EMİNE IŞINSU ÖKSÜZ HAKK’A YÜRÜDÜ

Haziran 2021 - Yıl 110 - Sayı 406

Edebiyat dünyamızın son dönemlerdeki en önemli isimlerinden biri olan, Türk milliyetçiliği fikrini, millî, manevi, insani ve ahlaki değerlerimizi 60 yıldır kalemiyle savunan Emine Işınsu Öksüz, bu dünyadaki yolculuğunu ikmal ederek ebedî âleme göç eyledi; menzili mübarek, makamı inşallah cennet olsun.

Işınsu kardeşimizi, 1959’da Türk Ocağı Tarihî Binası’nda tanımıştım. Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin seçkin isimlerinden biri olan Halide Nusret Zorlutuna’nın kızıydı ama irsî yazarlık yeteneğini şair olarak değil, belki daha yoğun emek ve çaba gerektiren bir alanda, romancı olarak kullanmayı tercih etti. İyi de yaptı, çünkü bizde ancak 19. yy.dan sonra başlayan roman yazımı, maalesef şiir kadar gelişmedi; yüz yıl boyunca belli bir sayının üzerine çıkılamadı.

Işınsu Öksüz, 1963’te yayımlanan “Küçük Dünyamız” romanıyla bu alanın kapılarını açmış oldu; eser, hacmi geniş olmasa da diliyle, anlatımıyla çok beğenildi. Kısa zaman sonra art arda yazdığı romanlarıyla edebiyat dünyamızın seçkin isimlerinden biri hâline geldi.

Romanlarında işlediği konuların çoğu millî tarihimiz ve Türk milliyetçiliği açısından önemli olan olaylardan, şahıslardan ve mekânlardan seçilmiştir; bunların bazılarının ya bizzat içerisinde yaşamış yahut yaşayanlardan ayrıntılı olarak dinleyip öğrenmiştir. Böylelikle toplum hayatımızda önemli etkiler yapan bazı olayları ve içlerinde yer alan kişileri romanlaştırıp anlatarak bunların ileriki nesiller tarafından öğrenilmesine zemin hazırlamıştır.

Işınsu Öksüz’ün bazı romanlarında Türk dünyasının Batı Trakya’dan Azerbaycan’a, Kırım’dan Kerkük ve Bulgaristan’a kadar değişik bölgelerinde yaşayan soydaşlarımızın çektiği çileler, eziyetler; yaşadıkları haksızlıklar akıcı bir üslupla ortaya konulmuştur. Diğer yandan, 70’li yıllarda ülkücülerin fikirlerini, görüşlerini hangi şartlar içerisinde savunduklarını, canları pahasına mücadele ettiklerini somut örneklerle anlatır. Yüreğindeki duyguları hiç zorlanmadan doğal bir tarzda yansıtır. Köylerden büyük şehirlere gelen, tanımadığı, bilmediği çevrelerle karşılaşan insanlarımızın yaşadıkları sorunlara, ruh hâllerine ışık tutar.

Işınsu Öksüz, sadece kalemiyle yetinmemiş, milliyetçi hareketin en zor dönemlerinde, 80 öncesinde Töre dergisini çıkartarak, ülkücü hanımların örgütlenmesinde görev yaparak bilfiil mücadelenin içerisinde yer almıştır. Bundan dolayı sol ve kozmopolit çevreler, bu değerli romancımızı ısrarla görmezlikten geldi; kendi düşünceleri paralelinde yazan pek çok üçüncü sınıf kalemi şişirip şöhret yapmaya çalışırken onun adını bile anmamaya özen gösterdiler.

Işınsu Öksüz, eşinin işi dolayısıyla 80’den sonra birkaç yıl yurt dışında kaldı. Döndükten sonra tasavvuf dünyamızdan, bu toprakların manevi iklimini dokuyan, gönül dünyamızın mimarlığını yapan şahsiyetleri, mutasavvıfları konu alan romanlar yazdı. Hacı Bayram Veli, Yunus Emre, Mevlana ve Niyazi Mısri’yi aynı eserde buluşturabilmesi, onun hem manevi ikliminin zenginliğini hem de kalem gücünü gösterir.

Işınsu, sağlığının imkân verdiği ölçüde inandığı değerlere, insanlarımıza, ülkemize hizmet etmeye çalıştı. Eserlerinde en zor şartlar altında bile millî ve manevi değerlerinden, insani hasletlerinden, ahlaki ilkelerinden ödün vermeden yaşamanın güzellikleri sunulur; bunların önemi vurgulanır.

Ben Türk okuyucusunun ve özellikle milliyetçi çevrelerin Işınsu’yu henüz yeterince tanımadığına inanıyorum. Bazı yazarların hem dışarıda hem de ülkemizde ölümlerinden yıllar sonra keşfedilip yoğun şekilde okunmaya başlandığını biliyoruz. Işınsu’nun da çok geçmeden ne kadar değerli bir yazar olduğunun anlaşılacağına inanıyorum. Milliyetçi kalemlerin şimdiye kadar onu yeterince anlatıp tanıtmadığını söylemek yanlış olmaz. Dilerim, bu hata artık telafi edilir; değerli romancımız, vefatından sonra bile olsa çok daha fazla okuyucuyla, özellikle gençlerle buluşur.

Muhterem kardeşim Emine Işınsu Öksüz’ü saygıyla rahmetle muhabbetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.

ŞERAFETTİN ÖZDİL HAKK’A YÜRÜDÜ

Şerafettin Özdil bu âlemdeki yolculuğunu tamamlayarak Dar-ı Beka’ya irtihal eyledi. Onu en fazla 12 Eylül darbesi üzerine açılan 587 sanıklı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıkları ve yakınları tanırlar. Darbeden hemen önce Avukat Şerafettin Yılmaz’ın bürosunda stajını tamamlamış, avukatlık ruhsatını almıştı. Evren ve cuntasının amacı, MHP’yi siyasetten silmek; başta Genel Başkan Alparslan Türkeş olmak üzere bütün yöneticilerini en ağır şekilde cezalandırmak; Türk milliyetçiliği fikrini suçlayarak kamu vicdanında dirilmemek üzere mahkûm etmekti. Bunu yapmakla görevlendirilen Nurettin Soyer ve ekibi siyasi ve hukuki tarihimize bir utanç belgesi olarak geçen 950 sayfalık iddianamelerinde, 222 sanık için idam talep ediyordu. Solcu basın, hükmünü peşinen vermiş; sözde demokrasi yanlısı kalemler kin ve nefret saçan yazılarıyla ortamı hazırlamaya, kamuoyunu yönlendirmeye çalışıyorlardı.

MHP yanlısı milliyetçi kesim, psikolojik bir saldırıyla karşı karşıyaydı. Sanıklar içeride, yakınları ve dostları dışarıda yapayalnızdı. Darbe yapılıncaya kadar MHP ile iş birliği yapan merkez sağ parti yöneticileri, yapılanlara seyirci kalmayı tercih ediyordu. Bu ortamda başlayan MHP davasında, münferit çalışan birkaç avukat ile savunma merkezi işlevini yapan iki yer vardı:

1. İki eski asker Kaya Alpkartal ve Sırrı Erkuş’un bürosu.

2. Şerafettin Yılmaz’ın üç genç avukatın yanı sıra burada gönüllü olarak hizmet veren bir grup ülkücü gencin, başta Galip Ağabey ve Orhan Arslan olmak üzere kamu görevlisi bazı arkadaşların içinde bulunduğu savunma ekibi.

Şerafettin Özdil, bu ekibin içerisinde en genç avukat olarak yer almıştı. Görevini büyük bir heyecanla ve özveriyle yapıyor, hemen her gün büro ile Mamak Mahkemesi arasında mekik dokuyordu. Büro münhasıran bu davaya tahsis edilmişti, başka dava alınmıyordu. Kimsenin vekâlet ücreti düşünecek hâli yoktu, âdeta küçük çapta bir seferberlik durumu oluşmuştu. Sadece sanıkların savunulması değil, çoğu dar gelirli ailelerin evladı ülkücü gençlerin ailelerinin maddi, manevi ve insani sorunlarıyla da ilgilenilmesi gerekiyordu.

Şerafettin Özdil, altı-yedi yıl süresince bütün varlığıyla kendini bu davaya adadı. Üzerine düşen bütün görevleri vatan hizmeti yapan bir Mehmetçik sadakatiyle eksiksiz yapmaya çalıştı. Şahsi bir hevesi, amacı, beklentisi kesinlikle yoktu. Davanın nihayetlenmesiyle beraber tezkeresini alan asker gibi sessizce Ankara'dan ayrılıp memleketine gitti.

Birkaç yıl önce rahatsızlandı, kalp sorunu ortaya çıkmıştı; bir ara bu sebeple hastanede yatmıştı. Vefat haberini bu sabah Erdem Şenocak’tan aldım. Bir anda kırk yıl öncesine gidip simsiyah bir şer bulutu gibi bu camianın üzerine çöken, genciyle yaşlısıyla insanlarımıza cehennem acıları çektiren habis darbe günlerini, yeniden olayları ve insanlarıyla bir sinema şeridi gibi zihnimde yaşadım. İnsanımızın ne kadar balık hafızalı yani unutkan olduğunu düşündüm. Şerafettin Özdil, ülkücü ahlakı derin bir tevazu içinde yaşayan bir insandı; karşılık beklemeden işini samimiyetle yaparak kenara çekilmişti. İyi ki de böyle yapmış, çünkü vefa beklemek gibi bir eğilimi olsaydı elbette çok üzülürdü.

Kardeşimizi rahmetle, muhabbetle anıyorum. Cenab-ı Hak rahmet ve mağfiret eylesin, mekânı inşallah cennet olsun. Ruhu şâd olsun.

14 MAYIS 1950 - SİYASİ TARİHİMİZDE TARİHÎ BİR DÖNÜM NOKTASI

14 Mayıs 1950 seçimlerine muhalefet partisi olarak katılan Demokrat Parti’nin büyük bir çoğunlukla kazanıp iktidara gelmesi, iktidarın seçimle el değiştirmesi Türk ve İslam dünyasında ilk defa yaşanan tarihî bir olaydır. Cumhuriyet döneminde, 1946 yılına kadar dört yılda bir düzenli olarak yapılan iki dereceli seçimlere, başka partiye izin verilmediğinden sadece CHP katılırdı. Seçmenler “seçiciler kurulu”nu seçer; onlar da ikinci aşamada, parti genel merkezinde milletvekili olmaları uygun görülen isimlerden oluşan listeleri sandığa atarak formaliteyi tamamlarlardı. Ancak, altı yıldır süren 2. Cihan Savaşı’nın sona ermek üzere olduğu 1945 yılına girilirken dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal ve siyasal değişimler, bu sistemin değişmesini zorunlu hâle getirdi.

Bütün Doğu Avrupa’yı ele geçirerek Moskova’ya bağımlı rejimler oluşturan Stalin, zafer sarhoşluğu yaşıyordu; Ankara’ya, süresi bitmek üzere olan “Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması”nı uzatmayacaklarını bildirdi. Boğazlar’ı kontrolüne almaya yönelik önerisinin yanı sıra toprak talebinde bulundu. Türkiye’nin giderek artan Sovyet-Rus tehditlerine karşı bir tercih yapması, bazı adımlar atması gerekiyordu.

1945 yılının nisan ayında, teslim olma aşamasındaki Almanya‘ya savaş ilan ettik. Böylelikle ABD öncülüğünde düzenlenen San Francisco Konferansı’na katılma imkânı bulduk. Burada İnsan Hakları konusunda hazırlanan bildiriyi imzalayarak Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurucuları arasında yer aldık. Bir başka ifadeyle Türkiye, bu adımı atmakla yeni oluşan iki kutuplu dünya sisteminde demokratik ülkeler safında yerini almış oldu.

Yerimizi seçmiştik ama normal bir demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan partiler henüz yoktu. Artık tek partili cumhuriyet tarzıyla devam edemezdik. Bu gerçeğin farkında olan Cumhurbaşkanı İnönü, 19 Mayıs nutkunda yeni siyasi oluşumlara yeşil ışık yaktı. CHP içerisinde zaten bu yönde girişimler başlamıştı. Atatürk’ün son başbakanı Celal Bayar’ın başında olduğu, Adnan Menderes, Prof. Dr. Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’dan oluşan muhalif grup,  Çiftçiyi Topraklandırma Kanun Tasarısı’nın CHP Meclis grubunda görüşmeleri sırasında yaptıkları konuşmalarda, ülkemizde temel hak ve özgürlükler konusunda büyük sorunlar yaşandığını, demokrasinin bulunmadığını ifade ederek Hükûmet’i eleştirdiler. Siyasi tarihimize “Dörtlü Takrir” diye geçen ve kabul edilmeyen bir önerge verdiler. Bu çıkışa tepki olarak imzalayanlardan üçü partiden ihraç edilirken Celal Bayar, hem milletvekilliğinden hem de partisinden istifa etti.

Bayar ve arkadaşları hazırlıklarını hızla tamamlayarak 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi (DP) resmen kurdular. Aslında birkaç ay önce Nuri Demirağ, Millî Kalkınma Partisi adıyla bir parti kurmuştu ama bu girişim destek bulmadı; isimden ibaret kaldı. Oysa DP, başta büyük şehirler olmak üzere ülkenin her yanında hızla yayıldı; aydınlar arasında geniş bir destek sağladı.

İsmet İnönü ve Hükûmet, yeni partiye halkın ilgi ve desteğini görünce genel seçimleri erkene aldı. DP, 23 ilde teşkilat kurmaya zaman bulamadığından 21 Temmuz’da yapılan seçimlere 42 ilde katılabildi. Seçim çoğunluk sistemi ve “açık oy gizli tasnif” yöntemiyle yapıldı. Yani seçmenin kime oy verdiği görülüyordu; ancak oy sayımı bir kamu görevlisinin gözetiminde valilikçe görevlendirilen kişilerin oluşturduğu bir komisyon tarafından yapılıyordu. Böylece sonuçlar iktidarın isteğine uygun şekilde düzenlenebiliyordu. Muhalefet açıklanan sonuçlara hemen her yerde itiraz etti, üzücü olaylar da yaşandı. 46 seçimleri, siyasi tarihimizde “sonuçları en kuşkulu seçim” olarak yer aldı.

İlan edilen sonuçlara göre CHP oyların yüzde 87.3’ünü alarak 435, DP yüzde 11.6 oyla 64 milletvekili çıkardı.

TBMM’deki büyük çoğunluğuna rağmen CHP, psikolojik üstünlüğü elinde tutamadı; DP, rüzgârı arkasına almıştı. Yıllardır jandarma korkusundan, devlet ve parti görevlilerinin keyfî ve haşin uygulamalarından bıkmış olan, ekonomik sıkıntılardan bunalan, açlık tehdidiyle iç içe yaşayan halkın çoğunluğu, taşradaki avukat, doktor ve eşraf DP’yi ve özellikle “Yeter! Söz Milletindir!” sloganını sahiplenmişti. Bu toplumsal destek, halkın yaşadığı coşku ve heyecan Parti’nin 1947’de beş gün süren ilk kongresinde açıkça görüldü.

İsmet İnönü ve parti yönetimi, ortamın değişmekte olduğunun farkındaydı; buna uyum maksadıyla bazı adımlar atıldı. Parti’nin şahin kanadının temsilcisi Başbakan Recep Peker’in yerine önce Hasan Saka, ardından Prof. Dr. Şemsettin Günaltay getirildi. Devlet ile Parti’nin iç içeliği görünümüne son verildi; İnönü, parti genel başkanlığını bıraktı; sıkıyönetim kaldırıldı. En önemlisi DP’nin kuruluş çizgisi olan ve değiştirilmediği sürece seçimlere katılmama kararı aldığı Seçim Kanunu’nu değiştirmek üzere girişim başlatıldı.

CHP heyetinin başında Başbakan Yardımcısı Nihat Erim bulunuyordu. DP, “nispi temsil“ sisteminin uygulanmasını istiyordu. Ancak CHP ve Erim, çoğunluğu sağlayacaklarından emindi. Halkın her şeye rağmen İsmet Paşa’nın tarihî ve karizmatik kişiliğine saygı ve sevgi duyduğuna, onun şahsında halkın çoğunluğunun kendi adaylarını destekleyeceğine inanıyorlardı. DP, Erim’in çoğunluk sisteminde kararlı olduğunu görünce istemeyerek de olsa “evet“ demek zorunda kaldı.

Yeni seçim kanununda tarafların uzlaşmasıyla üç köklü değişiklik daha yapıldı. Buna göre seçimler artık yargının gözetim ve denetiminde yapılacak, hâkimlerden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulu oluşturulacak, oyların kullanımı ve sayımı “gizli oy açık tasnif“ tarzında yapılacaktı. Bu değişikliklerle Türkiye’de seçim güvenliği sağlanmış oldu. Bu seçim kanununun kabulünden sonra yapılan genel ve yerel seçimler, artık yargının güvencesi altında olduğundan çok büyük sorunlar yaşanmadı (Fakat Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul seçimlerindeki tutumu, bu istikrarı ne yazık ki ciddi şekilde zedelemiştir.).

CHP, Seçim Kanunu’nun Meclis’te kabulünden bir ay kadar sonra yapılan seçimlerde ne kadar büyük yanlış yaptığını gördü; ancak düzelme imkânı artık kalmamıştı.

Aslında istenseydi seçimler arifesinde mevzuat değişikliği konusunda partiler arasında yapılan iş birliği, sadece seçim kanunuyla sınırlı kalmaz; köklü bir anayasa reformu kolaylıkla yapılabilirdi. Çok partili döneme geçilmesinden sonra demokrasi ve özgürlük konuları sürekli konuşuldu. Meclis’te sert tartışmalar yaşandı. Ama ne muhalefetteki DP ne de CHP, sorunların esasında 1924 Anayasası’ndan kaynaklandığından söz ettiler. Oysa “kuvvetler birliği”ne dayanan bu Anayasa ile demokratik bir düzenin kurulması mümkün değildi. CHP ve DP, demokrasimizi anayasa güvencesine kavuşturmak konusunda gereken adımı atmamakla tarihî bir fırsatı kaçırmış oldular.

Değerli anayasa hocamız Prof. Ali Fuat Başgil, 1949 yılında yazdığı bir makalede bu ihtiyacı açıkça işaret etmişti: “Siyaset insan ihtirasının en çok kabardığı sahadır. Binaenaleyh her kanundan çok anayasanın bu ihtiraslara yol vermeyecek mükemmeliyette olması lazım.” diyor ve bunu temin için kuvvetler ayrılığı, anayasa mahkemesi, bağımsız yargı ve senato gibi “dengeleyici” kurumların gerektiğini belirtiyordu. “Aksi hâlde iktidar değişse bile sadece ‘şef iradesi’ el değiştirmiş olacaktır.” cümlesiyle ileride yaşanacakların habercisi oluyordu.

Siyasetin sıkça rastlanan bir özelliği vardır; iktidardakiler ellerindeki gücü ve imkânlarını mecbur kalmadıkça azaltmak istemezler. Muhalefetteyken demokrasinin eksikliğinden, temel hak ve özgürlüklerin çiğnendiğinden yakınanlar, iktidara gelip gücü ellerinde bulduklarında bunu sınırlandırmak bir yana, mümkün olduğunca genişletmeye çalışırlar. Çünkü iktidar yani gücü kullanma imkânından kaynaklanan haz, kısa sürede güç sarhoşluğuna dönüşür.

Batılılar bu gerçeği gördükleri için, J.J. Rousseau’ya değil Montesquieu ve John Locke’a itibar gösterdiler. Üç temel devlet erkinin yani yasama, yürütme ve yargının alanlarını anayasalarında kesin olarak belirlediler. İhtiyaca göre oluşturdukları bazı kurumların işleyişine partizanca müdahaleler yapılmasını engelleyecek yasal düzenlemeler yaptılar. Tarafsız ve bağımsız olmasına özen gösterilen yargıya, yasama ve yürütmenin eylem işlemlerinin anayasaya uygun olması hususunda hakemlik yapma, karar verme yetkisi tanındı. Böylece her organ ve kurumun anayasa ve yasalarla belirlenen görevlerini yetki karmaşası oluşmadan yapmaları sağlandı. Sağlıklı işleyen demokrasilerin önemli özelliklerinden biri olan “geleneksel kurumlar” yapılanmaları ortaya çıktı.

Batı demokrasilerinde son iki yüz yılda yaşanan, toplumsal tabanı, felsefi ve fikrî içeriği bulunan sosyal, siyasal evrim süreci Türkiye‘de yaşanmadı. Anayasa hareketleri geniş bir katılımla değil, belirli bir çevre tarafından hazırlandı. Bu konularda karar verenler siyasi tercihlere öncelik verdiklerinden, hukuka gereken özeni göstermediklerinden denge ve fren işlevi yapacak istikrarlı kurumlar ve yapılar oluşmadı. Üstelik son dönemde her şeye rağmen tarihî temelleri olan Sayıştay, Danıştay, Yargıtay gibi üç önemli kurumun bağımsız yapıları ciddi şekilde zedelendi. YSK yıpratıldı. TCMB ile BDDK, TMSF gibi ekonomimizin dinamosu işlevini gören kurumlarda siyasetçinin ağırlığının artmasına paralel şekilde ekonomik sorunlarımızın büyümesi rastlantı değildir.

Meclis’te büyük çoğunluğa sahip olan CHP, 14 Mayıs seçimlerine gidilirken kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığını, nispi temsil esasını içeren bir reform paketini sunabilseydi, o günkü ortamda DP buna kesinlikle “hayır” demez, tersine destek olurdu. CHP yıllar sonra “İlk Hedefler Bildirisi” adıyla açıkladığı ve 1961 Anayasası’nda yer almasını sağladığı hukuki düzenlemeleri on yıl önce yapabilseydi siyasi tarihimizin rotası olumlu yönde değişir, sonraki yıllarda yaşanan büyük siyasi sorunlar kesinlikle yaşanmazdı.

CHP, 14 Mayıs’ta DP’ye sadece siyasi iktidarı değil, 27 yıl boyunca kendisinin kullandığı hukuki ve anayasal düzeni, bunlardan kaynaklanan yönetim yetkilerini de devretti. DP seçimlerde yüzde 52.7 oy alıp 420 milletvekili, CHP yüzde 39 oyla 63 milletvekili çıkardı. Bu sayıların Meclis’e yansıması yüzde 86.3 DP, yüzde 13 CHP oldu. Çoğunluk sisteminin sonucu olan bu asimetrik tablo, sonraki seçimlerde de yaşandı. Daha da dramatik olan, 1957 seçimi sonrasındaki Meclis’in durumuydu. DP’nin oyu yüzde 47.9’a gerilemiş, yani çoğunluğu kaybetmişti. Ama CHP, yüzde 41 oyla 178 vekil çıkarabilirken DP Meclis’te yüzde 69.7 oranının karşılığında 424 vekil çıkararak bir kere daha hükûmeti tek başına kurma imkânı buldu.

DP’nin on yıllık iktidarı döneminde Kırşehir’in ilçe yapılmasından muhalif siyasetçi ve gazetecilerin tutuklanmasına, istemediği kararlar veren yargı mensuplarına yaptığı uygulamalara kadar tepki toplayan Meclis ve Hükûmet kararlarının hepsi, 24 Anayasası’na uygundu, yani yasaldı. Ama bu yapılanlar evrensel hukuk ilkelerine, temel hak ve hürriyetlere aykırıydı; DP‘nin, muhalefetteyken ısrarla savunduğu değerleri unutması, kamu vicdanında tepki topladı, siyasi tansiyon giderek yükseldi.

Oysa on yılık iktidar döneminde ekonomik ve sosyal alanlarda başarılı işler yapılmıştı. Bu dönemde yapılan barajlar, HES’ler, limanlar, karayolları, elektrik santralleri vb. alt yapı yatırımlarıyla Türkiye’nin geleneksel içine kapalı sosyo-ekonomik yapısı köklü şekilde değişmiş; ticarileşme, şehirleşme hızlanmış; millî gelir artmıştı. Ama siyasi gerilimin artmasıyla oluşan kutuplaşma, bu eserlerin varlığını gölgeledi. Halkın coşkulu desteğiyle iktidara gelen DP, konulara ve olaylara psikolojik ve sosyolojik yönleriyle geniş açıdan bakamadığından, sandıktan çıkan desteği yeterli saydığından gelişmelerin mahiyetini doğru okuyamadı. Gerginlikten ve kutuplaşmaktan kaçınması gerekirken tersini yaptı. Sonuçta parlak bir demokrasi hikâyesi olarak başlayıp gelişen, başından sonuna kadar büyük halk desteğini arkasına alan bu siyasi hareketin askerî bir darbeyle devrilmesi, trajik bir olaydır. Yassıada’daki yargılama tiyatrosu hukuki bir facia, idamlar ise vicdan sahibi herkesin telin ettiği bir insanlık suçudur.

İNSANLIK DOĞU TÜRKİSTAN VE FİLİSTİN’DE KENDİ DEĞERLERİNE KARŞI SINAV VERİYOR

Bir yandan küresel salgının bir buçuk yıldır sürüp gelen çok yönlü baskısı ve tehdidi diğer yandan otuz milyondan fazla Doğu Türkistan Türküne ve üç milyondan fazla Filistinliye uygulanan insanlık dışı uygulamaların etkisiyle yaşama sevinci duyamaz hâle geldik; bu karamsar ortamda hüzünlü bir ramazan, buruk bir bayram yaşadık. Bu ortamın yakın zamanda değişmesi beklenmiyor. Çünkü hem Çin hem de İsrail, hedef aldıkları toplumların haklarını ve hukukunu tanımamak, millî ve dinî kimliklerine saygı duymamak, millî ve dinî kimlikleriyle yaşamalarına izin vermemekte kararlı görünüyorlar.

İsrail, emperyalist güçlerin desteğiyle kuruldu. Dönemin küresel başat gücü İngiltere, daha 1. Cihan Savaşı döneminde Yahudilerin Filistin’de devlet kurmalarına yeşil ışık yaktı. İkinci Büyük Savaş’ın ardından Filistin'den çekileceğini resmen açıkladığı 1947 yılına kadar dünyanın her yerinden bir milyona yakın Yahudi geldi, Filistinlilerden satın aldıkları topraklara yerleşti.

Bu göçü planlı ve bilinçli yapıyorlardı. Yasa dışı, yarı sivil silahlı örgütler kurdular. Erkek ve kadın militanlarına askerî eğitim verdiler, onları silahlandırdılar, disiplinli ve örgütlü elli bin kişi civarında muharip bir güç oluşturdular. Filistinli Müslümanların içerisinde Kudüs Büyük Müftüsü Emin el Hüseyin gibi durumun nereye evrildiğini görebilen bazı kanaat önderleri olsa da bunlar azınlıktaydılar. Çok sayıda Filistinli, paraya tamah ederek mülklerini, topraklarını Yahudilere satmakta sakınca görmedi. Ayrıca Yahudilerin aksine ne silahları ne de örgütleri vardı.

Yahudiler, 1946’dan sonra köylerde ve şehirlerde Filistinlilere karşı silahlı eylemlere başladı. Ben-Gurion, Golda Meir, Şimon Peres gibi sonradan İsrail Devleti’nin başına geçecek isimlerin yönettiği grupların amacı, Filistinlileri kadın ve çocuk ayrımı yapmaksızın acımasızca katlederek dehşet havası yaratmak, evlerini bırakıp kaçmaya zorlamaktı. İngiliz manda yönetimi, bu saldırılara seyirci kaldı; yönetiminin sona erdiği 14 Mayıs 1948’e kadar Suriye, Mısır ve Irak askerî birliklerinin Filistin’e girmelerine izin vermedi. Yahudiler, bu tarihe kadar tam bir terör ortamı oluşturdular. On binlerce Filistinli, asırlardır yaşadıkları yurtlarını ve her şeylerini bırakarak Lübnan ve Suriye’ye sığındı; hâlen 6 milyondan fazla Filistinli, bu ülkelerde zor şartlar altında yaşamaya çalışıyor.

Mısır, Irak ve Suriye birliklerinin 15 Mayıs’ta Filistin’e girme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü toplam yirmi dört bin askerden oluşan, ortak komuta ve savaş kabiliyeti bulunmayan Arap gücünün karşısında eğitimli, kararlı, iyi yönetilen elli bine yakın askere sahip Yahudi birlikleri vardı. Üstelik Ürdün Kralı Abdullah, Yahudilerle anlaşarak Filistinlileri satmıştı. Çok geçmeden ateşkes anlaşması imzaladılar. Tel Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi, 14 Mayıs’ta İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. ABD, bir saat bile geçmeden bu devleti tanıdı. Türkiye de ilk tanıyanlardan biri oldu.

İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1947 yılında tarafları uzlaştırmak amacıyla Kudüs’e uluslararası statü veren ve Filistin topraklarını bölüştüren planını yok saydı; her fırsattan yararlanarak sürekli genişledi. Günümüzde artık üç milyonu geçmeyen Filistin halkı, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da küçücük bir alana sıkışmış durumda. Üstelik İsrail, doymak bilmeyen hırsıyla Batı Şeria’da sürekli yeni yerleşim yerleri oluşturarak buraya da el koymaya çalışıyor. Zaten son çatışmalar da Filistinlilerin 73 yıldır yaşadıkları Şeyh Cerrah Semti’ndeki binalardan zorla çıkarılmaya çalışılması üzerine başladı.

İsrail, terör yöntemleri kullanılarak kuruldu; başından beri Büyük İsrail ütopyasını gerçekleştirmeye çalışıyor. Laiklikten uzak Yahudi şeriatının geçerli olduğu devlet yapısı, İsrail’in güvenliğine öncelik verilerek, Yahudiliğin her türlü imtiyaza sahip olması gerektiğine inanılarak bütün tehditlere cevap vermeye hazır, militarist bir anlayışla düzenlendi. Uluslararası kuruluşlardan gelen ikaz ve eleştirileri ciddiye almıyorlar.

İsrail’in 9 milyonluk nüfusunun yüzde 75’i Yahudi. En fazla ABD’de olmak üzere bütün dünyada din ve ırk hassasiyetleri yüksek olan, 16 milyon civarında Yahudi yaşıyor. Dayanışmalarının çok yüksek düzeyde olmasının yanında, ticari ve mesleki becerilerinden, eğitime önem vermelerinden dolayı güçlü ve etkili lobiler oluşturabiliyorlar. İsrail, ABD’nin dünyada en fazla önemsediği stratejik müttefik konumunda. Bu nedenle 73 yıldır çok büyük çapta ekonomik, teknolojik ve askerî yardım yapıyor; BM’de ve uluslararası alanlarda İsrail’in temsilcisi gibi bir tavır sergiliyor.

İsrail, Washington’un teknolojik desteğiyle nükleer bir güç oldu. Her türlü gelişmiş silahı, savaş vasıtası bulunan, kolaylıkla seferber olabilen eğitimli bir orduya sahip. Bunların yanı sıra MOSSAD gibi dünyanın en etkili istihbarat örgütlerinden birine sahip olduğundan hem bölgedeki hem de dünyadaki bütün gelişmelerden anında haberdar olabiliyor.

Henüz milletleşme bilincine ulaşamamış, aşiret asabiyesinin dar kalıplarından çıkamamış olan; saltanatlarını, maddi varlıklarını korumaktan başka kaygı taşımayan, hanedanların yönetimindeki Arap ülkeleri, Filistin’de yaşananlarla hatta Kudüs’ün statüsüyle ilgilenmeyi gereksiz sayıyorlar. HAMAS’ın İhvan ve radikal cihatçı örgütlerle yakınlığını, iktidarları açısından tehdit saydıklarından, bir süredir maddi yardımlarını da kestiler. Halk kesimleri ise bu konularda yönetimlerini yönlendirecek çapta hassasiyete sahip değiller.

Türkiye, her zamanki gibi meseleyi sahiplenerek İsrail’i frenlemeye çalışıyor. Müslüman ülkeleri, İslam İşbirliği Teşkilatını harekete geçirmek istiyor. Ancak Arap ülkelerinin yanı sıra bir buçuk milyarlık İslam dünyasında manevi değerlere dayalı bir bilinç oluşmadığından istediği sonucu alabilmiş değil; başka bir ifadeyle “ümmet” kavramının eyleme dönüşebilecek yoğunlukta toplumsal bir karşılığı bulunmuyor. ABD Başkanı Biden, istese vereceği bir mesajla İsrail saldırılarını rahatlıkla durdurabilir. Aslında Suudilerin ve BAE’nin elinde, petrol gibi kapitalist Batı dünyasına ve özellikle ABD’ye karşı kullanabileceği önemli bir koz var. İsrail saldırganlığının bir kere daha yükseldiği 1970 yılında, dönemin Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz’in isteği üzerine OPEC, Tel Aviv’i destekleyen Batılı ülkelere petrol ihracatını durdurdu; bu karar üzerine küresel bir ekonomik kriz doğdu. Petrolün varil fiyatı 2.17 dolardan 11.75 dolara çıktı. Washington, Kral’ın isteklerini yerine getirmek, İsrail ise geri adım atmak zorunda kaldı. Ama ne yazık ki Faysal bin Abdülaziz, 1975’te çok ustaca düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetti. Arap ülkelerinin başına bir daha, onun kadar nitelikli ve bilinçli bir lider gelmedi. Tam tersine, Arap devletlerinin tamamına yakını Washington’un da teşvik ve desteğiyle İsrail ile ilişki kurmak, anlaşmalar yapmak için yarışıyorlar.

ABD, İngiltere’nin 73 yıl önce boşalttığı Orta Doğu ve Körfez’de artık post-modern himayeci (mandater) güç konumunda. Burada barışı, huzuru, siyasal istikrarı sağlamak gibi insani ve hukuki girişimler yapmaya gerek duymuyor. Ülkelerin kontrolünde tutabileceği kimselerle yönetilmesi her zaman öncelikli hedefi oldu; Irak, Mısır ve Libya’da uyumlu olmayan iktidarları tasfiye ederek bunu sağladı. Böylelikle bir yandan İsrail’in güvenliğini garanti altına alırken diğer yandan bölgenin yeraltı kaynaklarından, nakil hatlarından şirketleri üzerinden büyük kazanç elde ediyor. Ayrıca stratejik alanlarda çok sayıda askerî üsler, radar tesisleri kurarak küresel rakibi Rusya’yı kuşatma altına aldı. Bölgede İsrail’in ve kendisinin güvenebileceği “dost devlet” oluşturmak için “Kürt Etnik Devleti Projesi”ni devreye soktu.

Netanyahu, ABD’nin bu sınırsız desteğinin şımarıklığıyla hedeflerine ulaşıncaya kadar, yani Filistinlileri direniş yapamayacak hâle getirinceye kadar saldırılarını sürdüreceğini ilan ediyor. ABD’de Senatör Sanders gibi, bu saldırganlığı destekleyen politikadan rahatsız olanlar varsa da Washington’daki siyasal ve kurumsal iktidar; Hristiyan Siyonistleri; etkili Yahudi lobisini; silah, petrol ve finans sektörlerini aşamıyorlar. Amerikan medyasının objektif habercilik yapmaması nedeniyle kamuoyu neler yaşandığını öğrenemiyor.

İnsanlık, 21. asrın ilk çeyreğinde Çin’de ve Filistin’de kendi değerleri karşısında samimiyet, ahlak ve dürüstlük sınavı veriyor. Zulüm, baskı, işkence ve saldırılar sürerse insani gelişmişliğin ürünü sayılan felsefi, fikrî, manevi, hukuki değerlerin anlamı kalmayacak; insanlar, bunların yerinin olmadığı, sadece güçlünün sözünün geçtiği zorba yönetimlere katlanmak zorunda kalacaklar.


Türk Yurdu Haziran 2021
Türk Yurdu Haziran 2021
Haziran 2021 - Yıl 110 - Sayı 406

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele