Yabancıların Gözüyle Balkan Savaşı

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

        Üzerinden bir asır geçen Balkan Savaşları, öncesi, esnası ve sonrasındaki yaşanmışlıklar itibarıyla tarihimizin en önemli olaylarından sayılıyor. Birkaç ay içinde Rumeli’deki topraklarımızın tamamını kaybettiğimiz bu savaş, her yönüyle tahlil edilmeye bugün dahi muhtaç. Tarihçiler, bilim adamları, araştırmacılar, gazeteciler, yazarlar kendi alanları çerçevesinde bugüne kadar bu tahlilleri yaptılar ve şüphesiz bundan sonra da yapmaya devam edecekler. Çünkü hâlâ gün yüzüne çıkmamış vesikalar, belgeler, notlar, günlükler var ve bunlar araştırmacılar tarafından ele alınmayı bekliyor.

         

        Balkan Savaşı’nı ele alan ve araştırmacılara önemli ölçüde ışık tutan kaynaklardan biri de o dönemde bizzat savaşın içinde bulunup gözlemlerini notlar, günlükler hâlinde tutan yabancıların yazdıkları kitaplardır. Çoğu gazeteci-muhabir olan bu yazarlar, vazife icabı bulundukları muharebe bölgelerinde ve şehirlerde gördüklerini, duyduklarını ve bizzat yaşadıklarını günlükler hâlinde kaleme almışlar. Her ne kadar bu yazarların çoğunun yorumları, değerlendirmeleri ve gözlemleri sübjektif, duygusal ve tarafgir olsa da o kısa dönemde yaşanılanlar hakkında bizlere ilgi çekici bilgiler ve ayrıntılar sunuyorlar.

         

        Ülkemizde de yayımlanmış bu kitaplardan bahisle, içlerinden yapacağım küçük alıntılarla, o yazarların kaleminden Balkan Savaşı’nın farklı yönlerine ışık tutmak istiyorum. Öte yandan, konuyla ilgilenen ya da ilgilenecek olanlar için de küçük çaplı bir kaynakça-literatür-kitap tanıtımı yapmış olmayı ümit ediyorum.

         

***

 

         “İstanbul’da Savaş Günleri”1, Alman gazeteci Wilhelm Feldmann’ın, savaş arifesinde ve esnasında İstanbul’da gördükleri ve yaşadıklarını anlattığı bir hatırat. Savaş başlamadan hemen önce İstanbul sokaklarında ahalinin nasıl bir haletiruhiye içinde olduğunu; hükümetin yaklaşımını ve siyasetini, savaş başladıktan sonra da neler yaşandığını Feldmann’ın gözünden okuyoruz bu kitapta. Savaş başladıktan sonra, kasım ayı başında İstanbul’daki gayrimüslimlerin ve yabancı nüfusun tutumlarını Feldmann şöyle gözlemlemiş:

         

        “Savaş nedeniyle yabancı nüfusun hayatı çok az etkilenmişti. Pera’nın (Beyoğlu)  kafelerine ve restoranlarına alışılmış renkli hayat her zamanki gibi aynen hâkimdi. Eğlence lokallerinde de canlı hayat aynı şekilde devam ediyordu. Tiyatrolar ve çalgılı meyhaneler dolup taşıyordu. Gece kulüpleri ise kendilerini gece saat 1’de kapatmaya zorlayan sıkıyönetiminden sıkıntı çekiyordu. Sıkıyönetimin ilan edilmesinden sonra ikinci günde Pera’daki gece trafiği saat 1’e kadar serbest bırakılmıştı. Başkentin diğer semtlerinde ise gece saat 10’dan sonra sokağa çıkma yasağı devam ediyordu.” (s.53)

         

***

 

        Stéphane Lauzanne, 1912 yılında Türkiye’ye gelip 40 gün süreyle gözlem yapan bir Fransız savaş muhabiri-fotoğrafçısı. “Uçurumun Kenarındaki Türkiye – I. Balkan Savaşı ve Çekilen Acılar”2 adıyla yayımlanan kitabında Lauzanne, mümkün mertebe tarafsız, objektif ve art niyetsiz bir bakış açısıyla İstanbul’da ve cephede gördüklerini kaleme almış. Kırkkilise (Kırklareli) bozgununu anlattığı paragrafı buraya alalım:

         

        “Uykusundan uyunan ve uyku mahmurluğunu atlatan Kırkkilise, nasıl adlandıracağımızı bilemediğimiz olaylara sahne oluyordu. Kime sığınılacaktı? Birçok silahlı adam, koyun sürüsü gibi sokaklara ve meydanlara akıyordu. Mahmut Muhtar’ın emir subayları da geri çekilirken savaşmak gerektiğine inanıyorlardı. Genel karargâhı terk ettiler, bütün arşivleri, eşyaları, haritaları, planları, hatta özel şifreleri, ordu başkomutanının yazışmalarına kadar her şeyi geride bıraktılar.” (s.34)

         

        Lauzanne, cepheden gelen yaralılarla ilgili olarak da şunları not almış:

        “Yaralılar her gün giderek daha büyük dalgalar halinde geliyordu; Batı’daki dağlara canlılık dolu bedenler götüren trenler, aslında, Doğu’nun güneşli kıyılarına zavallı yaralı insanlar getiriyordu. Savaşın ilanından sekiz gün sonra, İstanbul’daki hastanelerde, resmen beş binden fazla yaralı vardı.” (s.66)

         

***

 

         “Türklerin Rumeli’ye Vedası”3, bir İngiliz gazetesi için savaş muhabirliği yapan (ve daha sonra siyasete atılan) Ellis Ashmead-Barlett’in, kardeşi Seabury Ashmead-Barlett ile birlikte yazdıkları bir kitap. Hamdi Akyol’un takdim yazısında da belirttiği üzere, tarih bilgisi kısıtlı ve hatalı olan Barlett kardeşler, buna ilâveten gözlem ve değerlendirmelerinde fazlaca duygusal ve tarafgirler. Buna rağmen, hacimli sayılabilecek bu kitap, gerek savaş öncesi ve sonrası İstanbul’daki olayları ve gerekse Trakya ordusunun savaştığı cephelerde (Kırklareli, Lüleburgaz, Pınarhisar, Çatalca) yaşananları teferruatlı şekilde anlatması itibarıyla önemli.

         

        Önce, yazarın bir Batılı zihniyetiyle -Şark meselesi çerçevesinde- yaptığı şu yorumu alalım: “Maalesef Avrupalı büyük güçlerin birbirlerine karşı kıskançlıkları, Osmanlı’nın Avrupa topraklarının parçalanmasına engel oldu (…) Tek şaşırtıcı olan, Türk ırkının neslinin hâlâ tükenmemiş olmasıdır.” (s. 51)

         

        Muharebe sonrası bir gözlem: “Muharebe meydanından uzaklaştıkça manzara daha da kötü bir hâl alıyordu. Yaralıların çoğu daha fazla ilerleyemiyor, yerlerde sürünüyor ve yol kenarlarına uzanarak kendilerine bu ıstırabı yaşatanlara en ufak bir sitemde bulunmadan ölümlerini bekliyorlardı.” (s. 181)

         

        Göçle ilgili gözlem: “Bu toplu bir göçtü; Türklerin Asya’ya dönüşü… Çıplak ayaklı, şalvarlı ve süslü yaşmaklar örtünen kadınlar yol boyunca sürüleriyle ilerliyor ve küçük çocuklar öküzleri üvendireleriyle dürterek yürüyorlardı.” (s. 223)

         

        İlginç bir tespit: “Osmanlı, Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş olmasına ve son harpte itibarını iyice yitirmesine rağmen, toprak kaybının aslında bir nimet olduğunu düşünen ileri görüşlü Türkler de mevcut.” (s. 314)

         

***

 

        H. C. Seppings-Wright, bir İngiliz gazeteci. O da savaşı yerinde gözlemlemesi için ülkeye gelen muhabirlerdendir. Önce Trablusgarp Savaşı’nda bulunmuş, ardından Balkan Savaşı için cephelere gitmiştir. “Hilal Altında İki Yıl”4 adlı kitabında Wright, Kırklareli’nden Çatalca’ya uzanan süreçte Doğu Cephesi’nde gördüklerini ve yaşadıklarını anlatıyor. Savaşta silah ve açlıkla birlikte öldürücü olan bir başka unsur olan kolerayla ilgili tespitine bakalım:

         

        “Koleranın patlak vermesi Türk ordusunun içinde bulunduğu zor durumun ve problemlerin daha da kötüleşmesine sebep olmuştu. Salgın sadece cepheyle sınırlı kalmamış, Çatalca’daki tahkimatın gerisine hatta İstanbul’a bile uzanmıştı. Bu feci hastalık günde iki bin kurban alıyordu. Ne var ki Türklerin sağlam yapılı olması ve kötü alışkanlıklarından uzak durmaları birçoğunun sağlığına kavuşarak cepheye dönebilmesini mümkün kılmıştı.” (s. 224)

         

        Wright kitabının sonlarına doğru, Türklerin yanlış tanındığını belirterek şu vurgulamada bulunuyor: “Harp sırasındaki tecrübelerim Türklerin çoğunlukla yanlış anlaşıldığına ve sahip oldukları değerlerin takdir edilmediğine beni inandırdı. Bunun sebebi belki de Türk’ün kendine has hususiyetlerinin olağanüstü ölçüde çarpıtılarak anlatılmasından kaynaklanıyor. Onun kaderciliği, hayat felsefesi ve her iki harpte -Trablusgarp ve İttifak kuvvetlerine karşı Balkanlar’da- gösterdiği fevkalâde mukavemet, Batılı zihinlerin Türk karakterini tam olarak kavramasını zorlaştırdı. Faziletleri kadar kusurlu olan tarafları da var, ama ben karakterlerinin fazlasıyla mübalağa edilen kusurlarına göre daha ağır basacağı kanaatindeyim.” (s. 256)

         

***

 

         “Balkan Savaşı Günlüğü – Türklerle Cephede”5 adlı kitap, müttefik Alman ordusuna mensup olup 3. Kolordu Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa’nın yanında kurmay subay olarak vazife yapan Gustav von Hochwachter’e ait. Kırklareli, Lüleburgaz ve Çatalca cephelerinde bizzat bulunan ve hatta Çatalca’da bir merminin şapkasını delip geçmesiyle ölümden kıl payı dönen Hochwatchter, muharebelerin anatomisini günü gününe aldığı notlarla yapıyor. 

         

        Hochwatchter, Kırklareli yenilgisinden sonra Lüleburgaz‘a çekilen ordunun karargâhına doğru yola çıkarken Babaeski istasyonunda gördüklerini şöyle resmediyor: “İstasyonda durum korkunç. Herkes kaçıyor, çoluk çocuklarıyla birlikte manda arabalarıyla uzun kafileler halinde hat boyunca veya aşağıya Rodosto’ya (Tekirdağ) doğru gidiyorlar. Köyler yıkılmış… Yersiz yurtsuz yollara düşüp kargaşayı daha da arttırıyorlar. Fecaat ve sefalet var her yanda; çocuklar yarı çıplak, kadınlar yalınayak çamurda yürüyor.” (s. 29)

         

        Alman kurmay subay, yaşanılan mağlubiyetle ilgili şu şahsi tespitini yapıyor:

        “Kabahatin, bu elverişsiz şartlarda Türk askerini cepheye sürenlerde olduğuna inanıyorum. Ne için savaşa gittiğini anlamadan, eline tutuşturulan silahın tertibatını bilmeksizin, günlerce kendisinin diye görmediği bir memleketin yollarında aç susuz sürüklenen, sıcak iklimden gelen bu Anadolu çiftçisinin maneviyatını da düşünmek gerekir (…) Savaşı kaybeden Türk askeri değildi, kabahat sorumsuzca davranıp gerekli önlemleri almayan sorumlu mercilerindir.” (s. 66-67)

         

***

 

        Fransız yazar, gezgin ve şair Gustave Cirilli’nin “Edirne Kuşatması Günlüğü”6, Şükrü Paşa komutasında, beş ay süreyle Bulgar muhasarası altında kalan Edirne’de yaşanılanların günlük olarak tutulmasıyla oluşturulmuş bir kitap.

         

        Cirilli, daha fazla dayanamayan ve teslim olan Edirne’nin, düşman işgali altındaki ikinci gününe ait şunları gözlemliyor: “İlk zafer günü için bu kadar yeter. Ama ertesi gün ne korkunç bir uyanış! Bulgarlar avlarını tutuyorlar ama delicesine mukavemetlerini ona pahalıya ödetecekler. Üç gün boyunca şehir yağma ediliyor. Özellikle Türk evleri sadece kin ve intikam teneffüs eden vahşice bir yağmanın hedefi oluyor. Müslüman kadınları pervasız bakışlardan koruyan parmaklıklı pencere fark edildiğinde kapılar tüfek kabzası ile vurularak kırılıyor. Elveda İslâm’ın mutlu kişileri için çok değerli olan haremin mahremiyeti, kadınlara ayrılan bölümlerin gölgesi! İstilacının çizmesi yasak yerleri kirletiyor, yüklüklerin yollarını çamura buluyor.” (s. 133)

         

        Kitabının sonunda Cirilli şu hüzünlü duygularını aktarıyor: “Artık Edirne yok. Huzur içinde yatsın. Ama masallardaki zümrüd-ü anka kuşu gibi küllerinden tekrar doğmayı beklerken, dünyanın bütün gazetelerinde adı yankılanan kale surlarını bir kez daha görmek istedim.” (s. 162)

         

***

 

        “Balkan Savaşları”7, ünlü Troçki’nin yazılarının derlenmesinden oluşan önemli bir kitap. 1905 Devrimi sonrasında Sibirya’ya sürülen ve fakat oradan kaçarak Avusturya’ya giden Troçki geçimini sağlamak için Rusya’daki Kievskaya Misl gazetesi adına muhabirlik, yazarlık yapmıştır. Balkan Savaşı çıktığında 30’lu yaşlarının başında olan Troçki, Rumeli’de, özellikle Bulgarların ve Sırpların bulunduğu bölgelerde savaşı yakından takip etmiş, çalıştığı gazeteye haberler ve yorumlar göndermiştir.

         

        Kitabın ilk bölümünde Osmanlı Türkiye’sini çeşitli yönlerden inceleyen yazılar yer alıyor. Daha sonraki bölümlerde ise Rumeli’de, cephelerdeki askerî faaliyetler ve muharebelerden çok, olayların ve yaşananların arka planındaki siyasi, sosyal ve ekonomik çatışmalar üzerinde duran Troçki, zaman zaman esir kamplarını da gezmiş, buralardaki esir subay ve askerlerle görüşmüştür. İşte bu görüşmelerden birinde Troçki, esir düşen bir Türk yüzbaşıya şu soruyu sorar: “Avrupa basını, Türkiye’nin yenilgisini şuna bağlıyor: Subaylarınız, iddiaya göre, kendilerini askerî görevlerine zarar verecek şekilde siyasete kaptırmışlar. Bu doğru mu?”

         

        Subayın verdiği cevap: “Ben şahsen bir siyasetçi değilim. Ben bir askerim ve kendimi daima yalnız işimi yapmaya adadım. Bir bütün olarak subay kadrolarına gelince, Avrupa basınının görüşü, meşrutiyet inkılabı devri söz konusu olduğu ölçüde belki doğrudur. Ancak, son zamanlarda Türk subayları siyasetten çekildiler ve meslekî sorumluluklarına kendilerini verdiler. Peki o zaman yenilgimizin nedenini nerede bulabiliriz? Bu soruyu cevaplamak benim için çok güç. Ben sadece bir alay subayıyım; harekâtın genel planı benim bildiğim bir konu değildir (…) Yalnız bir şeyi size kesin olarak söyleyebilirim. Askerlerimizin açlık çektiği haberleri -böyle haberler gazetelerde çıktı- tamamıyla gerçekdışıdır.” (s. 291-292)

         

***

        Müstahkem mevki kumandanı Esat Paşa ile kardeşi kale komutanı Vehip Bey’in Yunanlılara karşı koruduğu Yanya şehrinde yaşanılanlar, yine bir yabancının gözüyle yazılan “Kuşatılmış Kent Yanya”8 adlı kitapta bizlere aktarılıyor. Yanya’daki Fransız konsolosu Edgar Dussap’ın eşi olan Guy Chantepleure, tuttuğu günlüklerinde, her ne kadar bir Fransız olması ve kendisini Yunanlılara daha yakın hissetmesi hasebiyle duygusal tespitler yapmışsa da Yanya ile ilgili ilginç bilgiler de veriyor olması onun bu kitabını önemli kılıyor.

         

        Chantepleure, bir yerde, Türk askerinin psikolojisini şöyle gözlemliyor: “Zavallı Asyalı askerler! Soru sorulduğunda, en genç olanların yüzünde hüzünlü bir safiyet tebessümü beliriyor. Oraya neden sevk edildiklerini, neden oraya geldiklerini, neden her yerde savaş olduğunu bilmiyormuş gibiler. Teslimiyet içindeki büyük çocuklara benziyorlar… Ve arslanlar gibi dövüşüyorlar. Olaylardan habersiz gözleri ölümün doğrudan yüzüne bakıyor. Sırplarla, Karadağlılarla savaştılar. Mücadeleden, geri çekilmeden yorgun düşmüş, mideleri hiçbir zaman doymamış haldeyken. Yunanla savaşmaya gönderildiler… Ve büyük kaleyi kudurmuşçasına savunuyorlar (…) Generalleri Cavit Paşa, onları ateşe alıştırırken ilk ölenlerden biri. Ne önemi var! Düşman tarafından öldürülen her savaşçı şehit değil midir? (…) Ölümüyle cenneti hak ediyor!” (s. 55)

         

        Şehir Yunanlıların eline geçtiğinde yazarın duygusal yaklaşımından örnek: “Diğerleri arasında yeni bir gündoğumu bu, tarihî bir gündoğumu… Beş asırdan beri yabancı hegemonyası altında bükülen, Türk ve Müslüman olarak uykuya dalan kent, Yunan ve Hıristiyan olarak uyanıyor!..” (s. 109)

         

        Teslim sonrası gördükleri ise şöyle: “Askerler? Heyhat, dilenciler, aveneler demek daha doğru. Üniformaları berbat paçavralardan başka bir şey değil. Yüzlerinden yorgunluk, bezginlik, ıstırap, açlık ve utanca benzeyen ne olduğunu bilmediğim bir acı akıyor… İçlerinden biriyle konuşuyoruz… On beş günden beri erzak neredeyse tamamen tükenmiş…” (s. 113)

         

***

 

        Edirne ve Yanya ile birlikte, düşman hücumlarına başarıyla direnen yerlerden üçüncüsü olan İşkodra, müstahkem mevki komutanı Hasan Rıza Paşa’nın suikast sonucu şehit edildiği, onun yerine -suikastte parmağı olan- Esat Toptani Paşa’nın geçtiği bir müstahkem şehir. Direnen şehirler içinde en son teslim (23 Nisan 1913) olan İşkodra ile ilgili elimizdeki kitap, Jérome ve Jean Tharaud kardeşlere ait. “İşkodra’da Savaş”9 adlı kitabın yazarı olan kardeşler roman, seyahatname, deneme ve günlükleriyle tanınıyorlar. Tharaud kardeşlerin gözlemlerinden bir parça:

         

        “Bu bozgun, bu esir yığını, bu denli savaşçı bir ırkın evrensel ricatı nedendir? Sorguladığım her subay başka bir açıklama getiriyor. Biri şöyle diyor: ‘Jöntürkler Sultan’ın hâkimiyetini yıktıkları gün yenilmiştik.’ Bir diğeri: ‘Sultan nedir? Hakiki tek Sultan hapsedildi.’ Bir üçüncüsü, bütün kötülüğün ordudaki Hıristiyanlardan geldiğini, onların her şeyi bozduğunu, her şeyi çürüttüklerini söylüyor. Savaşın arifesinde sınıfı dağıtıldığı için ellerinde sadece tecrübesiz askerlerin kaldığını söylüyor bir başkası (…) Gene bir subay, siyasî ihtilallerin ordunun bütün sınıflarını altüst ettiğini ve seferberlik planlarından kimsenin haberi olmadığını söylüyor. Her biri bana kendi düşüncesini aktarıyor, ama söylediklerine kendileri de pek inanmıyor.” (s. 28)

         

        Kitabın bir yerinde yazar, İstanbul’da bir Hristiyan okulunda görevli rahipten kendisine gelen bir mektubu aynen yayımlıyor. Savaş çıkınca hastane olarak hizmet veren ve Lüleburgaz savaşında yaralanan askerlerin getirildiği İstanbul’daki bu okulun rahibinin mektubu epeyce uzun. Bu mektuptan birkaç cümleyi alalım:

         

        “… Sevgili ebeveynlerim, sizler beni çok Türksever buluyorsunuz. Nasıl olmasın ki? Türklerin arasında yirmi üç yıldır yaşıyorum, bu milletin ruhunu, yüreğinin vasıflarını, büyük hoşgörüsünü, Tanrı’ya büyük inancını, otoriteye saygısını, yiğitliğini, vatanseverliğini anlamaya başlıyorum (…) Siz bu Türklerin ne kadar yiğit, saf, yumuşak başlı ve görgü sahibi olduklarını hayal bile edemezsiniz. Rahibelerimiz şaşkınlık içindeler. Geçen gün içlerinden bir kısmı bana şöyle dedi: ‘Hıristiyan askerlerde benzeri bir davranış göremedik!’ Ne bir şikâyet, ne bir sabırsızlık emaresi, ne de yersiz bir söz söylüyorlar.” (s. 55-57)

         

***

 

         “Balkan Savaşları Günlüğü”10, Bulgar bilim adamı ve siyasetçi Bogdan Filov’un günlüklerinden oluşan bir kitap. Savaş esnasında Bulgar Ulusal Arkeoloji Müzesi Müdürü olan ve Bulgar askerinin ele geçirdiği yerde ne var ne yoksa Bulgaristan’daki müzeye götürmekle görevlendirilen Filov, tek tek her yeri gezmiş; gördüklerini ve yaptıklarını günü gününe kayıt altına almış. Kitabın tamamını okuduğunuzda, hemen hepsi Türk-İslam kültür ve medeniyetine ait bütün kıymetli tarihî eserlerin (aklınıza ne gelirse) bir hırsız ustalığıyla el konulup Bulgaristan’a nasıl götürüldüğünü anlıyorsunuz. Filov’un 1 Kasım 1912 tarihinde Bulgar Hareket Ordusu Genelkurmay Başkanı’na yazdığı arzuhali aynen buraya alalım:

         

        “Sayın Generalim, Edirne’nin yakında ele geçeceğini göz önünde bulundurarak, İslâm mimarisinin en önemli anıtları arasında yer alan Sultan Selim Camisi’nin korunması için gereken her şeyin yapılması için emirlerinizi rica ederim. Çok önemli belgeler içeren cami kütüphanesinin korunmasına özellikle dikkat edilmesi gerekir. Askerimizin Edirne’ye girişi sırasında bunların her kim tarafından olursa olsun yakılmaması ve yırtılmaması için caminin ve ona ait yapıların hemen kapanması ve burada toplanan eşyaların yetkili kişilerce incelenmesine kadar korunması en doğrusu olacaktır.” (s. 29)

         

        Filov, 6 Nisan 2013 tarihli günlüğüne şu notu düşer: “Öğleden sonra, yapmış olduğum her şeyi Bakanlığa arz ettim. Edirne’deki başlıca işimiz tamamlandı.” (s. 89)

         

        * Kuşlukta Yazarlar Topluluğu Üyesi

        1 Wilhelm Feldmann, “İstanbul’da Savaş Günleri”, Selis Yay. İst. 2014, 148 s.

        2 Stéphane Lauzanne, “Uçurumun Kenarındaki Türkiye”, Bileşim Yay. İst.2005, 125 s. (Bu kitap, “Osmanlı’nın Bozgun Yılları – Hastanın Başucunda Kırk Gün Kırk Gece” adıyla, Beyan yayınlarlı tarafından da yayımlanmıştır.)

        3 Ellis Ashmead-Barlett, “Türklerin Rumeli’ye Vedası”, İz Yay., İst. 2012, 336 s.

        4 H. C. Seppings-Wright, “Trablusgarp ve Balkan Savaşlarında Hilal Altında İki Yıl”, T. İş Bankası Yay., İst. 2013, 281 s.

        5 Gustav von Hochwachter, “Balkan Savaşı Günlüğü – Türklerle Cephede”, T. İş Bankası Yay., İst. 2008, 322 s.

        6 Gustave Cirilli, “Edirne Savaşı Günlüğü”, Ceren Yay., İst. 2012, 192 s.

        7 Lev Troçki, “Balkan Savaşları”, T. İş Bankası Yay., İst. 2012. 656 s.

        8 Guy Chantepleure, “Kuşatılmış Kent Yanya”, Bilge Kültür Sanar Yay., İst. 2010, 156 s.

        9 Jérome ve Jean Tharaud, “İşkodra’da Savaş”, Bilge Kültür Sanat Yay., İst. 2013, 128 s.

         

        10 Bogdan Filov, “Balkan Savaşları Günlüğü”, Timaş Yay., İst. 2013, 144 s.


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele