DOĞU TÜRKİSTAN’DA YAŞANANLAR TAM BİR SOYKIRIMDIR

Ocak 2021 - Yıl 110 - Sayı 401

        Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında üç yıl önce imzalanan “Suçluların İade Anlaşması”, Çin Parlamentosu tarafından onaylandı. Hâlen Dışişleri Bakanlığı Komisyonunda bulunan anlaşma, TBMM tarafından da onaylanması durumunda yürürlüğe girecek.

        Anlaşma, terör suçlarıyla itham edilen kişilerin taraf ülkeye iadesini içeriyor. “İade etme yükümlülüğü” başlıklı birinci maddesinde “Taraflardan biri bu anlaşma hükümleri uyarınca diğer tarafın talebi üzerine kendi ülkesinde bulunan kişileri, haklarında ceza soruşturması veya kovuşturmasını yürütmek ya da cezasının infazı amacıyla birbirlerine iade etmeyi kabul eder.” ifadesi yer alıyor. Bir başka maddesinde ise “İade anlaşmasıyla her iki tarafın kanunlarının iade konusu suça aynı kategori altında yer verip vermemesi önem arz etmez.” deniliyor ve “anlaşmada talep eden tarafın iade talebine konu suçun, siyasi olduğunun değerlendirilmesi veya talep edilen tarafın istenilen kişiye sığınma hakkı tanımış olmasının iadeye engel bir durum olduğu” belirtiliyor. Ayrıca “iadesi istenen kişinin ırkı, cinsiyeti, dini, uyruğu veya siyasi görüşü nedeniyle yargılanacağı veya cezalandırılacağına dair sağlam gerekçeler varsa iadenin gerçekleşmeyeceği” ifadesi de yer alıyor.

        Metinde yer alan bu maddelerin, iade taleplerinin uygulanmasını otomatikman engelleyeceği söylense de Çin ile böyle bir anlaşmanın yapılması, Türk kamuoyunda endişelere ve tepkilere yol açtı. İçeriği ne olursa olsun bu başlıkta bir anlaşma, millî vicdan sahibi herkesi rencide eder. Çünkü Çin yönetiminin “terör” ve “terörist” tanımlamasının uluslararası hukuktaki anlamıyla bağdaşmadığı, insan haklarına aykırı şekilde uygulanan baskılara, yapılan zulümlere direnenleri ezmek ve sindirmek amacıyla kullanıldığı ortadadır. Pekin, özellikle son yirmi yıldır, otuz milyon civarındaki Doğu Türkistan halkına, Uygurlara tam bir “soykırım” politikası uyguluyor. Bu bölgenin iki bin yıllık asli sahibi olan Türk halkının millî ve dinî kimlikleri yok edilmeye, tarihleri unutturularak mankurtlaştırılmaya çalışılıyor. Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Örgütleri ve çok sayıda Batılı ülke tarafından ağır şekilde eleştirilen Çin, çok güçlü ekonomik, askerî ve teknolojik gücü nedeniyle bu eleştirileri önemsemiyor; iki milyondan fazla insanın tutulduğu toplama kamplarını “sanat ve meslek eğitimi verilen”, işe ihtiyacı olan insanların kendi rızalarıyla katıldıkları “eğitim merkezleri” diye ilan edecek kadar fütursuz davranıyor.

        Birleşmiş Milletlerin “kendi belirleyeceği” bölgelerde denetim yapabilmek maksadıyla tahkik heyeti gönderme talebini Pekin, üç yıldır kabul etmiyor. Buna karşılık bazı ülkelerden yönlendirebildiği basın mensuplarına, kendince uygun yerlerde özel olarak seçtiği kişilerle röportaj yaptırarak dünya kamuoyunu aldatmaya çalışıyor. Hemen her ülkede medya başta olmak üzere, Çin’in devlet servisleriyle ilişkili kişiler ve lobiler var. Bunlardan Türkiye’de bulunanı, kırk yıldan beri herkes biliyor. 70’li yılların başında illegal Türkiye Komünist İşçi-Köylü Partisini kurarak yola çıkmıştı. Amacı anayasal düzeni yıkarak Maocu bir düzen kurmaktı. Duruma ve şartlara göre duruşunu, pozisyonunu bir bukalemundan daha hızlı değiştirir. 12 Eylül darbesinden sonraki yıllarda yapılan seçimlerde sürekli en az oyu alan parti özelliğini kimseye kaptırmadı. Yeni yüzyıla girilirken partisinin adını ve görünümünü bir kere daha değiştirerek “ulusalcı” çizgiye kaydı. Kırk yıldır değişmeyen iki özelliği var: 1. Çin yandaşlığı. 2. Her seçimde en sona kalarak nal toplaması. Çin’e olan sadakati sebebiyle Doğu Türkistanlılardan nefret ediyor. Pekin’in ağzıyla onları “terörist” ilan etmeye kalkıyor. Ama Türk toplumunun nazarında itibarı olmadığından çabaları Pekin’e yarar sağlamıyor. Çinlilerin kısa bir süre sonra elli yıldır hizmetinde olan bu piyonun çabalarının yarar sağlamadığını görerek rolünü başka bir isme vermesi sürpriz olmaz.

        Soğuk Savaş Dönemi’nin kapanması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünyada büyük bir değişim yaşandı. Komünizmin bir devlet sistemi olarak uygulanma kabiliyetinin olmadığı görüldü. İdeolojik anlamda en köklü değişim Çin’de oldu. Perinçek ve ekibinin idolü olan Mao, Çin’de artık sadece tarihî bir hatıra konumunda. İktidarda yine Çin Komünist Partisi bulunuyor ve devletin kılcal damarlarına kadar etkili durumda. Marksist esaslara göre düzenlenen, katı merkeziyetçi otoriter idari sistem devam ediyor. Ancak ekonomik, ticari, finansal sistem tam anlamıyla kapitalist piyasa kurallarına göre yeniden düzenlendi. Kırk yıldır ısrarla sürdürülen ve Marksist dogmalarla çelişen bu “hibrit” düzenle Çin, son otuz yılda ortalama yüzde on gibi yüksek ve sürekli bir kalkınma hızına ulaştı. Bunu bir milyar üç yüz milyonluk insan gücünü cebri yöntemlerle boğaz tokluğuna çalıştırmakla sağladı. Bugün Çin’de, benzeri görülmeyen sosyo-ekonomik, toplumsal bir tablo yaşanıyor. Bir yanda 400 milyona yakın gelir seviyesi, satın alma gücü gelişmiş ülkelerdeki kadar yüksek geniş bir kesim var. Bunlar millî gelirin artmasıyla ücretleri son yıllarda nispeten artmış olsa da hâlâ gelişmiş Batılı ülke çalışanları kadar geliri olmayan bir milyara yakın vatandaşıyla yan yana yaşıyor.

        Çin’in millî gelirinin, bu yüksek kalkınma hızıyla 2030 yılında ABD’yi geçeceği tahmin ediliyor. Bir buçuk milyara yaklaşan nüfusu, büyüyen ekonomisi, sanayii, teknolojik ve askerî gücüne dayanarak en büyük küresel hegemonik güç olmak istiyor. Başta Afrika ve Asya ülkeleri olmak üzere dünyanın her yerinde Çin şirketlerinin büyük yatırımları veya ortaklıkları bulunuyor. ABD’nin devlet tahvillerinin en büyük müşterisi Çin. Gücü sadece ekonomik, teknolojik ve ticari konularla sınırlı değil. Bunun alt yapısını oluşturacak nitelikli ve kaliteli insan unsurunu sağlamak amacıyla eğitime büyük önem veriyor. Günümüzde dünyanın en başarılı on üniversitesi sıralamasında, ilk üçteki Amerikan üniversitelerinden sonra dört Çin üniversitesi geliyor. Yıllardır binlerce Çinli öğrenci, Amerika’da okuyup, kariyer yaparak ülkesine dönüyor.

        Çin, ekonomik ve ticari alanlarda yayılırken siyasi nüfuzunu ve etkinliğini de genişletiyor. Bundan en fazla Müslüman ülkelerin ve Orta Asya’daki Türk devletlerinin etkilendiği görülüyor. Geçen yıl, çoğunluğu Batılı otuz ülke, Doğu Türkistan’daki Çin mezalimini kınayan bildiriyi imzalarken aralarında Türkiye dâhil hiçbir Müslüman ülke yoktu. Buna cevap olarak Pekin’in yazdırdığı Çin’i masum ve haklı bulan bildirinin altında ise çoğunluğu Müslüman 80 kadar ülkenin imzası vardı. Bunların ortak özelliği, güçlü bir ekonomilerinin olmayışıydı.

        ABD ve Rusya’nın emperyalist politikalarının ortak özelliği, askerî “sert güç”e dayalı oluşlarıdır. Çin ise ekonomik ticari enstrümanları ve insan unsurunu kullanıyor. Sokulduğu yerlere sadece parasıyla, sermayesiyle değil, insanını da götürüyor; kolonileştirmeye çalışıyor. Günümüzde Orta Asya’daki dört Türk devleti Çin tehdidiyle karşı karşıyadır. Büyük devlet adamı ve bilinçli bir Türkçü olan Nazarbayev, bu tehlikeyi görmüş; önlemler almaya çalışıyordu. Çin ile sınır komşusu olmaları, Çin’in kalabalık nüfusunu yerleştirecek alanlar aramakta oluşunun yanı sıra, Türkistan coğrafyasının çok zengin yer altı kaynakları, jeopolitik konumu, ekonomik ve askerî kapasitesinin sınırlı olması, burasını Pekin’in öncelikli hedefi hâline getiriyor. Giderek artacak olan Çin baskısına karşı Türk devletleri, aralarındaki ekonomik, siyasi, askerî, sosyal ve kültürel bağları vakit geçirmeden güçlendirmeli; ortak kurumsal yapılar oluşturarak birlikte Çin dâhil bütün emperyalist girişimlere direnecek hâle gelmelidirler. Doğu Türkistan faciası, emperyalizmin ne kadar ciddi bir tehlike olduğunu, hedefini yalnız bulduğunda nasıl vahşice davrandığını gösteren hazin bir örnektir.

        Türkiye, Çin ile ilişkilerini başta ticaret ve ekonomi olmak üzere elbette her alanda sürdürmelidir. Ancak bu “reel politik faktörler”, Doğu Türkistan’daki soydaşlarımızı görmezlikten gelecek tavır alınmasına asla yol açmamalıdır. Çünkü ortak bir medeniyet, kültür, tarih, dil, din ve soyun değişik coğrafyalarda yaşayan insanlarıyız; bunları yok saymak, kimliğimizi inkâr anlamına gelir. Çin’e karşı sert politika izleyecek durumda değiliz. Bunu kimse istemiyor. Tersine birçok konuda işbirliğini, ilişkileri geliştirmeliyiz. Ama bunu, Doğu Türkistan meselesini yok sayma pahasına yapmak, millî vicdanın kaldıramayacağı, tarihimize utançla yazılıp hatırlanacak feci bir yanlış olur.

        Doğu Türkistan, iki yüz yıldır Çin istilasına karşı direniyor. Dört defa bağımsız devlet olduklarını ilan ettiler; ilkinin Başkanı Yakup Han, Sultan Aziz adına hutbe okuttu; başa geçirmek için bir şehzadenin gönderilmesini istedi. Ama hem ömrü vefa etmedi hem de Osmanlı kendi canının derdine düşmüştü. Talat Paşa öğretmen ve subay göndererek yardıma çalıştı. Atatürk oradan kaçarak gelen gençleri himaye etti, okuttu. Bunlardan rahmetli Rıza Bekin generalliğe kadar yükseldi. Son bağımsız devlet girişimi, 1949 yılında Komünist Çin yönetiminin başlattığı saldırı sonucu yıkıldı. Doğu Türkistan halkının iki yüz yıllık bağımsızlık girişimlerinin hepsi birer kahramanlık destanıdır. On binlerce Türk, çeşitli tarihlerde bu uğurda canlarını verdi. Sonuncudaki direnişin kumandanı olan Osman Batur’un ve kendisinden sonra mücadeleyi sürdürüp babası gibi şehit olan oğlu Şerdiman Osman’ın kahramanlık hikâyeleri ne yazık ki yeterince anlatılmadı, dolayısıyla az biliniyor. O sadece Doğu Türkistanlıların değil, tarih boyunca Türklerin yaptığı bağımsızlık mücadelelerinin örnek kahramanlarından biridir. Aradaki çok orantısız güç dengesine aldırmayarak on binleri bulan kızıl Çin askerlerine karşı sergilediği destansı mücadele, esarete boyun eğmeyerek davası yolunda yiğitçe şehadete yürümesi, millî bilinç sahibi herkes tarafından bilinmeli; saygıyla anılmalıdır.

        Doğu Türkistan’da, 1951 yılından sonra tam bir esaret dönemi başladı. Hayatta kalan bağımsızlık mücadelesi liderleri ve aileleri çaresiz durumdaydı. Çoğu, ülkeden çıkabilmek için Himalaya Dağları’nı aşmaya çalışırken hayatını kaybetti. İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra gibi sağ kalanlar, Türkiye’ye kadar gelebildiler; iltica ettiler.

        Bu tarihten sonra başlayan ilticalar döneminde çıkabilenlerin büyük kısmı, vatanları olarak benimsedikleri Türkiye’ye geldiler. Pekin yönetiminin baskıları artarak devam etti. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, Doğu Türkistan Türkleri esarete razı olmadı; dinî ve millî kimliğini terk etmedi. 2009’da Urumçi’de maruz kaldıkları insanlık dışı uygulamaları protesto için toplanan halkın üzerine ağır silahlarla ateş açan Çin Güvenlik Güçleri, otuz bine (evet 30 bine) yakın Uygur’u katletti. Bu cinayetin soruşturmasını yapmak isteyen BM ve Uluslararası İnsan Hakları kuruluşlarının temsilcilerine Çin’e giriş imkânı tanınmadı.

        2011’de Suriye’de başlayan iç savaş, Bağdat ve Şam merkezî hükûmetlerinin otoritesinin kalmaması, bu coğrafyada IŞİD’in yanı sıra El Kaide ve türevi cihatçı radikal grupların doğmasına ortam hazırladı. IŞİD bir dönem iki ülkede geniş bir bölgeyi kontrol edecek kadar güçlendi. İslam ve Kur’an hakkında yeterli bilgiye sahip olamayan, cihat kavramının anlamını bilmeyen, başta Afganistan ve Pakistan olmak üzere, belli merkezlerdeki radikal akımların etkisinde kalan çok sayıda Müslüman, dünyanın her yerinden “Cihat”a katılmak niyetiyle bölgeye geldi. Avrupa’nın yanı sıra Türkiye’den de birkaç bin insan IŞİD’e katıldı. Şam rejimi Rusya ve İran’ın desteğiyle 2015’ten itibaren önce IŞİD’i ve diğer radikal grupları ardından diğer bütün muhalif güçleri büyük ölçüde etkisiz hâle getirdi. Ülkenin üçte ikisinde yeniden kontrolü sağladı. Hâlen direnmeyi sürdüren iki kesim var:

        1. ABD’nin himayesindeki PYD/ YPG.

        2. Diğer yerlerden süpürerek İDLİB’de toplanmalarını sağladığı muhalif gruplar.

        Bunların sayısının dört milyonu geçtiği biliniyor. İçlerinde El Kaide türevi örgütlere mensup olanlar, IŞİD’den arta kalanlar olduğu gibi, Türkiye’nin desteklediği, ÖSO (Şimdiki adı Suriye Millî Ordusu), Suriye Türkmenleri de var. Bu süreçte Doğu Türkistan’dan kaçabilenlerden bir kısmı Türkiye’ye gelirken bazıları cihat yapıldığını duyduğu Suriye’ye gidip radikallere katıldı. Bunların sayısı kesin bilinmemekle beraber iki bini geçmediği tahmin ediliyor ve hâlen diğer muhaliflerle birlikte, “Türkistan Tugayı” adını verdikleri örgütleriyle, İdlib’de bulunuyorlar. Bu marjinal ufak grubun varlığını abartarak “Doğu Türkistanlılar, Uygurlar teröristtir.” Demek, bilgisizlik ve cehalet değilse Çin yönetimine yani zalimlere yardakçılık ve uşaklık yapmaktır; şanlı bir direniş hareketini karalamak maksadıyla Pekin’in dünya çapında sürdürdüğü propagandaya çanak tutmaktır. Tabii, herkes ahlakının, karakterinin gereğini yapmak durumundadır. Ama Çin’in siyasi ve parasal ağırlığı ne olursa olsun âlemlerin Rabb’i, milyonlarca mazlumun dinî ve millî kimliğini korumak, “Kitap”ının ahkâmına uymak için nelere katlandığını görüyor; masumların göklere yükselen ahını duyuyor. Sorun, sadece bir Türklük ve Müslümanlık konusu değil, aynı zamanda insanlık meselesidir.

        Tartışılan Yasa’nın TBMM’den geçmemesi hâlinde, kimse endişe etmesin, bundan dolayı Pekin, Ankara’ya küsüp tepki göstermez. Çünkü ilişkilerimizin ekonomik, ticari, siyasi ve stratejik boyutunu ayrıntılarıyla değerlendirecek istihbarata ve politik akla sahipler. Bugünkü asimetrik ilişkilerde bir veriyorlarsa dört kazanıyorlar. Sadece yürütmekte olduğu “Kuşak-Yol Projesi” bile ilişkilere stratejik bir anlam yüklüyor. Türkiye, Doğu Türkistan konusunu sessizce izleyip tarafsız görünmek yerine, bir yandan ekonomik ve ticari ilişkileri sürdürürken diğer yandan Pekin’i diplomatik üslupla ikaz etmeli; milletimizin duygularını, endişelerini anlatmalıdır. Gazze’de yaşananlar, Mısır’da Mursi’ye yapılanlar nedeniyle Tel Aviv ve Kahire’ye gösterilen tepkilerin maliyetini göze alan Ankara, Pekin’e hiçbir şey söylemeyecek mi? Suskun kalmanın tarihî vebalinin olduğu unutulmamalıdır.

        BATI DÜNYASI İLE İLİŞKİLERİMİZ KRİTİK BİR DÖNEMDE

        Avrupa Birliği üyesi 27 ülkenin liderlerinin 10-11 Aralık 2020’de yapacakları toplantıda Türkiye ile ilgili alacakları karar, her iki taraf açısından büyük önem taşıyor. Fransa, Yunanistan ve GKRY Türkiye’ye “yaptırım uygulanması” amacıyla aylardan beri yoğun bir kulis çalışması yürütüyorlar. Hafta sonundaki Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda da bu girişimlerini sürdürdüler. Almanya Dışişleri Bakanı Maas’ın toplantı öncesinde “Son aylarda Türkiye ile diyaloğu sürdürebilmek için çok çalıştık. Fakat çok fazla kışkırtma oldu ve Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs ile yaşadığı gerilimler doğrudan görüşmeleri engelledi.” sözleriyle yaptığı açıklama önemlidir. Bu ifade, geçen aya kadar Fransa’nın saplantı hâline getirdiği ve her zeminde ısrarla dillendirdiği “Türkiye karşıtlığı politikası”na karşı daha dengeleyici bir rol oynamaya çalışan ülkesinin tutumunu değiştirebileceği anlamına geliyor. Bunun ne dereceye kadar karar aşamasına geldiği henüz belli değil. Cumartesi günü yayımlanacak toplantı sonuç bildirisinde durum açıklık kazanacak.

        Kararların oy birliğiyle alınacak olmasından dolayı muhtemelen “ilişkilerin dondurulması” anlamına gelecek sert bir yaptırım kararı çıkmayacaktır. Macaristan Dışişleri Bakanı, iki gün önce “Türkiye, Avrupa güvenliğinin temel taşıdır.” ifadesiyle ülkesinin Paris-Atina bloğunun girişimlerini onaylamadığını gösterdi. AB Komisyonu Sözcüsü Peter Stana, liderler zirvesi arifesinde daha açık bir mesaj verdi: “Türkiye-AB ilişkilerinin birçok yönü var. Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu unutamayız. Liderler, kararlarını ilişkilerin karmaşık yapısını göz önünde bulundurarak oy birliğiyle vereceklerdir. AB’nin çıkarı, Türkiye’nin tutumuna bağlı olarak olumlu bir yönde ilerleme, yapıcı bir işbirliği ve diyalog içinde olmalıdır.”. Toplantıda Avrupalı liderler tarihî ve stratejik bir tercih yapacaklar; Türkiye’nin hayati öneme sahip çıkarlarını, güvenliğini, hakkaniyeti görmezlikten gelerek fanatik bir taraftarlık duygusuyla Yunanistan ve GKRY’yi tercih ettiklerini gösteren bir karar alırlarsa 60 yıldır sürüncemede olan, kâğıt üzerinde kalan Türkiye’nin aday ülkelik statüsü, büsbütün rafa kalkacaktır. Başbakan Mitçotakis iki gün önceki açıklamada bir gerçeği itiraf etti: “Yunanistan ile Türkiye arasındaki sorunları AB-Türkiye ihtilafı hâline getirmeyi başardık.”. Sadece bu açıklama bile AB ülkelerinin Atina-Paris bloğunun tuzağına düştüğünü, akla uygun bir tercih yapamadıklarını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belirttiği gibi “stratejik bir körlük” içinde bocaladıklarını ifade ediyor.

        Dış ilişkilerimizde doğru bir durum tespiti yaparak, bölgede ve Doğu Akdeniz’de daha fazla gecikmeden bazı stratejik hamleler yapmak zorundayız. Çıkarlarımızı ve güvenliğimizi sağlamak için bugün yaşadığımız “yalnızlık çemberi”ni kırmalıyız. Türkiye coğrafi konumundan; askerî, ekonomik ve insani potansiyelinden, jeopolitiğinden yararlanarak bunu başarabilir. Müslüman Kardeşler muhabbeti bize çok pahalıya mal oldu. Mısır, İsrail ve hatta Şam rejimiyle ilişkilerde yeni bir sayfa neden açılmasın? Bu ülkelerin Paris-Atina bloğuna eklenmesi engellenebilirdi, gecikilse de her şey bitmiş değil. Sadece Doğu Akdeniz’de değil, ABD içerisinde de “dost lobiler”e ve gruplara ihtiyacımız var. Bunları sağlamadan önümüzdeki dönemde Washington’un ve Beyaz Saray’ın muhtemel yaptırım kararlarına ve PYD/YPG devleti kurma girişimlerine, Rum yanlısı politikalarına sadece Ankara’dan yapılacak müdahalelerle engel olamayız.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan, 21 Kasım’da hem AB’ye hem ABD’ye ve yeni Başkan Biden’a önemli mesajlar verdi: “Kendimizi başka yerlerde değil Avrupa’da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ediyor, dostlarımızla müttefiklerimizle daha güçlü işbirliği hâlinde olmak istiyoruz. AB’nin bize verdiği sözleri tutmasını, ayrımcılık yapmamasını, en azından ülkemize yönelik aleni düşmanlıklara alet olmamasını bekliyoruz.”. ABD ile ilgili olarak da “Amerika ile uzun yakın müttefiklik ilişkimizi, bölgesel ve küresel tüm meselelerin çözümünde aktif olarak kullanmak arzusundayız.” açıklamasını yaptı. Aynı günlerde İbrahim Kalın, Brüksel’e gönderildi; bazı AB üst düzey yöneticileriyle görüşme yapılarak Paris-Atina bloğunun yaydığı olumsuz hava kırılmaya çalışıldı.

        Bu arada hukuk ve yargı reformu yapılacağı, ekonomide istikrarı sağlamak amacıyla ciddi adımlar atılacağı açıklamaları, bu konularda içeriden ve dışarıdan yapılan yoğun eleştirilere cevap niteliğindeydi. Fakat hukuk ve yargı konularındaki reform vaadi, Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirisinde, bizimle ilgili eleştirilerin sıklet merkezini oluşturması beklenen çok sert ve hatta suçlayıcı ifadeleri önleyebilecek mi, göreceğiz. Keşke bir süredir Türkiye’nin en önemli meselesi hâline gelmiş bulunan hukuk ve yargı konularında çok daha önceden ciddi adımlar atılabilseydi. Yargının tarafsız ve bağımsız olmadığı, başta coğrafi teminat, terfi ve tayin olmak üzere, hâkim güvencesinin bulunmadığı, meslekte çok ciddi bir kalite zafiyetinin yaşandığı, yürütmenin gücü ve etkisi karşısında yargı erkinin ezilip kaldığı, AYM ve AİHM kararlarının bazı alt mahkemelerde yok sayılabildiği bir ortamda, hukuk devleti ve demokrasi iddiaları sözden ibaret kalır; gerçekler ortada iken belli bir siyasi çevrenin dışında kimse ikna olmaz. Nitekim en büyük ekonomik ve ticari muhatabımız olan NATO, Avrupa Konseyi, AGİT ve AİHM gibi çok önemli kurumsal ilişkilerimiz ve bağlarımız bulunan Batı dünyasında, yüksek düzeyde bir hukuk devleti ve demokrasimizin olduğuna kimse inanmıyor. Bu kanaatin yaygın olmasının sonuçları, en fazla ekonomik konularda yaşanıyor. Volkswagen’in Manisa’da yeni model araçlarının üretileceği, binlerce insanımıza istihdam sağlayacak büyük bir fabrika için hazırlıkların tamamlanıp karar aşamasına gelindiği günlerde şirketin yetkili bir yöneticisi, tesisi Türkiye’de kurmaktan vaz geçtiklerini, bunun ekonomik değil “siyasi” bir karar olduğunu açıkladı. Geçen yıl ülkemizden 13 milyar doları bulan bir sermaye çıkışı oldu. Türkiye’nin büyük çapta yatırım yapacak dış kaynaklara, yabancı sermayeye ihtiyacının olduğunu herkes kabul ediyor. İlgili bakanlarımız bunu açıkça ifade ediyor, Cumhurbaşkanımız, Türkiye’nin bir “fırsatlar ülkesi” olduğunu belirtip bizzat davet ediyor. Ama Katar’ın dışında bu davetlere icabet eden Batılı yatırımcılar, hukuki ve siyasi ortamı elverişli görmediklerinden gelmeye yanaşmıyorlar. Üstelik gelmiş olanları da tutamıyoruz.

        Oysa 2001’de yaşanan ekonomi ve finans krizinden kurtulmak maksadıyla büyük yapısal reformlar yapılmış; Merkez Bankası, siyasetçinin kontrolünden çıkarılmış; BDDK ve TMSF gibi bağımsız çalışan kurumlar ihdas edilmiş; 30’dan fazlasının tasfiye edildiği bankacılık, sağlam bir alt yapıya kavuşturulmuştu. AK PARTİ 2002’de tek başına iktidara geldiği sırada ekonomik düzenlemeler yapılmış, toparlanma dönemine geçilmişti.

        Uluslararası ekonomik şartlar da elverişliydi; Türkiye’ye, on yıla yakın bir süre bol miktarda yabancı sermaye geldi Bugün eksi 30’lara düştüğü ileri sürülen Merkez Bankası döviz rezervi, 2008’de 145 milyar dolara ulaşmıştı; fert başına düşen millî gelir, 12 bin dolara yaklaşmıştı. Bu dönemde Merkez Bankası Başkanlığını yapan Durmuş Yılmaz’ı, ardından halefi Erdem Başçı’yı uluslararası finans çevreleri “en başarılı Merkez Bankası Başkanı” seçerek takdirlerini ifade etmişlerdi. Bu iki başkanın başarıları elbette rastlantı değildi. Bağımsız olduklarından serbestçe karar alıp uyguluyorlardı. Ayrıca çok nitelikli bir personel yapısı oluşturulmuştu. Bankaya eleman alırken siyasetçilerin verdiği isimleri değil, liyakati ve mesleki kariyeri esas alıyorlardı. Böylelikle çoğu, ABD üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora yapmış olan, bazıları Dünya Bankası gibi önemli kuruluşlarda çalışan “beyinler”i oralara gidip mülakat yaparak Türkiye’ye getirdiler. Bu uzmanların hazırladıkları rapor ve değerlendirmelere göre işlerini başarıyla yürüttüler.

        Ancak iktidar değişmediği hâlde ekonomi politikalarında 2014’ten itibaren farklı bir tavır ortaya çıkmaya başladı. TCMB’nin faiz ve fiyat istikrarı konularındaki uygulamalarını yanlış bulan, iktidara yakın bir gazetede kümelenen bazı akademisyen ve yazarların oluşturduğu grup, TCMB yönetimini ve ilgili bakanı hedef alan yoğun bir kampanya başlattı. TCMB Başkanı Erdem Başçı ve yakın çalışma ekibi, belli kalemlerin yanı sıra sosyal medya ve görevli troller kullanılarak yalan haberlerle, asılsızlığı bilahare anlaşılacak olan suçlamalarla yıpratılmaya, liderin nazarında itibarsız hatta zararlı hâle getirilmeye çalışıldı. 2016 Nisan ayında beş yıllık görev süresi biten Erdem Başçı yurt dışına gönderilirken bütün üst düzey kadrosu Banka’dan kovuldu. Türkiye’nin ekonomisini, maliye ve hazinesini tek yetkili olarak yöneten Bakan’ın ve mesai ekibinin dört yıl zarfında neler yaptıkları ortada. Oluşan büyük hasarı onarmak kolay olmayacak. Çünkü uluslararası politik ve ekonomik konjonktür, önceki gibi uygun değil; dış ilişkilerdeki sorunlar tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Korona salgını bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de sosyo-ekonomik düzenin işleyişini ciddi şekilde bozuyor. Ekonomik birikimler bilinçsizce tüketildiğinden, kamudaki israfın önüne geçilemediğinden büyük bir kaynak sıkıntımız var. Asgari ücret, artık halkımızın büyük kısmının ortak yaşama standardı hâline geldi; yoksulluk ve işsizlik yaygınlaştı. Birçok Batılı ülke korona mağduru iş yeri sahip ve çalışanlarına destek verirken, bunları gıptayla izleyip çaresizliğimize üzülüyoruz.

        Dileriz ülkemizi yöneten siyasi iktidar, mevcut tabloyu doğru okuyarak, nerelerde yanlış yapıldığını görüp bunlarla cesaretle yüzleşerek bu krizin en az hata ile atlatılmasını sağlar. Türkiye tarihinin en ağır sorunlarıyla karşı karşıyayız. Meseleyi iktidar-muhalefet hesaplaşması hâline getirmekten mutlaka kaçınmalıyız; tıpkı Millî Mücadele döneminde, değişik fikir ve görüşten insanların oluşturduğu Birinci Meclis’te olduğu gibi tek yürek hâlinde bu sorunları aşmak amacıyla seferber olmalıyız. Siyasi hesapları ertelemeliyiz. Mustafa Kemal, Büyük Zafer’in ardından, Yunanistan’ın Anadolu’yu işgal projesinin başlıca mimarı ve yürütücüsü olan Venizelos’a elini uzatıp barışmış; Balkan Antantı’nın kurulmasını, genç Cumhuriyet’in dış tehdit olmadan iç sorunlarıyla meşgul olmasına ortam hazırlamıştı. Günümüzde hiçbir devlet, tek başına güvenliğini sağlayamaz. Dışarıya karşı hamasi söylemler, yöneticilerini aşağılayan ifadeler içerde taraftarları coşturup siyasi bir kazanım sağlamış görünse de bu duygusal tavırların ülkeye yararı olmaz. İhtiyacımız, altı doldurulmayan hamaset, öfke, şahsi duygular ve tercihler değil; akıldır, bilgidir, sağduyu ve basirettir. Mustafa Kemal, bu yolu tercih ettiğinden başarılı olmuştu.

        MİLLİYETÇİ, VATANSEVER BİR MÜTEFEKKİRİN ARDINDAN

        Korona salgınının esir aldığı insanlığın ve ülkemizin üzerinden bir kâbus gibi geçen, çok değerli gönül dostlarımızın art arda aramızdan ayrıldığı, gam ve kasvetle dopdolu 2020 yılının ardından, yeni başlayan yılın erken saatlerinde, yüreğimiz bir kere daha yandı. Yarım asırlık dostum, gönüldaşım, ülküdaşım, yol arkadaşım Alâaddin Korkmaz, üç haftadır Kovid teşhisiyle tedavi edildiği hastanede, bu dünyadaki misafirliğini tamamlayarak darıbekaya intikal etti.

        Hakk’a inanan müminler için ölüm, bir son değil; bizleri bir nutfeden halk eden, Hayy, Kayyum, Ehad ve Samed olan, kudreti âlemleri kuşatan, göklerin ve yerin sahibi Cenabıhakk’a kavuşma, fani âlemden ebedî olana geçiş hâlidir. Çünkü “Hepimiz Allah’ın emri ve dileğindeyiz. Hepimiz O’nun huzuruna çıkacağız.”

        Bu gerçeğin şuurunda ve farkında olsak da ebedî âleme intikal eden bir dostun arkada bıraktıkları, henüz bu dünyadaki misafirliğini tamamlamamış dost ve arkadaşları olarak yüreğimizi kaplayan acıya, eleme ve ayrılık hüznüne katlanmak, bunlarla yaşamak zorundayız.

        “Hür ve engin vatanın hem gece hem gündüzüne,

        Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

        Tâ ki geçsin ezelî rahmete rûh orduları…”

        (Yahya Kemal)

        Alâaddin Korkmaz, 1949 Giresun-Espiye-İbrahimşah köyü doğumludur. Bursa Eğitim Enstitüsünden 1970 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında edebiyatla yakından ilgileniyordu, yazdığı bazı şiirler Bursa’da Zaman adlı yerel gazetede yayımlandı. Diğer taraftan ortaokul sıralarında pek çokları gibi o da Atsız, Kozanoğlu ve Ömer Seyfettin’in roman ve hikâyelerini okuyarak hayatı boyunca içinde olacağı milliyetçi düşünce dünyasında yaşamaya başlamıştı; milliyetçi neşriyatı yakından izliyor, yazılanları arkadaşlarıyla paylaşarak okulda milliyetçi bir muhit oluşturmaya çalışıyordu.

        Mezuniyetinden sonra Bingöl Ortaokulunda başladığı öğretmenlik hayatını Ankara’da devam ettirirken tanıştık; düşünce ve gönül dünyamız örtüştüğünden kısa zamanda bir daha ayrılmamak üzere “dost” olduk. Ankara’daki fikir muhitini ve milliyetçi kuruluşları bildiğinden çok kolay intibak etti. Milliyetçi faaliyetlerde daima ön planda oldu; yönetimlerde bulundu; çok nitelikli, yetenekli, becerikli ve cesur bir yapısı vardı. Üstlendiği görevleri hem fikrî kuruluşlarda hem de devlet kurumlarında başarıyla yerine getirdi.

        Mezuniyetinden sonra şiiri maalesef bıraktı. Oysa bu alanda doğal bir yeteneği vardı ve çok başarılı olabilirdi. Ama yazarlığı fikrî, edebî, eleştirel yazılar; inceleme ve araştırmalarla, kitap çalışmalarıyla devam etti. Yazı üslubunda belki de şiire ünsiyetinden olsa gerek sanat ve estetik taraf, edebî dil hâkimdi. İyi bir okuyucu ve araştırmacıydı dolayısıyla fikrî ve kültürel alt yapısı çok sağlamdı; bu sayede mesleğiyle ilgili konularda çok sayıda kitap hazırladı. Millî Eğitim Bakanlığının Türkçe Sözlük’ünün hazırlanmasında yer aldı. Yeni Türk Ansiklopedisi’ne 200’e yakın madde yazdı. 1988 yılında, Kültür Bakanlığı yayınlarından çıkan “Ziya Gökalp-Aksiyonu Meşrûtiyet ve Cumhuriyet Üzerindeki Tesirleri” isimli kitap, Gökalp üzerinde yapılmış en önemli incelemelerden biridir; keşke yeniden yayımlansa.

        Alâaddin Korkmaz, daha sonra Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesinde lisans, Türkiye ve Orta Doğu Amme Enstitüsünde yüksek lisans yaptı. Kemal Zeybek’in Bakan, Acar Okan’ın Müsteşar olduğu Kültür Bakanlığında “Yayımlar Dairesi Başkanı” olarak görev yaptı. Bu görevi sırasında millî kültürümüzün ve düşünce dünyamızın çok sayıda temel eserinin yayımlanmasını sağladı. Agâh Oktay Güner’in Bakanlığı döneminde Müsteşar Yardımcısı oldu. Ancak Refah-Yol Hükûmeti’nde bakan olan İsmail Kahraman, onu Kültür Müşaviri sıfatıyla Almatı’ya göndererek (1997) Bakanlık’tan uzaklaştırmayı tercih etti. Alâaddin Korkmaz, üç yıl süren bu görevinde de çok başarılı işler yaptı. Kazakistan makamları, yaptıklarına karşılık olarak Çimkent’teki Uluslararası Miras Üniversitesinden kendisine fahri doktorluk ve profesörlük unvanları sundu. 2000 yılında Ecevit Hükûmeti döneminde merkeze alınınca, emekliliğini isteyerek devletteki görevlerini sonlandırdı.

        Bu yıldan sonra zamanının önemli bölümünü, eşi Müjgân Korkmaz’ın diyaliz hastası olması dolayısıyla hastanelerde geçirmek zorunda kaldı. Genel Başkanlık dönemimde ondan Danışma Kurulu ve Başkanlık müşaviri gibi sıfatlarla Türk Ocağı Genel Merkezinde çok yararlandım. Aslında Ocak ile eskiye dayanan yoğun bir ilişkisi bulunuyordu ve bunlara zaten yakından şahit olmuştum. 12 Eylül’den üç ay önce yapılan Kurultay’da Merkez Heyeti’ne seçilmişti. 1984 yılında Türk Ocaklarının yeniden faaliyete başlaması için çalışan ekibin içindeydi. Yasal eksiklikler tamamlanarak 1985’te yapılan Kurultay’da yeniden yönetime girdi, Prof. Dr. Orhan Düzgüneş’in yardımcısı oldu. Türk Ocaklarında başlayan yeni ve faal çalışma döneminde tarih ve dil konularında sırayla her yıl düzenlenmeye başlanan ilmî kongrelerin hazırlanmasında ve yapılmasında büyük emeği vardır. Türk Yurdu’nun Ankara’da yayımlanmaya başlandığı dönemde, 1994 yılına kadar Dergi’nin neşriyat müdürlüğü ve başyazarlığını yaptı. Rahmetli Düzgüneş, onu çok sever ve ona değer verirdi.

        Alâaddin Korkmaz, özgüveni yüksek bir insandı, cesurdu; görüş ve düşüncelerini her ortamda açıkça savunur, tartışırdı. Ama şahsi beklentileri olmayan; Türk Milliyetçiliğine, Türkiye’ye hizmet etmeyi varlık sebebi sayan, ihlas sahibi bir dava adamıydı; kelimenin anlamını hak eden bir mütefekkirdi. Vasatlığın, sathiliğin, avamiliğin virütik bir salgın gibi düşünce hayatımızda yaygınlaştığı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin de bundan olumsuz etkilendiği, altı boş siyasi polemiklerin, slogancılığın öne çıktığı toplum hayatımızda ihtiyaç duyulan “yüksek kültür ve liyakat” sahibi seçkin bir Türk aydınıydı. Ne yazık ki hem devlet kurumlarımızda hem de sivil toplum kuruluşlarımızda ondan layıkıyla yararlanılamadı. Aziz dostumun, gönüldaşımın, yol ve dava arkadaşımın menzili mübarek, makamı ali ve mekânı inşallah cennet olsun; ruhu şad olsun, eşi muhterem Müjgân Korkmaz’a, kardeşlerine sabr-ı cemil niyaz ediyorum. Bütün dostlarının ve milliyetçi camianın başı sağ olsun.


Türk Yurdu Ocak 2021
Türk Yurdu Ocak 2021
Ocak 2021 - Yıl 110 - Sayı 401

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele