Lozan Antlaşması: Türkiye Devleti’nin Uluslararası Alanda Tescil Belgesi

Ağustos 2020 - Yıl 109 - Sayı 396

        97 yıl önce, 24 Temmuz 1924’de imzaladığımız Lozan Antlaşması, dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerine kurulan Türkiye Devleti’nin bağımsızlığının ve egemenliğinin uluslararası toplumda resmen tanınması anlamında büyük önem taşır.

        Lozan‘da kazandıklarımız ve kayıplarımız, antlaşmayı imzalayan Birinci ve İkinci Meclis’teki görüşmelerden başlayarak 97 yıldır tartışılıyor. Özellikle Misakımillî’de hudutlarımız içerisinde olduğu ilan edilen, Türkiye’nin güvenliği açısından “vazgeçilmez” olduğunda ittifak edilen Musul’dan vazgeçilmiş olması, Yunanistan’dan tazminat alınamaması, Ege Adaları konusu çok eleştirildi. Bugün konuyu bütün yönleriyle ele alıp bir bilanço çıkarıldığında, eleştirilerde büyük doğruluk payı olmakla beraber, o dönemde içinde bulunduğumuz iç ve dış şartlar, askerî, siyasi ve ekonomik-maddi imkânlar açısından bakıldığında, Antlaşma tarihî bir başarıdır.

        Lozan’da, başını İngiltere’nin çektiği bir husumet cephesine karşı, altı aya yakın bir süre sıradan bir müzakere değil; diplomatik bir savaş yaptık. İngiltere baş delegesi ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon şöyle diyordu: “Siz, Kurtuluş Savaşı’nda bizi değil Yunanistan’ı yendiniz; Birinci Cihan Savaşı’nın galibi biziz.”

        Curzon; Türkiye’yi, İngiltere’nin 19. yüzyıl politikasına damgasını vuran Gladston’un zihniyetiyle örtüşür tarzda, Batı medeniyetiyle ve temsil ettiği değerlerle bağdaşmayan, sorunları olan, Hristiyanları ezen bir ülke olarak görüyor; onu ezmeye memur ettikleri Yunanistan’ın uğradığı hezimeti içine sindiremiyor; Mudanya’da razı olmak zorunda kaldıklarından daha fazlasını kesinlikle vermek istemiyordu. Lozan‘da, heyetimizin karşısında Curzon’un bulunması, bizim açımızdan büyük şanssızlıktı. Çünkü diplomasinin bütün inceliklerini bilen, başarıyla uygulayan, Hindistan Genel Valiliği yapmış, çok deneyimli, İngiltere‘nin geleneksel emperyalist politikasına vâkıf, görevinin bunları korumak olduğuna inanan bir politikacıydı.

        Konferans’a katılan ülkeler üç gruptu. İngiltere, Fransa, İtalya ile Japonya (Cihan Savaşı’nın galibi İtilaf Devletleri) “davetçi ülke” konumundaydı. Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, ABD ve Romanya “davet edilenler”di. Sovyetler Birliği, sadece Boğazlar konusu görüşülürken bulunacaktı.

        20 Kasım’da başlayan Konferans’ta, Hükûmet ve Meclis, Türkiye’yi Dışişleri Vekili İsmet Paşa’nın temsil etmesini, yardımcılıklarını Dr. Rıza Nur ile Hasan Saka’nın yapmasını kararlaştırdı. Ayrıca konularında uzman 60 kadar müşavir, gidecek heyete dâhil edildi. Kendilerine neleri savunacaklarını belirten 14 maddelik bir “Talimatname” verildi. Görüşmelerin akışına göre her an Ankara ile telgraf aracılığıyla bağlantı kurulacaktı.

        Ancak telgraftan başka irtibat aracının olmayışı, çok büyük sorun oluşturdu. Lozan ile arada, biri Akdeniz üzerinden İngiliz şirketinin işlettiği, diğeri Köstence üzerinden Fransızlara ait iki hat vardı; her ikisi de İngiliz istihbaratının kontrolündeydi. Şifreleri kırmışlar, yapılan görüşmeleri anı anına heyetlerine iletiyorlardı. Dolayısıyla Curzon, İsmet Paşa’nın ne söyleyeceğini bildiğinden her oturuma hazırlanmış olarak geliyordu.

        Diğer bir sorunumuz, İsmet Paşa’nın da yardımcılarının da meslekten yetişen diplomat olmayışlarıydı. Haklarımızı savunmak için beş ay boyunca cansiperane çaba gösterdiler. Çok uykusuz kaldılar ve yoruldular. Ancak İsmet Paşa’nın hatıralarında belirttiği gibi “amatör” idiler, bu yüzden özellikle Konferans’ın ilk bölümünde çok acemilik yapıldı. Curzon, inisiyatifi tamamen elinde tuttu.

        Konferans, bize verilen 13 Kasım tarihinden bir hafta sonra başladı. Çünkü Curzon, Fransa ve İtalya Dışişleri Bakanlarıyla o tarihte Paris’te buluşarak Lozan’da Türkiye’ye karşı birlikte hareket etmeleri hususunda mutabakat sağlamıştı. 20 Kasım’da, görüşmelere üç komisyon oluşturularak başlandı:

        1. Ülke ve Askerlik Komisyonu

        2. Yabancılara Uygulanacak Rejim Komisyonu

        3. İktisat ve Maliye Komisyonu

        Komisyon başkanlıklarını, bizim talebimizi reddederek aralarında paylaşmışlardı. En önemli konuların konuşulacağı birinci Komisyon’un başkanı Curzon’du. Gündemi, dünya ve İngiliz kamuoyuna nasıl bir mesaj vereceğini planlayarak dilediği gibi belirleyip yönetti. Mesela ilk günkü konu Ermeni ve azınlıklar meselesiydi.

        İsmet Paşa ve yardımcılarının, Curzon’un bu tarz manevralarını önleyecek diplomatik deneyimi yoktu. Baş delegemiz yabancı dil bilmediğinden konuşmaları sekreter aracılığıyla izliyor, anında cevap veremiyor, diyeceğini ertesi gün yazılı olarak okutuyordu. Bu psikolojik sorun, hem kendisini yoruyor hem de inisiyatif kullanmasını engelliyordu.

        İsmet Paşa, Curzon’a en önemli anlaşmazlık konusu olan Musul Meselesi’ni, Komisyon’da kamuya açık olarak değil; aralarında, ikili görüşmeyi teklif etti ve derhâl kabul gördü. Bu, aslında görüşmelerin tıkanmaması amacıyla yapılan iyi niyetli bir girişimdi ama çok yanlıştı. Çünkü konu basın ve kamuoyuna açık konuşulsaydı İngiliz yönetiminin barışı engelleyen emperyalist siyasetini, petrol konusundaki aç gözlülüğünü, insani değerlere saygısızlığını anlatıp kamuoyu baskısı kurmak mümkün olacaktı. Oysa o sırada İngiltere‘de halk savaştan, can kayıplarından bıkmıştı; barışın bir an öce yapılmasını istiyordu. Hatta mandacılığa tepki nedeniyle bütçeye Irak’taki askerî masraflarla ilgili tahsisat konulmamıştı; harcamalar dominyonlardan karşılanıyordu. Curzon, kendi kamuoyunun eğiliminden endişeliydi; basını özet bilgilerle yönlendirerek Türkiye’yi aşırı talepleriyle görüşmeleri uzatan taraf olarak sunuyordu. Musul Meselesi, Komisyon’da geniş şekilde tartışılsaydı, Curzon’u ve politikasını dünya ve İngiliz kamuoyuna anlatıp teşhir etmek mümkün olacağından daha adil bir çözümün önü açılabilirdi.

        İsmet Paşa kapitülasyonlar, Düyun-u Umumiye, yabancı şirketler ve azınlıklar konularında Mustafa Kemal ve Hükûmet’in talimatlarını eksiksiz yerine getirdi. Egemenlik ve bağımsızlıkla ilgili konuları ödün vermeden savundu. Özellikle adli ve idari kapitülasyonlar konularında çok sert tartışmalar oldu. Ama İsmet Paşa geri adım atmadığından belki de Lozan Antlaşması’ndaki en önemli kazanımımız olan Türkiye Devleti’nin “Bağımsız ve millî egemenliğe sahip” kimliğiyle uluslararası alanda tescili yapılmış oldu.

        Konferans, bu konularda çözüm bulunamadığından 4 Şubat’ta kesintiye uğradı. Aslında bu konulardaki sorunun esas tarafı Fransa idi. Curzon, iki temel meselesinde, Boğazlar’ın statüsü ve Musul konusunda istediği sonucu almıştı. Türkiye, Boğazlar’da tahkimat yapmamayı ve geçişin serbest olmasını, Musul’un Lozan gündeminden çıkarılıp iki ülke arasında görüşülerek ve gerekirse Milletler Cemiyeti aracılığıyla çözümüne razı olmuştu. Yani Musul’un kapıları İngiltere’ye açılmıştı. 23 Nisan’da görüşmeler tekrar başlarken Curzon, Lozan’a gelmeye gerek görmedi; İngiltere’nin İstanbul’daki Başkomiseri Sir Horace Rumbold Baş Delege sıfatıyla ülkesini temsil etti.

        Görüşmelerin bu bölümünde tansiyon fazla yükselmedi. Türkiye, antlaşmanın yapılması için bazı ödünler daha verdi. Anadolu’nun batısını kaçarken yakan, yıkan, enkaza çeviren Yunanistan’dan istediğimiz tazminattan Karaağaç istasyonu karşılığında vazgeçtik. İngilizler, gerektiğinde koz olarak kullanmak için Mudanya’dan beri inatla burayı vermemekte direniyorlardı. Ege adaları konusunda da İngiltere ve Fransa Yunanistan’ın yanında yer aldılar; savaşta yendiğimiz bu ülkeyi, adaların tamamına yakınını vererek ödüllendirdiler.

        İngiltere bize en büyük darbeyi, Musul ve Irak hududunun çizilmesi konularında vurdu. Daha görüşmeler sürerken Irak-Türkiye sınır hattında mevzii saldırılar yaparak bu hattı kuzeye doğru âdeta iteledi. Protestolarımıza aldırmadan kendilerine göre dağların tepelerinden geçen, Türkiye’ye o günden bu güne sürekli güvenlik sorunu yaratan, haklı hiçbir gerekçesi olmayan bir sınır hattı oluşturdular. Barış antlaşmasının bir an önce yapılmasını istediğimizden, sınır hattında ısrarlı olmadık. Musul’u ise lehimize sonuçlanmayacağını bildiğimiz bir mecraya öteledik.

        Savaş çıkmasını istememekle doğrusunu yaptık. Mustafa Kemal, çok zor şartlarla kazanılmış olan Büyük Zafer’in kazanımlarına zarar verebilecek girişimlerden kaçınırken korkak değil, ihtiyatlıydı. Bir savaş çıkması durumunda yanımızda kimsenin bulunmayacağını, ülkenin imkân ve kaynaklarının çok sınırlı olduğunu, yeni bir askerî harekâtın sadece Güney sınırında değil, Trakya ve Boğazlar’da da çatışmalara yol açacağını görecek derecede gerçekçiydi. Bütün bunlara rağmen özellikle bu iki konuda farklı bir sonuç alınamaz mıydı? İngiltere ile daha başarılı bir görüşme ve pazarlık trafiği düzenlenemez miydi? Onların iç şartları, toplumsal psikolojileri, askerî ve iktisadi durumları, o dönemde savaşı göze alacak seviyede miydi? Curzon, Lozan‘da Dışişleri Müsteşarı’nı iki defa İsmet Paşa’ya göndererek pazarlık kapısı aramadı mı? Tamamını alamayacağımızı daha erken fark edip Kerkük, Zaho, Ravandez gibi bölgeleri içeren bir paylaşım teklifi yapılamaz mıydı? Kuvayımilliye adına İngilizlere karşı direniş hareketi düzenlemek maksadıyla Mustafa Kemal’in henüz Ankara’ya gelmeden Musul bölgesine gönderdiği Özdemir Bey’in (asıl adı Ali Şefik) Ravandiz’i (Kerkük’ün ilçesi) karargâh yaparak, Şeyh Mahmut aşireti milisleri ve Türkmenlerle 1923 yılının ilk aylarına kadar İngilizlere karşı sürdürdüğü mücadele neden devam etmedi? Bütün bu soruların cevabı ayrı bir yazı konusu.

        Lozan Antlaşması, TBMM’de görüşülerek 23 Ağustos’ta onaylandı. Tamamını, Halk Fırkasından seçilen mebusların oluşturduğu bu Meclis’te de sert eleştiriler oldu. Oylamada aralarında Yahya Kemal (Lozan‘da müşavirler arasındaydı ), Kılıç Ali ve Mustafa Necati’nin de olduğu yirmiye yakın isim aleyhte oy vermişti.

        Lozan Antlaşması’nın aleyhimizdeki başlıklarının başında gelen “Boğazlar’ın askerî tahkimi sorunu”, 1936’da Montreux Antlaşması’yla çözüldü. Hatay Meselesi ve ödemeler sorunu da Atatürk’ün çabalarıyla lehimize halledildi ama Irak sınır hattındaki güvenlik sorunumuzu yıllardır süren çabalarımıza ve yapılan operasyonlara rağmen hâlâ çözemedik; İngilizlerin yüz yıl öce kurduğu tuzaktan kurtulamadık. Türkmen kardeşlerimizin yüz yıllık çilesi, giderek daha da derinleşerek devam ediyor.

        KERKÜK KATLİAMI BİR İNSANLIK SUÇUDUR, SOYKIRIMDIR

        14 Temmuz, Kerkük katliamının yıldönümü. 14 Temmuz 1959 tarihinde başlayan ve üç gün üç gece devam eden katliamda, onlarca Irak Türkü vahşice katledildi, yüzlercesi yaralandı; Türklerin evleri, iş yerleri yağmalandı. Şehitler, arabaların arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklendikten sonra direklere asıldılar; bazıları ters yönlere giden arabaların arkasına bağlanıp parçalandı. Kerkük sokakları, meydanları üç gün boyunca Türklerin kanıyla kırmızıya boyandı. Bu vahşete dayanamayıp çıldıran Türkler vardı.

        Bu katliamın ilk işaretleri, on bir yıldır Rusya’da sürgünde olan Mustafa Barzani’nin 1958 Ekim ayında Irak’a dönmesiyle ortaya çıkmaya başlamıştı. 14 Temmuz 1958‘de yapılan darbeyle Irak’ta yönetime el koyan Abdülkerim Kasım, Sovyetler Birliği ile sıcak ilişkiler kurmuştu; komünistlere güveniyor, iş birliği yapıyordu. Bunun sonucunda, Irak Komünist Partisi kısa zamanda “halk komiteleri” adıyla paramiliter örgüt kuracak derecede etkili hâle gelmişti. Barzani ise, Moskova ile işbirliği yaparak özerk bir Kürdistan kurmayı amaçlıyordu. Irak Türkleri, hem Barzaniciler hem de komünistlerin nazarında yok edilmeleri gereken hedef konumundaydı.

        Barzani, 22 Ekim’de Kerkük Askerî Havaalanı’na inip Süleymaniye’ye giderken ve iki gün sonra dönerken taraftarlarıyla beraber geçtiği kent merkezinde tam anlamıyla gövde gösterisi yaptı. Konvoyunun geçişi sırasında Türklere ağır hakaretler, iş yerlerine saldırılar yapıldı; çekip gitmelerini isteyen sloganlar atıldı. Bu tahrikler sonucu gerginlik hızla tırmandı. Aslında o sırada Kerkük’teki 2’nci Tümen Komutanı olan General Nazım Tabakçalı, durumun vahametini, Barzani‘nin neyin peşinde olduğunu görüyordu. Bu durumu anlatan iki raporu Bağdat’ta, A. Kasım’a göndererek acilen önlem alınmasını, aksi hâlde vahim olaylar yaşanacağını, Tümenindeki Kürt subayların yerine acilen Arap subayların tayininin gerekli olduğunu belirtmişti. Ancak Bağdat Yönetimi, bu ikazlara duyarsız kaldığı gibi tersini yaptı; 1959 Mart ayında, Tümen komutanının yerine Barzani’nin istediği sol eğilimli birini getirdi. Bu generalin eliyle Türk aydınlarına, kanaat önderlerine yönelik operasyon başlatıldı. Yüzlerce Türk aydın, kent dışına sürüldü yahut hapse atıldı. Türklerin ev ve iş yerlerine girilerek silah araması yapıldı, onların silahlı bir direniş yapacak durumda olmadıklarını böylece anlamış oldular.

        14 Temmuz darbesinin yıl dönümü töreni için Kerkük’te büyük hazırlık vardı. Irak Türkleri, törene geniş şekilde katılmaya hazırlanıyorlardı. Ancak o günlerde ilginç bir gelişme daha oldu. Kent dışından çok sayıda Kürt grupları Kerkük’e gelmeye başladı. Oysa o zamana kadar Kerkük’te çok az Kürt vardı; nüfusun çoğunluğunu dokuz asırdan beri olduğu gibi Türkler oluşturuyordu.

        Tören, havanın nispeten serinlediği akşam saatlerinde başladı. Yürüyüş konvoyunda özel kıyafetli Komünist Partisi militanlarıyla Kürt milisler ön sıralardaydılar. Türklerin oturduğu kahvehanenin önünden geçilirken aniden silahlarını çıkararak burayı taramaya başladılar. Kerkük, bir anda Kürtlerin ve komünistlerin önceden planlı şekilde hazırladığı kanlı bir terörle karşı karşıya kaldı. Sözde sokağa çıkma yasağı ilan edildi, ancak yasak sadece Türklere uygulanıyordu. Kent tam anlamıyla komünist ve Kürt grupların kontrolüne geçmişti. Türklerin evleri, iş yerleri basılıyor; çocuklarının gözleri önünde işkence yapılarak şehit ediliyor; bunlarla yetinilmeyerek cesetleri, araçların arkasına bağlanıp sürükleniyordu.

        Kentten dışarıya çıkmayı da yasaklamışlardı. Ancak Yarbay Abdullah Abdurrahman çıkmayı başardı; süratle Bağdat’a gidip ilgililere durumun vahametini anlatarak acilen müdahale gerektiğini anlattı. Fakat Kasım yönetiminin gönderdiği askerî birlik, iki gün sonra gelebildi. Böylece kadim bir Türk kenti olan Kerkük 14, 15 ve 16 Temmuz günlerinde insanlık tarihinde ender görünen korkunç bir katliamı, yağmalamayı, vahşeti yaşamış oldu.

        Saldırganların öncelikli hedefi, Irak Türkü liderler ve aydınlardı. Onları yok ederek Türkleri daha kolay ezeceklerini, asimile edeceklerini hesaplıyorlardı. Irak Türklerinin büyük saygı duyduğu, bağlı olduğu Ata Hayrullah ile kardeşi Dr. İhsan Hayrullah›ı insanlık dışı işkenceler yaparak şehit ettiler. Mehmet Avcı, Selahattin Avcı ve Kasım Nefçi gibi onlarca Türk aydına aynı vahşeti uyguladılar.

        Dünya kamuoyu, Kerkük’te neler yaşandığını uzun süre tam olarak öğrenemedi. Bağdat yönetimi, olanları basit bir olay gibi yansıtmaya çalışıyordu. Ama esas hazin olan, Türkiye’nin yapılan katliama gereken tepkiyi göstermemesidir. Dış işlerimiz, 25 Temmuz’da Bağdat yönetimine “endişelerini” iletebiliyor; onlar da mutat diplomatik cevabı verip durumun kontrol altında olduğunu bildirerek meseleyi geçiştiriyordu.

        Katliamdan kısa bir süre sonra okumak üzere Ankara’ya gelen rahmetli Nejdet Koçak başta olmak üzere olayların içinde yaşayanlar fotoğraflarla, belgelerle Türk kamuoyunu aydınlatmaya başladılar. Tabloyu bütün boyutlarıyla öğrenince dehşete kapıldık. Tepkiler çoğalınca hükûmet endişelendi ve Ekim ayında, bu konudaki haber ve fotoğraflara yayın yasağı getirdi. Sonuçta bu katliamı yaşayan Irak Türkleri ve onların acılarını paylaşan Türkiye’deki milliyetçiler, acılarıyla baş başa kalmış oldular; bu vahşetin siyasi hesabı, yapanlardan sorulamadı.


Türk Yurdu Ağustos 2020
Türk Yurdu Ağustos 2020
Ağustos 2020 - Yıl 109 - Sayı 396

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele