İdris Ağabey

Mart 2021 - Yıl 110 - Sayı 403

İdris Yamantürk, sadece benim neslimin değil, milliyetçi camiada herkesin ortak değerlerinden biriydi; herkesin hürmet ve muhabbet duyduğu, sevdiği bir “ağabey” idi. Kendisini yakından tanıma fırsatı bulduğum 61 yıl boyunca, muhatabının kalbini kırdığına, incittiğine şahit olmadım. Gençlik yıllarından itibaren sosyal, siyasal ve kültürel faaliyetlerde her zaman ön planda yer aldığı milliyetçi camiada, kimseyle kavgalı olmadı; dedikodu ve hizipçilik yapmadı. Çünkü fikrî mensubiyet duygusu taşıyan her milliyetçinin, kabiliyet ve kapasitesi nispetinde yararlı olabileceğine inanırdı. Fikrini, görüşünü açıkça söyler; eleştirilerinde haksızlık yapmamaya, adil ve ölçülü olmaya özen gösterirdi. Kendisini tanıyan herkes onun bu taraflarını bilir, samimiyetine inanırdı. Bundan dolayı gerek milliyetçi camiada gerekse siyasi çevresinde, hatta iş hayatında kendisine her zaman güven duyulmuş; sorunlar olduğunda hakemlik yapması, arabulucu olması istenmiştir.

İdris Ağabey, 1926 yılında Çamlıhemşin ilçesinin Ortan köyünde, babasının beşinci karısının ilk çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babasının önceki eşleri hastalık sebebiyle vefat etmişlerdir ve onlardan da çocukları vardır. O yıllarda ülkemizin hemen her yerinde olduğu gibi, bu bölgede de bir yandan ekonomik sıkıntılar ve işsizlik diğer yandan salgın hastalıklar hayatı zorlaştırıyor; insanlar her türlü imkânsızlığa, yoksulluğa katlanarak yaşamaya çalışıyor. İdris Ağabey, nüfus kayıtlarına yanlışlıkla iki yaş küçük yazıldığından okula 9 yaşındayken başlayabiliyor. Köyünden Çamlıhemşin’deki 9 sınıflık okula gidebilmek için ayağındaki çarıkla her gün 12 km yol yürümesi gerekiyor. Henüz 11 yaşındayken üç sınıflı okuldan mezuniyet belgesi aldığı yıl, babası vefat ediyor. Yastığının altından cenazesi için çıkan beş liradan başka bir miras bırakmamıştır. Annesinin ve kız kardeşinin sorumluluklarını yüklenme durumunda kalan İdris Yamantürk için artık okuma imkânı kalmamıştır. Bu dar gününde, gümrük memuru olan üvey ağabeyi Yunus devreye girer; kardeşinin ilkokulu bitirebilmesi için tayinini Sürmene’ye yaptırır. İdris Yamantürk, Çamburnu’ndaki okula başlarken ilk defa çarık yerine ağabeyinin aldığı ayakkabıyı giyebilmenin mutluluğunu yaşar. Burada iki yıl daha okuduktan sonra, ağabeyi kardeşinin okuyabilmesi için memuriyetini Hopa’ya naklettirir. Ancak oturdukları ev, okuldan 5-6 km kadar uzaktadır. İdris Ağabey, bu durumunu mizahi bir dille “Allah bana, sen yürüyeceksin, dedi; ben de yaz kış yürüdüm.” diye anlatır. Kendisini yalnız bırakmamış olan ağabeyinin verdiği desteği, “O, benim velinimetimdir; olmasaydı okuyamazdım.” diyerek her vesileyle şükranla anmıştır.

Ortaokul son sınıfa geçtiği yıl, parasız yatılı okul imtihanına girer ve kazanır. Dört yıl sonra Erzurum Lisesinden mezun olur. Ancak bu yıllar kolay geçmemiştir Savaşa katılmasak da bu yıllarda ağır ekonomik sıkıntılar yaşanmaktadır. Devletimizin imkânları çok sınırlıdır. Öğrencilerin başlıca yiyecekleri kapuska, bamya, yeşil mercimek ve bulgur ile “bir elin iki parmağı büyüklüğünde” ekmektir. Fakat yemekler lezzetli olmasa da öğrencilerin sağlıklı kalarak okulu bitirmeleri sağlanmıştır. İdris Ağabey’in içinde bulunduğu bu zor dönemle ilgili yorumu şöyledir: “Bize o imkânları sunanlardan, devletten, milletten Allah razı olsun. Durumumuz iyi değildi ama şikâyet etmemek de gerekiyordu. O şartlar olmasaydı ben burada olamazdım, çünkü ailem beni okutabilecek durumda değildi.”

Yaz tatilinde köyüne, ailesinin çıktığı yaylaya gidebilecek yol parası bile olmadığından, sekiz-dokuz gün yürümüştür. Maddi şartların yetersiz olmasına rağmen öğretmenler de öğrenciler de sorumluklarının bilincindedir. Bundan dolayı derslerde başarı oranı yüksektir. Mezunlardan İdris Ağabey dâhil, on sekizi İTÜ’ye girmeyi başarır.

İstanbul’a gidebilmek için Ankara’dan geçmesi gerekmektedir.

Yolların durumunda dolayı Ankara’ya sekiz buçuk, oradan trenle İstanbul’a iki günde gelebilir. Kayıt işlemlerini yaptırmak için okula gittiğinde, salonda aynı maksatla gelmiş bulunan, bir ömür boyu dost olacağı Mehmet Turgut ile tanışır. 1946-47 döneminde, Elektrik Bölümünde okumaya başlarlar.

Ertesi yıl, Mehmet Turgut ile beraber Cağaloğlu’nda Türk Kültür Ocağı adında bir derneğe giderler. Burası bir iş hanının üst katında, 16 metrekarelik tek odalı, çok mütevazı küçük bir yerdir. Dernek’in üyeleri ve kurucuları, kendi yaşlarında, çeşitli fakültelerde okuyan milliyetçi öğrencilerdir. İdris Yamantürk’ün lise yıllarında fikrî bir tercihi olmamıştır; ama burada yapılan konuşmalar ve milliyetçi ortam hoşlarına gider, üye olurlar; böylece milliyetçi faaliyetlerde ve yönetimlerde yer almaya, çok defa sorumluluk üstlenmeye başlarlar.

Türkiye’de 1945 yılında “çok partili demokrasi” dönemine geçilmesi, 46 seçimlerinde DP’nin Meclis’e girmesine paralel olarak, siyasi ve sosyal ortam hızla değişmeye başladı. Partilerin yanı sıra çok sayıda dernek kuruldu. Basında ve sivil toplum kuruluşlarında siyasi, fikrî ve kültürel tartışmalar yoğunlaştı. İstanbul’da Türk milliyetçiliği düşüncesine hizmet amacıyla kurulan Türk Kütür Ocaklarının yanı sıra, aynı yönde faaliyetler düzenleyen Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Milliyetçi Gençlik Teşkilatı da kurulmuştu ve iş birliği yapıyorlar, birbirlerine destek oluyorlardı Bu kuruluşların ortak özelliği kurucu ve yöneticilerinin çoğunun üniversite öğrencisi gençler olmasıdır.

Milliyetçilik fikri, özellikle üniversite gençliği arasında yükseliş dönemindedir. Bunun sebeplerinden biri, Sovyetler Birliği’nin Büyük Savaş’ın sonuna doğru Türkiye’ye yönelik tehditleri ve yaptığı talepleridir. Rus-Sovyet Yönetimi, Doğu Anadolu’da üç vilayetimizi istemesinin yanında, Boğazlar üzerinde hak iddia etmektedir. Bu istekler, kamuoyumuzda ve gençlik kesiminde doğal olarak büyük tepki gördü. Türk milliyetçilerinin, Rusya’nın komünizmi araç olarak kullandığı, insanlarımızın zihinlerini çelmeye, taraftar toplamaya çalıştığı, bu ideolojiyi benimseyenlerin Moskova’nın geleneksel yayılmacı politikalarının piyonu hâline geldiklerini belirten görüşlerinin doğruluğu ortaya çıktı. Diğer taraftan otoriter İnönü yönetiminin, Türk milliyetçiliğini tehlike sayıp dışlamasının, 1944’te Nihal Atsız ve Zeki Velidî Togan’ın da aralarında olduğu kırk kadar milliyetçi aydını tutuklayıp yargılamasının haksızlığı anlaşıldı.

İstanbul ve Ankara’da milliyetçi faaliyetleri yürüten İdris Yamantürk, Mehmet Turgut, Saadettin Bilgiç, Ferruh Bozbeyli, Faruk Sükan, Halûk Karamağaralı, Şadi Pehlivanoğlu, İrfan Atagün, Galip Erdem, Fethi Gemuhluoğlu, Rahmi Eray, Turgut Atasoy, Abdülhadi Toplu, Osman Yüksel Serdengeçti gibi çok sayıda üniversite öğrencisi genç, ileriki yıllarda siyasi, iktisadi ve sosyal alanlarda, fikir ve düşünce dünyamızda öne çıktılar, tanındılar. Kaliteli, bilgili ve nitelikli insanlardı. Çoğu, önemli makamlara gelerek, siyasette yükselerek ülke yönetiminde söz sahibi oldu. Bu nesil, Türkiye’ye her alanda çok hizmet etti. Ülkemizin iktisadi ve sosyal kalkınmasında, gelişmesinde 46-50 arasındaki dönemin milliyetçi neslinin büyük payı vardır. Yanlışları da elbette olmuştur ama iyi niyetliydiler. Yaptıkları görevlerde, geldikleri makamlarda ülkemize yararlı olmaya çalıştılar. Aralarından fikrî kimliklerinden uzaklaşıp yönünü değiştirenlerin sayısı fazla değildir.

İdris Yamantürk, bu neslin son temsilcisiydi. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ülkemizde yaşanan ekonomik sıkıntılara katlanarak hayata tutunmaya çalışan Karadeniz’in yoksul bir köyünde doğmuştu. Pek çok hemşehrisi gibi normal şartlar altında, onun da direnemeyip yaşanan hayata uyması gerekiyordu. Ama o, âdeta bir “imalat hatası” oldu. Kış soğukları henüz etkisini sürdürürken topraktan başını çıkaran bir “kardelen” gibi şartlara direnmeye kalkıştı; azmi, iradesi ve nitelikleriyle bunu başardı.

İdris Ağabey’in en önemli özelliklerinden biri, milliyetçi nesiller arasında bağlantı kurabilen bir köprü işlevi yapmasıdır. Herkesle sıcak ilişkiler kurabiliyordu. Muhatabına güven veren, saygı uyandıran, herkese yardımcı olmaya çalışan çok mütevazı bir yapısı vardı; camianın “akil insanı” idi. Benim neslimle (60’lılar) sonrakiler, yani 70’liler, 80’liler, hatta 90’lılar arasında nasıl yararlı ve toparlayıcı olduğunun yakın şahidiyim. İsteseydi siyasete girer, kesinlikle bakan da olabilirdi. Ama partili kimliğiyle gönlünce hizmet veremeyeceğini bildiğinden, siyasetten uzak kaldı. Bununla beraber ülkemizin yararına olacağını düşündüğü konularda şahsi ilişkilerini kullanarak, siyasetteki arkadaşlarını etkilediği durumlar da olmuştur.

Mesela Adalet Partisinin kuruluşunda ve genel başkanlık meselesinde, Saadettin Bilgiç yakın dostu olduğu hâlde Süleyman Demirel’i tercih etti; seçilmesinde çok etkili oldu. Çünkü Türkiye söz konusu olduğunda duygularını değil aklını kullanan bir insandı. 27 Mayıs darbesinin rövanşının alınabilmesi için toplumun benimseyebileceği en uygun ismin Demirel olduğunu düşünüyordu. 69 seçimlerinden sonra AP’deki çoğu eski arkadaşı, milliyetçi milletvekilinin partilerinden ayrılmalarına engel olmaya çalıştı ama ikna edemedi. 1992’de Muhsin Yazıcıoğlu’na da benzer tavsiyeleri olmuştu.

İdris Ağabey çarık giydiği, her gün kilometrelerce yol yürüyerek okula gidebildiği yıllarını, Devlet’imizin çok sınırlı imkânlarına rağmen verdiği eğitim desteğini, mesleğine başlayıncaya kadar çektiği para sıkıntısını hiç unutmadı. “Milletimize çok şey borçluyuz, ona yararlı olmak için bütün gücümüzle çalışmalıyız.” diyor; bunu bir ahlaki görev olarak benimsiyor ve yerine getiriyordu. Şirketini kurduktan sonra 12 yıl hiç tatil yapmadı, haftanın yedi günü, günde en az 12 saat çalıştı. İşine çok az bir sermayeyle başladığından, bu noksanlığı böylelikle telafi ediyordu. Eşi Türkan Hanım’la her bakımdan uyuşuyorlardı, örnek bir Türk ailesiydiler. Lüksten, gösterişten uzak, mütevazı bir hayat yaşadılar.

Devlet’teki görevinden ayrılıp hiçbir güvencesi bulunmayan özel girişimine başlarken muhterem eşi Türkan Hanımefendi’ye başarısız olması durumunda tekrar Devlet’e dönmeyi düşünmediğini, ancak bakkallık yapabileceğini söylediğinde aldığı cevap, ailece benimsedikleri temel ilkenin, hayat felsefelerinin veciz bir ifadesidir: “Ben her şeye katlanırım, yeter ki sen ne yaparsan yap evimize haram sokma ve şeref ve haysiyetinden asla taviz verme.”

İdris Yamantürk, iş hayatında çok başarılı oldu; kurduğu şirket uzun yıllardır Türkiye’nin en üst sıralarında yer alıyor. Ama imkân sahibi olması, bazılarında olduğu gibi duruşunu, ahlaki ilkelerini, fikrî yapısını değiştirmedi; hafıza kaybı yaşamadı. Türk Kültür Ocağında benimsediği çizgisini titizlikle korudu. Türk Ocağı, onun kendi ifadesiyle “Açıp nefes aldığı bir penceredir, oksijen kaynağıdır.” Her fırsatta toplantılarına katılırdı, haftalık Ocakbaşı Sohbetleri’nin müdavimiydi.

1959 yılında, Türk Ocağı Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi sıfatıyla tanıdığım İdris Ağabey, hayatı boyunca parasının esareti altına girmedi. İmkânlarını daima fikrine hizmet, muhtaçlara yardım ve eğitime destek amacıyla kullandı. Çok sayıda okul yaptı, binlerce öğrenciye destek verdi. 1960’tan günümüze kadar İdris Yamantürk’ün maddi desteğini almayan hemen hemen hiçbir milliyetçi kuruluş ve neşriyat olmamıştır. Bu yardımlarının tümünü karşılık beklemeden yapmıştır.

Tam manasıyla millî hizmet çınarı olarak yaşayan, ömrü boyunca yüreğindeki Türklüğe ve Türk milliyetçiliği fikrine hizmet heyecanı hiç azalmayan İdris Ağabey, dünyamızdaki yolculuğunu tamamlayarak ebedî âleme, Hakk’a yürüdü. Menzili mübarek, makamı ali, yaptığı hizmetler, iyilikler ve yardımlar, hayır ve hasenatı mağfiretine vesile olsun ve inşallah mekânı cennet olsun.

DIŞ POLİTİKALARIMIZDA YENİ SAYFALAR AÇILMASI GEREKİYOR

Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerinde dönüm noktası olacak önemli gelişmelerin yaşanabileceği yeni bir yola girdik. ABD’deki yönetim değişikliği, sadece Başkan ile sınırlı kalmıyor; bütün önemli kurumlar, kuruluşlar ve üst bürokrasi, yeni yönetimin siyasal hedeflerine, beklentilerine göre yeniden düzenleniyor. Trump döneminde birçok önemli küresel kuruluştan ayrılarak buralara yaptığı maddi destekleri kesen, transatlantik ilişkilerini zayıflatan, NATO’yu bile önemsemeyen ABD, tekrar dünyaya açılmaya hazırlanıyor.

Joe Bıden’ın Trump’tan çok farklı bir yönetim anlayışı var; ülkesini Beyaz Saray’dan doğrudan kendi kararlarıyla değil, Pentagon, Dışişleri, CIA gibi kurumlarla yakın iş birliği ve istişareyle yönetmek istiyor. Bundan dolayı geçen dönem boyunca Erdoğan ile Trump arasında doğrudan görüşülerek sürdürülen Türkiye-ABD ilişkileri artık kurumsal nitelik kazanacak, karşımızda sadece Beyaz Saray değil, bu kurumlar ve Kongre de olacak. Şu anda buralarda Türkiye karşıtlığı yaygın durumda; bunun somut bir örneğini, yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken verdi. Makamına oturmaya hazırlanırken yaptığı konuşmada, Türkiye’yi müttefik gibi davranmamakla suçladı. Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi alması sebebiyle daha fazla yaptırım uygulanmasının gerektiğini ifade ederek “Sözde stratejik bir müttefikimizin Rusya ile yakın temasta olması kabul edilemez.” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bıden’ın kazandığının anlaşılması üzerine geçen ay hem kendisini tebrik etti hem iki ülke arasındaki sorunların 70 yıllık stratejik ittifak ve işbirliği çerçevesinde görüşülmesi gerektiğini belirten sıcak mesajlar iletti. Benzer bir durum, Avrupa Birliği’yle de yaşanıyor. Aralık ayındaki liderler toplantısında, Türkiye’ye yaptırımlar konusunun Mart ayına ertelenmesine karar verilmişti.

Türkiye, bu toplantıdan önceki günlerde, ortamı yumuşatmak amacıyla Ankara’dan mesajlar vermeye, diplomatik temaslara başlamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin geleceğini AB içerisinde gördüğünü, uzun zamandır durmuş olan üyelik görüşmelerinin yeniden başlaması gerektiğini, “uzatılan bu ele” muhataplarımız tarafından aynı sıcaklıkta mukabele edilmesini beklediğimizi, üzerine basa basa ifade etti. Aralık zirvesinden sonra da görüşmeler, karşılıklı üst düzey ziyaretler yoğun şekilde devam ediyor. İlişkilerin normalleştirilmesi hususunda hâlen taraflar arasında mutabakatın olduğu görülüyor. Ancak hem Berlin ve Paris’ten hem de Brüksel‘den sözlerin yeterli olmadığı, Türkiye’nin çözümden yana olduğunu gösterecek somut adımlar atması beklendiği açıklamaları yapılıyor. Açıkçası Türkiye’nin kırmızı çizgileri olan Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Ege konularında geri adım atması isteniyor.

Diğer yandan son yıllarda hayli zayıflayan ABD-AB ilişkilerinin, Biden’ın göreve başlamasıyla birlikte hızla iyileştirilmesi yönünde, taraflar arasında tam bir görüş birliğinin olduğu görülüyor. Trump’tan önce sözü edilen serbest ticaret anlaşmasının yapılması da yeniden gündeme gelebilir. Avrupa Birliği, Biden yönetiminin Türkiye ile ilgili sorunlarda daha aktif şekilde devreye girmesini, ortaklaşa politikalar yürütülmesini istiyor. Brüksel’de Türkiye’nin bu baskılara fazla direnemeyeceği hesaplanıyor.

Ortaya çıkan bu tablo şunu gösteriyor: Bu yıl, Batılı ülkelerle yaşamakta olduğumuz temel sorunlara ilişkin görüşmeler sırasında, masadaki muhataplarımız sadece bu konulardaki ilgili devletlerle sınırlı kalmayacak; her seferinde bu sorunlar üzerinde aynı görüşü paylaşan devletlerin oluşturduğu Batılı bir blokla karşılaşacağız.

Sorunların neler olduğu bellidir:

1. Suriye’nin kuzeyinde, etnik temelli PKK-PYD-YPG devleti kurma girişimleri.

2. Türkiye’nin, karasularının dışında Ege ve Doğu Akdeniz’de bir iddia taşıması; uluslararası sularda hidrokarbon yataklarıyla ilgilenmesi; Yunanistan ve GKRY’nin ilan ettiği Deniz Yetki Alanları ve Münhasır Ekonomik Bölge gibi yanlı kararları tanımaması.

3. Türkiye’nin, Libya’nın meşru hükûmetine verdiği desteği ve Mavi Vatan olarak tanımladığı Akdeniz bölgesindeki belli bir alanda kendisine hukuki imkân kazandıran anlaşmayı sonlandırmaması.

4. Türkiye’nin, Kıbrıs Adası’nı Rumlara bırakmaya razı olmaması.

5. Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 Hava Savunma Sistemi.

Bütün bu konularda AB ülkeleriyle ABD’nin görüşleri tümüyle örtüşüyor. Bunun temel sebebi, Türkiye’nin doğrudan güvenlik ve millî çıkarlarıyla ilgili mecburiyetlerini yok saymaları; 35 yıldır yaşadığı etnikçi terörün bir beka meselesi olduğunu görmezlikten gelmeleridir. Dolayısıyla Türkiye‘nin bu konulardaki girişimlerini NATO ittifakıyla bağdaşmayan tek yanlı emrivakiler olarak nitelendirip geri adım atmasını istiyorlar. Bunun yanı sıra ABD için hayati önem taşıyan İsrail faktörü ile Batı Avrupa ülkelerinin asırlardır romantik bir tutkuyla himaye edip şımarttığı Yunanistan faktörleri de var.

Diğer taraftan Türkiye’nin Rusya ile olan son beş yıllık ilişkilerinin gerçekçi bir muhasebesinin yapılması gerekiyor. ABD, küresel rakip saydığı Rusya ile yakınlaşmamızı, özellikle S-400 almamızı ittifak ilişkilerine aykırı buluyor; yaptırım kararı alıyor; birçok Avrupa ülkesiyle birlikte silah ambargosu uyguluyor. Peki, buna karşılık Rusya, kırmızı çizgilerimiz addettiğimiz konulardan hangisinde bize destek veriyor? Uzatmaya gerek yok, kısaca “hiç birine”.

Rusya PKK ve YPG’yi terör örgütü saymıyor, örgütün Moskova’da temsilcilikleri var. Kremlin, iki yıl önce ABD ile birlikte tavır alarak Membiç’e girmemizi engelledi; ardından Barış Pınarı Harekâtı’nı en kritik aşamasında durdurarak PKK’yı sınırlarımızın ötesine atmamızı önlediler. Rus uçakları, geçen Şubat ayında İdlib’de rejim güçlerine alan açmak amacıyla bir askerî birliğimize saldırı düzenleyerek 35 Mehmetçik’i şehit etti. Libya’da, bize karşı Hafter güçlerini destekliyor; Kıbrıs’ta, Rum yönetimiyle yıllardır ekonomik ve politik işbirliği içindeler.

Günümüzde, Türkiye-Rusya ilişkilerinde asimetrik bir tablo göze çarpıyor; S-400 satışıyla bir yandan NATO‘ya 70 yıldır düşünüp de vuramadığı darbeyi vururken diğer yandan 3 milyar dolar kazandılar; bunun da ötesinde bu sistemin propagandasını yaparak başka satışlara zemin hazırladılar. Nitekim Hindistan, bizim ardımızdan 6 milyar dolar hacminde bir alım yaptı. Buna karşılık bize S-400’ün maliyeti, ödediğimiz paradan çok daha büyük oldu. Birkaç yıl sonra miadını dolduracak F-16’ların yerine düşünülen F-35‘leri alamıyoruz; oysa başından itibaren ortağı olduğumuz bu projede, hem uçakları alıyor hem de bazı parçaları ülkemizde yapıldığından, proje kapsamında 12 milyar doları bulacak kazanım sağlıyorduk.

Diğer yandan uygulanan silah ambargosu, savunma sanayimizi de olumsuz etkiledi. Çok önem verdiğimiz, Pakistan ile ihracat anlaşması yaptığımız, tamamlanma aşamasına gelen Atak helikopterlerini, söz verildiği hâlde motor aksamını alamadığımızdan uçuramıyoruz. Askerî kapasitemizin belkemiği olan hava taarruz gücümüzü üst seviyede tutmak zorunda olduğumuzdan, ihtiyacımızı karşılayacak yollar aramaya başladık. İlk akla gelenlerden biri, Rusya’nın SU-35 savaş uçakları. Ancak mesele sadece uçak sorunundan ibaret değil; SU-35’leri aldığımız takdirde Türk Hava Kuvvetleri hem savunma hem de taarruz gücü bakımından Rusya’ya bağımlı hâle gelecek. NATO standartlarına göre düzenlenen 70 yıllık bütün askerî sistemlerimizi, teknik donanımlarıyla birlikte değiştirmek zorunda kalırız. Dolayısıyla NATO bünyesinde 70 yıldır Batı ile kurduğumuz stratejik ittifak sisteminden ayrılmamız kaçınılmaz hâle gelir. Bu durum gerçekleşirse savunma bütçesini beş kat artıran, bütün gücüyle ordusunu güçlendirmeye çalışan Yunanistan’ın, tıpkı 1912 ve sonrası dönemdeki gibi yalnız başına kalacak Türkiye’ye karşı Ege’de ve Kıbrıs’ta askerî girişimler yapmasının önü açılmış olur. Taraf durumunda olduğumuz diğer alanlarda da NATO ittifakı içerisindeki ilkelerle karşı karşıya kalabiliriz.

Dış ilişkilerimiz, tarihî bir döneme girerken öncelikle Rusya’ya ne kadar güvenebileceğimizi doğru hesaplamalıyız. Kremlin, tarihî arka bahçe saydığı Kafkasya ve Orta Asya’da Türkiye’nin girişimlerini kendisine karşı meydan okuma olarak görüyor; rakip olmasını kesinlikle istemiyor. 16’ncı asırdan beri sürdürdüğü yayılmacı ve hegemonyacı politikasındaki ana hedef, Türklerin coğrafyası olmuş; bu alanlarda imparatorluk hâline gelmiştir. Zaman içerisinde rejimler değişmiş olsa da geleneksel Rus politikası hiç değişmemiştir. Bunu en son, Azerbaycan-Ermenistan Savaşı’nda da gördük. Savaşın seyrini bir süre sabırla izledikten sonra, Azerbaycan ordusunun son hamleyi yapacağı sırada araya girdi. Silahlı gücünü kullanmadan Karabağ’da egemenlik kurdu. 1800 askerinin bulunması gereken bölgede hâlen on bine yakın Rus askerî personeli var. Türkiye’nin bu bölgede askerî birlik bulundurmasını engelleyerek bölgede kontrolü tek başına eline aldı.

Karabağ, artık Rusya’nın Güney Kafkasya’yı sürekli kontrolünde tutmak amacıyla kullanacağı ve burada yaşayan Ermenileri kendine bağımlı hâle getirerek toplumsal destek edindiği bir “üs bölgesi”dir.

Türkiye, dış ilişkilerinde Cumhuriyet Dönemi’nde şimdiye kadar karşılaşmadığı çok büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Güvenlik ve beka olarak nitelendirdiğimiz konularda üç büyük küresel güçle; ABD, AB ve Rusya ile çıkarlarımız ve beklentilerimiz örtüşmüyor; hatta yer yer zıtlaşıyor. Ama her üçüyle de ilişkilerimizi sürdürmeye hatta birçok konuda işbirliği yapmaya mecburuz. NATO, Avrupa Konseyi ve AGİT’e üyelikleri Türkiye’ye, Avrasya ülkeleriyle ilişkilerinde imkân ve itibar kazandırıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yönümüzün Batı olduğunu söylerken bu gerçeği belirtmiş oldu. Fakat hukuk devleti, demokrasi, basın özgürlüğü ve özellikle bağımsız yargı konularında evrensel ölçekte gerekli reformların yapılmayışı, sorunlar yaşanması, Batılı ülkeler nezdinde imajımızı gölgeliyor.

Türkiye beka ve güvenlik niteliğine sahip sorunlarını çözmeye çalışırken bir yandan “sert gücü”nü yani askerî potansiyelini nerede ve ne zamana kadar kullanacağını diğer yandan “yumuşak güç” ve diplomasiye nerelerde yöneleceğini dikkatle ve objektif olarak hesaplamak, tercihlerini duygularıyla değil aklıyla yapmak zorundadır. Mısır ve İsrail ile ilişkileri normalleştirme girişimlerinin başlaması doğru adımlardır. Benzer açılımlar BAE ve Arabistan ile de yapılmalıdır. Müslüman Kardeşler ve Hamas muhabbetinin nelere mal olduğu ortada. Dış ilişkilerde yeni sayfalar açmaya bölge ülkelerinden başlamalı, Şam rejimiyle ilişkilerimizi normalleştirmekten çekinmemeliyiz. Washington’un PKK-YPG kurma projesini önlemenin en etkili yolu, Şam rejiminin ülkesinde yeniden yaptırım gücüne sahip olması ve toprak bütünlüğünün sağlanmasıdır. Hükûmet, bu konuda İslamcı olarak nitelendirilen bazı çevrelerden sert eleştiriler alabilir. Ancak doğru olanı yaptığına inanmalı, cesur davranmalı, bölgede ayaklarımıza pranga olan engellerden kurtulmaya bakmalıdır. Güneyimizdeki bölge ülkeleriyle ve komşularımızla yaşanan sorunlar, aslında çok ciddi sebeplere dayanmadığından karşılıklı çıkarlar çerçevesinde rahatlıkla çözülebilir. Bu yapılırsa küresel güçler ve onların şımarttığı Yunanistan karşısında elimiz güçlenir, rahatlarız. İlişkilerde yeni bir sayfa açmanın yolu da bu olsa gerek.


Türk Yurdu Mart 2021
Türk Yurdu Mart 2021
Mart 2021 - Yıl 110 - Sayı 403

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele