmak istemiyor. Bundan dolayı Ankara’nın Havaalanı dâhil, bazı konularda işbirliği yapma girişimlerine olumlu cevap vermedi. Taliban’ın iktidarında Pakistan, bölgenin başat aktörlerinden biri olmaya devam edecektir.

        Türkiye’nin Afganistan’da birinci önceliği, bu ülkeden son yıllarda gelmeye başlayan, ancak yakın zamanda muhtemelen çok daha artacak olan göç dalgalarını engelleyecek önlemler almak olmalıdır. İran sınırında gerekli bütün önlemler alınsa bile yeterli olmaz; çünkü uluslararası nitelikte büyük bir sorunla karşı karşıyayız. Bu konuda Kabil’in yanı sıra Tahran ve İslamabad ile yoğun temaslar yapılmalı, bazı hususlarda anlaşmalar yapılarak işbirliği sağlanmalıdır. İran’ın dostlukla bağdaşmayan tutumunu değiştirmesi için daha etkili adımlar atılmalıdır. Temel hedef, göçü Afganistan sınırında durdurmak olmalıdır. Türkiye’nin Afganistan’ın içinde yahut Havaalanı’nda rol üstlenmeye çalışmasının gerçekçi bir karşılığı olmaz; ABD ve AB nezdinde ülkemizin stratejik önemini ispatlama amacıyla yürütülen bu tarz girişimler, umulan sonucu veremeyince bunun olumsuz etkileri öteki konulara da yansır. Suriye ve Doğu Akdeniz meselelerinde yapılıp son dönemde telafiye çalışılan tercih yanlışları Afganistan’da tekrarlanmamalıdır.


Türk Yurdu Eylül 2021
Türk Yurdu Eylül 2021
Eylül 2021 - Yıl 110 - Sayı 409

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele