ALACAKARANLIK KUŞAĞINDAYIZ

Temmuz 2021 - Yıl 110 - Sayı 407

        Organize suç lideri olduğu ifade edilen bir kişinin geçen ayın başından itibaren hemen her hafta, yurt dışından yayımladığı videolarla ortaya attığı iddialar, günlerdir Türkiye gündeminin ilk sıralarında yer alıyor. Bunlardan bazıları şahsi itiraflarını içeriyor, suçla ilişkili kişiliğini yansıtıyor. Bazılarındaysa somut zaman, yer ve şahitler gösterilerek önemli makamlarda bulunan isimler, kamu görevlileri, basın ve yargı mensupları hedef alınıyor; suçlamalar yapılıyor.

        Bunu yapan, yeraltı dünyasından sıradan biri değil; iktidar partisine yakın duran, mitingler düzenleyip destek veren, güvenliğini sağlamak maksadıyla koruma verilmesi uygun görünen, kısacası yakın zamana kadar iktidar çevrelerinde “makbul” addedilen bir kişi.

        Eski TBMM Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Baş Danışmanı, siyasetimizin ustalarından olan Cemil Çiçek, hukukçu kimliğiyle konuya ilişkin önemli açıklamalar yaptı ve şöyle dedi:

        “Söylenenlerin binde biri bile doğruysa felaket ve sıkıntıdır... Videoları seyreden, gazetede okuyan ilgili savcı veya savcıların harekete geçip gereğini yapmaları lazım. Devlete güveni sağlamak açısından bu gereklidir. Bu boyuttaki iddiaları savcılar araştıracaktır. Bahsedilen konular şikâyete bağlı suçlar değil. Suç varsa iddianame tanzim edilir, suç yoksa takipsizlik kararı verilir... Ortalıkta siyasetçilerin araçlarına çantalar dolusu paralar verildiği iddiaları var. Bunu görmezlikten gelebilir misiniz?”

        İddiaların hedefi konumundaki İçişleri Bakanı, iki TV kanalında beş saate yakın konuştu; ancak sorulara cevap vermek yerine kendi yaptıklarını anlatmayı tercih etti. Sorumluların kendi döneminden önceki yöneticiler olduğunu işaret eden sözleri, parti içerisinde tepki topladı. Bakan da zaten o günden sonra bu konunun yanına bile yaklaşmamaya özen gösteriyor, denilene uyarak susuyor.

        Fakat zihinlere takılan birçok soru cevapsız kaldı. Koruma verip ardından uzatılmasına kim, neden gerek gördü, devlet görevlisiyle korunacak kadar itibar gösterilirken bir suç örgütünün “reis”i olduğu bilinmiyor muydu? Sezgin Baran Korkmaz nereden çıktı, bu kadar büyük servetinin kaynağı nedir? İçişleri Bakanlığına çağrılarak İnan Kıraç isimli iş adamı aleyhine açtığı 45 milyon dolarlık alacağından vazgeçmesi ve hemen yurt dışına çıkması söylendi mi? Mülkiyetini nasıl aldığı bilinmeyen süper lüks otelinde yargı ve emniyet mensuplarını, politikacıları, gazetecileri ağırlayarak kurduğu ilişkiler ağından beklentisi nedir? İstek üzerine, çok hacimli alacağını bir kalemde siliveriyor. Çok da bonkör, geçen yıl eğitim kurumlarına yaptığı bağışlardan ötürü Millî Eğitim Bakanı’nın elinden teşekkür plaketi aldı.

        Sezgin Baran Korkmaz, başlı başına bir “vaka”, karanlık bir kişilik. Suç örgütü liderinin işaret etmesi üzerine bu, açıkça ortaya çıktı. 30 Eylül 2020’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 14 kişiyle birlikte hakkında soruşturma başlatıyor; mal varlıklarına, hesaplarına el konulmasına karar veriliyor; yurt dışına çıkma yasağı konuluyor. Ama çok geçmeden Başsavcılık, bir suç unsuru bulunamadığı gerekçesiyle 5 Kasım’da Sulh Ceza Hâkimliğinden önce mal varlıklarına el konulma kararının, ardından 17 Kasım‘da yurt dışı yasağının kaldırılmasını talep ediyor ve her iki isteğe de uyuluyor. Başsavcılık, bu taleplerine gerekçe olarak MASAK’ın “Araştırmalarda suç unsuruna rastlanmadı.” tarzında raporunun olduğunu gösterdi. Fakat Maliye ve Hazine Bakanı, böyle bir raporun verilmediğini açıklayarak kurum üzerinde oluşabilecek kuşkuları önledi. Korkmaz’ın 5 Aralık’ta ailesiyle birlikte THY uçağıyla uçup gitmesinden hemen sonra MASAK’ın bu kişi hakkında suç bulgularının bulunduğuna ilişkin raporu geldi ama kuş yuvadan çoktan uçmuştu. Hakkında bu çelişkili işlemler yapıldığı sırada Başsavcılık görevini yürüten İrfan Fidan, Aralık ayının başında önce Yargıtay Üyesi yapıldı, hemen ardından daha tek dosyaya bakacak zaman bile bulamadan Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçildi. Yakında yüksek mahkemenin başkanı olacağı ifade ediliyor.

        Mafya yapılanmaları, Batı dünyasında, Rusya başta olmak üzere diğer Asya ülkelerinden daha farklı özellikler taşıyor. ABD‘de bu suç örgütleriyle ilgili pek çok araştırma yapıldı, romanlar yazıldı, filmler çevrildi. Mario Puzo’nun Baba adlı romanı ve film uyarlaması on milyonlarca insan tarafından okundu ve seyredildi. Marlon Brando, buradaki görüntüsüyle ekranlarda hâlâ hayranlıkla izleniyor.

        Bu yayınlardan ve İtalya’daki meşhur “Beyaz Eller Operasyonu”ndan ortaya şu sonuç çıkıyor: Bütün “suç örgütleri”nin, kısaca “mafya”nın dayandığı vazgeçilmez üç temel unsur vardır: siyaset, yargı, emniyet. Bunlara bazen basının da eklendiği olur. Mafya yapılanmaları devlet ve iktidarla kavgaya girmemeye, onları karşısına almamaya büyük özen gösterir. Muhatapları akçeli kişiler ve kesimlerdir, ekonomik ve ticari sektör, işletmeler, iş çevreleri ve rakip örgütlerdir. Acımasız şiddet kullanarak, korku salarak piyasaları kontrolüne almaya çalışır.

        Yolsuzluğun yaşanmadığı, mafya örgütlerinin bulunmadığı ülke hemen hemen yoktur. Fakat yaşanan olaylar ve yapılan araştırmalar; demokratik devlet geleneğinin, istikrarlı kurumların bulunduğu, düzenin hukuk kurallarına uygun tarzda işlediği, yasaları ruhuna uygun şekilde uygulayan tarafsız ve bağımsız yargının olduğu ülkelerde suç örgütlerinin çekinilecek düzeye ulaşmadığını gösteriyor. Gerçi mafya örgütlenmeleri buralarda da vardır. Yayılmaya, kurumlara sızmaya, ekonomik ve ticari mekanizmaların işleyişine silah tehdidiyle etkili olmaya yönelik girişimler yaparlar. Fakat gücünü hukuktan alan, nitelikli ve liyakatli yöneticiler tarafından yönetilen kurumsal yapıları aşamazlar.

        Gücün tek elde toplandığı, kurumların işleyişinin hukuki kurallardan çok yukarının isteğine bağlı olduğu, liyakatin yerini sadakatin aldığı sistemlerde bir başka sorun, “paralel devlet yapılanmaları”nın oluşmasına zemin hazırlayan dinî ve manevi değerler üzerine güdülenen bir ortamın bulunmasıdır.

        Her toplumda eskiden beri aynı inancı paylaşan, ortak dinî ve manevi değerleri benimseyen insanlar, çeşitli adlarla gruplaşmışlar; cemaat ve tarikatler oluşturmuşlardır. Batı dünyasında Katolikler arasında Tapınak Şövalyeleri ve Opus Dei, Protestanlarda Evanjelistler bu tarz örgütlenmelerin Batı dünyasında en fazla bilinenleridir. ABD’de Evanjelizm mezhebi mensuplarının sayısının yüz milyon civarında olduğu söyleniyor. Papa’yı en yüce değer olarak gören Opus Dei ise katolik ülkelerde çok yaygındır; yapılanmasıyla ilgili az şey bilinen son derece gizemli bir dinî örgüttür. Hristiyanlığın mezhep yorumlanmasına dayanan bu oluşumların amacı, devlet kurumlarına sızarak yönetimlerini kendi üzerlerine alacakları alternatif bir hiyerarşik yapı kurmak değildir. Ancak seçimlerde kendi taraftarlarının kazanmaları için yoğun çaba harcarlar; yönetimler üzerinde sivil toplum kuruluşlarının benzeri “baskı grubu” işlevi görmeye çalışırlar.

        Bizdeki tarikat ve cemaatlerin en önemli özelliği ise, yapılanmalarının genellikle yukarıdan aşağıya dikey ve sık dokulu olmasıdır. Birçoğunda en tepede, mensuplarının şeyh, kutup, gavs gibi sıfatlarla yücelttikleri, manevi mertebesinin yüksek, dolayısıyla keramet ehli olduğuna yürekten inandıkları bir zat vardır. Mensupları, söylediklerini ilahi birer hikmet telakki ederek tartışmadan uymaya çalışırlar. Dolayısıyla bürokraside, kurumlarda görevlerini yaparken amirlerinin değil manevi bağlarının olduğu kişinin dediklerine itibar ederler. Bu tarz ilişkiler ağının en acı örneğini 15 Temmuz’da yaşadık. FETÖ, yıllar boyunca devletin dikkatinden kaçmayı, yaptıklarını gizlemeyi başardı. En kritik devlet kurumlarına sızarak buraları kontrolüne aldı, manevi ve ahlaki değerlere bağlı gençler yetişmeye çalışan gönüllüler hareketi maskesiyle kendini gizledi. Devleti resmen ele geçirecek gücü devşirdiğine inanır hâle gelince tarihimizde benzeri bulunmayan alçakça bir işe kalkıştı. 15 Temmuz’daki bu menfur darbe girişimi, başta siyasetçiler ve ülkeyi yönetenler olmak üzere herkesin her zaman ibretle hatırlaması gereken, ders niteliğinde tarihî bir faciadır. Çapları ne olursa olsun, asli mihverinden uzaklaşarak başındakilerin üstünlük ve baskıcı tutkularına hizmet aracına dönüştürülen; manevi ve dinî değerlerden uzaklaşarak holdingleşen, şirketleşen; samimiyetini kaybederek dünyevileşen sözde tarikat ve cemaat yapılanmalarına müsamaha gösterilmemelidir. Çünkü bunlar sadece düzeni bozmakla kalmıyorlar; toplumda ahlaki ve dinî bir sorun hâline geliyorlar. Kötü örnek sergilediklerinden özellikle gençler arasında deist hatta ateist eğilimlerin yayılmasına neden oluyorlar. Sonuçta suç örgütlerini bile gölgede bırakacak kadar büyük birer sorun hâline geliyorlar.

        Mafya yapılanmaları engellenmediği takdirde karmaşa çıkarırlar, düzeni bozarlar, hukukun yerini gücün, zorbalığın almasına çalışırlar. Ama devlet ve kurumları bir süre etkisiz kalsa bile, bu durum uzun sürmez. En organize suç örgütleri bile devlete üstünlük sağlayamazlar. Sonuçta bir ara yatağından çıkar gibi olsa da “Su akar, mecrasını bulur.”. Peker de bir süre sonra şöyle veya böyle yargılanma sürecine girecektir. Ancak söylediklerinin, iddialarının hukuki gerekleri yapılmazsa, çeşitli nedenlerle yasaların gereği yerine getirilmezse Cemil Çiçek’in dediği gibi devlete güven sarsılır. Toplumun hafızasının zayıf olduğu düşünülerek susulması, ortaya atılan suçlamaların soruşturulmaması, söyleyenin suçla ilgili kimliği öne sürülerek unutturulmaya çalışılması vahim bir hata olur. Bazı gerçekler, üzerleri örtülmeye çalışıldıkça daha da etkili şekilde kendilerini gösterirler. Siyaset tarihimizde bunun sayısız örnekleri vardır. Yanlışta ısrar etmek, siyaseti hukukun üzerine çıkararak kurumlara egemen olmak, sadakatin liyakatin önüne geçtiği kadrolaşmalar yapmak çok geçmeden bumeranga dönüşür, döner vurur.

        SEZGİN BARAN KORKMAZ OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

        ABD Adalet Bakanlığı, Sezgin Baran Korkmaz hakkında yeni dava kapsamında “Türk iş adamı 133 milyon doların üzerinde dolandırıcılık gelirini akladığı iddiasıyla Avusturya’da tutuklandı.” başlıklı yazılı bir açıklama yaptı. Utah Bölge Savcılığının 28 Nisan 2021 tarihli iddianamesinin gizliliği, 21 Haziran 2021 tarihi itibarıyla kalktığından S. B. Korkmaz’ın nelerle suçlandığı görülebiliyor. ABD hazinesini 2011’den başlayarak dört yıl zarfında 500 milyon dolara yakın dolandıran Kingston Kardeşler ve Ermeni kökenli Levon Termendzhyan (iki yıl kadar önce Lev Aslan Dermen adını alarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu, ülkemize yatırım amacıyla sermaye getirdiği gerekçesiyle tören yapılıp teşekkür edildi.) Amerika’da tutuklandılar. Ceza indiriminden yararlanmak için itirafçı oldular, eylemlerini nasıl yaptıklarını ayrıntılarıyla anlattılar. Dolayısıyla Amerikan makamları bu üçlünün S. B. Korkmaz ile ilişkilerini, para transferini nasıl yaptıklarını, Türkiye’de kurdukları Mega Yatırım Fonu adlı şirketin SBK Holding ile bütün bağlantılarını biliyor. Bundan dolayı S. B. Korkmaz’ın geçen cumartesi tutuklanması üzerine, avukatlarının “ABD’de hakkında dava açılmadı.” diyerek itiraz etmelerinin, Türkiye’ye iadesini talep etmelerinin dayanağı kalmamış oluyor. ABD’de açılan davada 225 yıl ceza alması isteniyor.

        S. B. Korkmaz, 4 Aralık’ta Türkiye’den ayrılıp bir süre önce iki otel satın aldığı İsviçre’ye gidiyor. Ne yaptığını adım adım izlediği anlaşılan ABD görevlileri, İsviçre’nin mali sisteminin sermaye kesimini koruduğunu, iade taleplerinin kabul görmeyeceğini bildiklerinden, Reza Zarrab olayında olduğu gibi pusuda bekliyorlar. Korkmaz, geçen hafta bir TV programına katıldığı için bulunduğu yerin tespit edildiğini düşünüp Avusturya’ya geçince, derhâl harekete geçip gözaltına aldırıyorlar. Ardından iadesini talep ediyorlar. Türkiye’de yetkili kişiler ve makamlar olaydan, Korkmaz’ın avukatlarının Elçiliğimize duyurup ilgilenilmesini istemeleri üzerine haberdar oluyorlar. Ankara’nın kırmızı bültenle arama girişiminden Avusturya makamları haberdar değil; kişinin Türkiye’ye iadesi konusunda gerekli resmî bir müracaatımız henüz olmadığından, iade isteğimiz sözlü olarak yapıldı. Oysa Amerikalılar sadece resmî taleple yetinmediler, Avusturya ile aralarında mevcut olan suçluların iadesi konusunda iş birliği yapılmasına ilişkin anlaşmayı vakit geçirmeden güncellediler. Avusturya mahkemesi, konuyu etraflı şekilde inceleyip karar vermek üzere davayı bir hafta erteledi. Fakat Amerikalılar bizden daha avantajlı görünüyorlar. Önümüzdeki duruşmada mahkeme muhtemelen Korkmaz’ın ve Türkiye’nin taleplerini kabul etmeyerek ABD’ye iadesine karar verecek.

        Sonrasında nelerin olacağını tahmin etmek zor. Savcılık Zarrab’a yaptıkları gibi ceza indirimi karşılığında itirafçı olmasını isteyebilir. Korkmaz’ın bu durumda yazılı ve sözlü neler anlatacağını bilemeyiz. Amerikalı ortaklarıyla birlikte 133 milyon dolar gibi büyük bir parayı kullanarak Türkiye’deki tezgâhı nasıl hazırladıklarını, kimlerle bağlantı kurduklarını, şimdilik sadece ultra-lüks otelinde ve yatında ağırladığı ortaya çıkan gazetecilerin, siyasetçilerin, hâkimlerin, kamu görevlilerinin dışında başka kimlerle ve ne karşılığında yakınlaştıklarını konuşur mu? Aslında Savcılığın elinde bu ayrıntılara girmeye gerek kalmadan Korkmaz’ı ağır şekilde cezalandıracak yeterli deliller bulunduğundan, Türkiye ile ilgili ayrıntıları araştırmasına ihtiyacı yok. Ancak Amerikan makamları, “Fırsat bulmuşken sadece Korkmaz’ı cezalandırmakla yetinmeyelim; Türkiye’yi kara para aklama konusunda gerekli hassasiyeti göstermeyen, yasal önlemler almayan, ülkeye giren sermayenin kaynağını araştırmayan bir ülke olarak dünya kamuoyuna teşhir edelim.” şeklinde bir yola girmeye kalkışırsa çok tatsız bir tabloyla karşı karşıya kalabiliriz.

        Hukukun uygulanması, yargının bu kurallar çerçevesinde işlemesi, kamu işlemlerinin denetlenmesi, şeffaf olması gibi konularda, gelişmiş demokrasiler düzeyinde değiliz. Uluslararası araştırmalar sonucunda yapılan sıralamalarda bu durum açıkça görülüyor. Kara Para Aklanma Endeksi’nde 2015’te 82, 2020 yılında 100. sıradayız. Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 2014’te 59. sıradan 2020’de 107. sıraya geriledik. Küresel Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 2014’te 67’nci, 2020’de 86’ncı sırada görünüyoruz. Bunları ülkemizin gelişmesini istemeyen dış güçlerin olumsuz propagandası olarak görüp yok sayarak sorunların altından kalkamayız.

        Hukuki uygulamalarda, kurumların işleyişinde giderek derinleşen tıkanıklıklar yaşanıyor. Esas mesele yasaların yetersizliği değil bunların uygulanmamasından kaynaklanıyor. Bakan açık açık on bin dolar maaş alan siyasetçi var diyorsa, suç örgütü lideri bunu “Çantalar dolusu verdim.” diyerek doğruluyorsa savcıların ne yapması gerektiği TCK‘de açıkça belirtiliyor. Veyis Ateş’in S. B. Korkmaz ile yaptığı pazarlık ortaya saçıldıktan sonra savcılar harekete geçmek için neyi bekliyorlar? 30 Eylül 2020’de S. B. Korkmaz dâhil 18 kişinin mal varlığına el konulmasını ve yurt dışına çıkmamalarını talep ederek mahkemenin bu yönde kararlar vermesini sağlayan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, nasıl oldu da bir ay sonra tam tersini yapıp bu kararların ivedilikle kaldırılmasını sağladı? Bir ara MASAK raporu denilse de Ekonomi ve Maliye Bakanı böyle bir raporun bulunmadığını açıkça ifade etti. Kasım ayının sonuna doğru tamamlanıp Savcılığa iletilen, S. B. Korkmaz’ı suçlayan MASAK raporu üzerine Başsavcılık yeniden tutuklanması ve yurt dışına çıkış yasağı kararı aldırdıysa da iş işten geçmiş, zanlı 5 Aralık’ta ülkeyi terk etmişti.

        Başsavcılık veya Adalet Bakanı, 30 Eylül’de ağır şekilde suçlayarak tutuklama kararı çıkartılan kişilerin, bir ay sonra neye dayanılarak aklandıklarını, aleyhlerindeki kararların kaldırıldığını mutlaka açıklamalı; zihinlerde biriken kuşkuları gidermelidir. Yıpranan sadece bu işlemleri yapan veya yapmayan kişiler olmuyor, Devletimiz yıpratılıyor. Devlete, hukuka ve yargıya güven sarsılırsa, insanlar haklarını hukuk kanıtıyla değil siyasette sözünün geçtiği görünümü veren gazetecilerle, kamu görevlileriyle ve parti yöneticileri aracılığıyla aramaya yönelirlerse yüzlerce yıllık kadim bir medeniyetin ve kültürün temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti nasıl ayakta kalır? Siyasi ve şahsi iktidar hesaplarını bir kenara bırakarak Bilge Kağan’ın asırlarca önce milletimize seslendiği gibi bir an önce “Titreyip kendimize gelmek”, toparlanmak zorundayız. Bunu başaramadığımız takdirde deniz salyasının kapladığı güzelim Marmara Denizi gibi bir süre sonra batağa saplanırız, toplum olarak kirlenip boğuluruz.


Türk Yurdu Temmuz 2021
Türk Yurdu Temmuz 2021
Temmuz 2021 - Yıl 110 - Sayı 407

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele