Ayasofya, Fatih, Vakfiye ve Beddua

Ağustos 2020 - Yıl 109 - Sayı 396

        İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han’ın fetihten sonra camiye çevirdiği kadim mabet Ayasofya, 1934 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile müze olarak hizmete tahsis edilmişti. 1980’de, merhum Süleyman Demirel’in Başbakanlığı döneminde Hünkâr Mahfili ibadete açılmış; 12 Eylül rejiminin kesintiye uğrattığı bu uygulama, 1991’de yeniden başlatılmıştır. Danıştay’ın 10 Temmuz 2020’de açıkladığı kararla 1934’teki Bakanlar Kurulu kararı iptal edilmiş ve mabet, tekrar bütünüyle cami olarak hizmete açılmıştır. Türk Ocakları olarak Fatih Sultan Mehmed’in vasiyeti doğrultusunda alınan bu kararı, milletimizin büyük çoğunluğu gibi bizler de memnuniyetle karşıladık ve destekledik.

        Ayasofya Camii’nin, 24 Temmuz 2020 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın da katıldığı bir Cuma namazı ile ibadete açılması, milletimizin büyük çoğunluğu tarafından heyecan ve coşkuyla karşılanmıştır. Buna mukabil, Cuma hutbesinde Diyanet İşleri Başkanı’nın irat ettiği hutbede, Fatih Vakfiyesi’nde geçen bedduayı özellikle zikretmesi (“Fatih Sultan Mehmet Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı, dokunulmazdır. Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar.”), tabii olarak pek çok vatandaş tarafından Cumhuriyet’imizin kurucusuna örtülü bir hakaret olarak algılanmıştır. Ali Erbaş, konu hakkında kendisiyle konuşan gazeteci Ahmet Hakan’a gönderdiği yazılı açıklamada, Atatürk’ü kastetmediğini ifade ederek kısaca şunları söylemiştir:

        “Genel olarak vakfiyelerin sonu, vâkıfın bedduasıyla biter. ‘Bu vakfımı kimler amacı dışında kullanırsa Allah’ın, meleklerin, peygamberlerin, tüm Müslümanların laneti onların üzerine olsun’ şeklinde. Ben de hutbede buna atıfta bulundum. Sadece Ayasofya’yı değil tüm vakıf mallarını kastettim. Geçmişi değil, bundan sonrasını kastettim. ‘Uğramıştır’ demedim, ‘Çiğnerse lanete uğrar’ dedim. Atatürk 82 sene önce vefat etti. Vefat eden insanlara dua edilir, beddua değil.”1

        Tabiatıyla Sayın Başkan’ın, gecikmeli de olsa bu açıklaması dikkate alınmalıdır, ama Ayasofya’yı müzeye çevirenin kim olduğu veya en azından kimin onayıyla bunun gerçekleştiği herkesçe malumken hutbede vakfiye rükünlerinden biri olan bedduanın bu şekilde zikredilmesinin altında başka manalar aranması da garip karşılanmamalıdır. Zira hadiseler gibi sözler de sarf edildikleri bağlama göre değerlendirilir. Şayet Başkan, böyle bir cümlenin, milletin büyük çoğunluğunun memnuniyet ve sevincine gölge düşüreceğini tahmin edememiş ise bu da feraset ve basiret eksikliğidir.

        Peki, Ayasofya Camii’nin yeniden tamamıyla eski işlevine dönmesi vesilesiyle ortaya çıkan bu tartışmada, konuya ilmî açıdan nasıl bakmalıyız? Malum olduğu üzere “vakıf” kelimesi, “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamında olup İslam medeniyetinde vakıf, “bir malın, sahibi tarafından dinî, sosyal ve hayri bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilecek, hukuki bir işlemle kurulan hayır kurumunu ifade eder. Kur’an’da veya hadislerde “vakıf” kelimesi geçmez, ancak Allah yolunda harcama yapmayı, fakir, muhtaç ve kimsesizlere sadaka vermeyi, iyilik yapma ve yardımlaşmayı, hayır ve yararlı işlere yönelmeyi öğütleyen birçok ayet ile Hz. Peygamber’in kişilerin ölümden sonra da amel defterini açık tutacak üç unsurdan (ikisi hayırlı evlat ve insanların yararlanacağı eser) biri olan “sadaka-i cariye” yani “devam eden sadaka” kavramı, vakfın şeri temeli olarak kabul edilmiştir.

        Vakfedenin bu konudaki beyan ve şartlarını içeren, vakfın âdeta tüzüğü niteliğindeki yazılı belgeye “vakfiye” adı verilmektedir. Vakfedilen mal, kamu malı statüsündedir ve satılamaz, hibe edilemez, hiçbir şekilde temellük edilemez. Vakfiyenin tescil kaydı, Allah’a hamt ve Peygamber’e salavat ile açıklamaları içeren ama hukuki açıdan vakfın rüknü olmayan davet kısmından sonra vakıf kurucusu, vakfedilen mallar, vakıf şartları yani hayratın gelirlerinin neler olduğu ve giderlerinin nerelere tahsis edileceği, mütevellilik ve vakıftan rücu ile ilgili açıklamadan sonra beddua, tarih ve şühudu’l-hâl (şahitler) kısımları gelir. Beddua bölümü kısaca şöyle tanımlanır: “Burada vakfa yönelik olumsuz tasarrufları önlemek için vakfiyeden vakfiyeye değişen lânetler ve beddualara yer verilmiştir.” 2

        Devlet malından yapılan vakıflar için kullanılan tabir “irsadi vakıf”tır. İrsadi vakıflar, Osmanlı uygulamasında, mirî (devlete ait) arazinin tahsisi suretiyle yapılır ve bu tür vakıflara “tahsisat kabilinden vakıflar” veya “gayr-i sahih vakıflar” denir. Bu tür vakfa “gayr-i sahih vakıf” denmesi, geçersiz olduğu için değil; gerçek bir vakıf olmadığı içindir. Gerçek anlamda bir vakfın olabilmesi için tahsisi yapan kimsenin o malın maliki olması gerekmektedir. Ebussuûd’a göre Fatih Sultan Mehmed’in kendi inşa ettirdiği medreselere ait vakıfların çoğunluğu köy ve mezralar yani irsadi vakıflardır. Ayasofya evkafı ise sahih vakıftır, beytülmal ile ilgisi yoktur.3

        Bu bilgiler ışığında, vakfiyelerin bir rüknü olarak vakfiye şartlarını bozana edilen bedduanın standart bir rükün olduğu anlaşılır. Vakıf kurucularının, vakıflarını koruma amacına dönük bu bedduanın şeri yönüne değinmeyeceğiz. Ancak selatin vakıflarının da dâhil olduğu irsadi vakıflarda olsun sahih vakıflarda olsun, vâkıf (vakıf kurucusu) şartlarının zaman içinde çeşitli sebeplerden değiştirildiği de bir vakıadır. Bugün pek çok hayratın, vâkıfların şartlarından farklı işlevler için kullanılmakta olduğu herkesin malumudur.

        Ezcümle, sultanların vakıfları mirî malıyla desteklenmiştir. O devirde Fatih, devletin başı idi ve Ayasofya’yı cami yapıp diğer hayratı ile birlikte ona da çeşitli gelirler tahsis etmişti. Ayasofya, Fatih Vakfiyesi’nde gelirleri ve giderleri belirtilen, Fatih Camii de dâhil, pek çok eserden biridir. Fatih’ten sonraki hükümdarlar da bunlara ilaveler yaptılar. Vakfiye’deki beddua, sadece bir eser için değil; bütün hayrat, bunlara tahsis edilen gelirler ve bu gelirlerin tahsis edildiği cihetleri kapsayan rutin bir metindir. Yani Fatih’in özellikle yaptığı bir beddua değil, bütün vakfiyelerde yer alan standart bir unsurdur. Dolayısıyla bu bedduayı, onun adına vakfiyeyi tanzim edenlerin standart bir rüknü, uzun ve ayetlerle destekli bir şekilde metne dâhil etmeleri şeklinde görmeliyiz. Ayrıca basın yayındaki beddua metninin yer aldığı Tapu Kadastro Genel Müdürlüğündeki Arapça vakfiyenin Fatih devrine mi, II. Bayezid devrine mi ait olduğu da tartışmalıdır.

        Vakfiye nüshalarından ikisinin Fatih devrinde, diğer bazılarının II. Bayezid devrinde, Arapça vakfiyenin Türkçe çevirisi olan nüshanın 16. yüzyılın ikinci yarısında istinsah edildiği anlaşılıyor. Bu vakfiye nüshalarında bazı farklar olduğu biliniyor. 1935 yılında Tahsin Öz’ün yayımladığı Fatih devrine ait vakfiyenin 16. yüzyılın ikinci yarısındaki Türkçe tercümesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1938’de giriş ve indeksle yayımlanmıştı. Bu eser, Fethin 550. Yıldönümü münasebetiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yeniden yayımlanmıştır.4 Bu Türkçe tercümenin son kısmında, Arapça vakfiyenin günümüzde yapılan çevirisindeki bedduaya rastlamıyoruz. Burada kısaca, vakfa kötü gözle bakıp zarar vermeye kastedenler, bazı ayetlerle öteki dünyada karşılaşacakları muamele hakkında uyarılıyor. Bu konudaki makalesinde Kayoko Hayashi, sosyal medyada da yer alan uzun beddua kısmının yer aldığı Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ndeki Arapça vakfiye5 ile ilgili olarak “… baş tarafının büyük bir kısmı eksik olduğundan ve tanzim tarihi yazılmadığından, bunun asıl vakfiye olup olmadığı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün gözükmemektedir.”6 demektedir. Vakfın esası, yani hayrat, vakfedilen emlak ve arazi, bunların sarf edileceği cihetler büyük ölçüde aynı olmakla birlikte giriş ve sonuç kısımlarında bu gibi eklemelerin yapılması da olağan karşılanmalıdır.

        Bu ihtimaller akla gelmekle birlikte bu metnin, her ne kadar bu konuda kesin bir delil yoksa da Fatih devrinde ve onun talimat ve tasvibiyle yazıldığı da kabul edilebilir. (Bütün nüshaların bu bakımdan karşılaştırmalı olarak incelenmesi gerekir.) Ancak buradaki asıl meselemiz, vakfiye şartlarının değiştirilmesi konusudur. Ayasofya, Fatih Vakfiyesi’nde yer alan hayrattan sadece birisidir. Acaba vakfiyelerdeki bu şartlardan bugüne kadar sadece Ayasofya’nın cami olarak kullanılmasına ilişkin olanı mı değiştirilmiştir? Tarihçiler ve vakıf uzmanları, bu sorunun cevabının “hayır” olduğunu, şu veya bu sebeple, Fatih dâhil, Osmanlı sultanlarının da irsadi vakıflarda değişiklikler yaptıklarını iyi bilirler. Yine, tarihçilerin çok iyi bildiği üzere, İstanbul’un fethinin tanıklarından, Fatih’in “İstanbul Sayımı”nı yaptırdığı heyette yer alan tarihçi Tursun Bey’in Tarih-i Ebu’l-Feth adlı eserine göre mirîye ait olduğu gerekçesiyle bizzat Fatih’in, 20 bin kadar köy ve mezranın gelirini vakıflardan alıp tımara vermesi, çarpıcı bir başka örnektir. Tarihçi Âşıkpaşazâde, vakıflara yönelik bu icraatı, dönemin veziriazamı Karamanlı Nişancı Mehmed Paşa’ya yükleyerek ağır bir şekilde eleştirmiştir.7 Kısacası, Fatih’in, kendi devrinde, gayr-ı sahih oldukları gerekçesiyle vakıf şartı değiştirilen sultanlardan biri olduğu tarihî bir gerçektir.

        Öte yandan, Osmanlı döneminde sultanların temlikleriyle kurulan vakıflara yönelik eleştiriler vardı. Koçi Bey gibi kimi yazar ve düşünürler, gayrı sahih vakıfları devletin gerilemesinde rol oynayan etkenlerden addederdi. Çünkü onlara göre birtakım vezirlere ve beylere tahsis edilen gelirler, aslında tımara verilmeliydi. Şimdi, bu vakıfların vakfiyelerinde de aynı beddua olduğuna göre, bu beddualar da geçerli midir?

        Yine hatırlamak gerekir ki beddua, Vakfiye’nin bütünü içindir. Bunun içinde vakıf mütevellisinin işini doğru dürüst yapması, görevlere ehil ve layık kişilerin getirilmesi, gelirlerin yerli yerinde kullanılması vb. bir dizi şart vardır. Sadece, Akgündüz ve diğerlerinin yayımladığı Vakfiye’de yer alan uzun bedduadan kısa bir örnek:

        “Vâkıf-ı müşarünileyh [adı geçen vakıf kurucu], her mütevelliye görevi sırasında riayet etmesi için şart koşmuştur ki, vakıf mallarını ve akarlarını, şer’an ve hukuken mümkün olan bütün yollarla işletsin; helal yol ile olmak şartıyla vâkıf malların hukukî ve medenî semerelerini elde etmek için elinden gelen gayreti göstersin; vakıf malların istirbahı yani bunlardan gelir ve kâr elde etmek için işletme yollarının en güzellerine baş vursun ve vakıf akarların imkânlarını en güzel şekilde kullansın; vakıf akarların bütün gaile ve gelirlerini tahsil eyleyip en yüksek seviyede zabt u rabt eylesin.”

        Tabii ki bu konular akademik eserlerde, tarihî, siyasi, hukuki vb. boyutlarıyla etraflıca ele alınabilir. Bizim burada üzerinde duracağımız husus şudur: Bir devlet başkanı olarak Atatürk, Ayasofya’yı başka bir cihete, müze olarak hizmete tahsis eden Bakanlar Kurulu kararına onay vermiştir (İmzanın gerçekliği meselesine girmiyorum, çünkü o devirde Atatürk’ten habersiz böyle bir işin yapılması imkânsızdı.). Bunun hukuki yönü tabii ki tartışılabilir. Ancak aynı dönemdeki 1936 tarihli tapu kaydında cami olduğu da tescil edilmiştir. Ayasofya’nın cami olma işlevi, kısmen de olsa 1980’de yeniden canlandırılmıştı. 1934’te kullanım cihetinden vakıf kurucunun iradesine aykırı bir uygulama yapıldığı doğrudur. Ayasofya’nın özel durumundan dolayı bu tasarruf elbette ki derin tesirler yapmıştır. Ancak, tekrar ifade edersek, bunun gibi kullanım şekli değiştirilen pek çok vakıf olduğu bir gerçektir.

        Türk Milleti, Millî Mücadele ile bu vatanı işgalden kurtaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e şükran borçludur. Ayasofya, 1934’te o dönemin şartlarında ve anlayışı içinde müze yapılmıştır. Bunun, dış dünyadaki gelişmelerle ilgisi olduğunu iddia edenler olduğu gibi Atatürk’ün çağdaşlaşma ve çağdaş Batı medeniyeti içinde kabul görme anlayışı çerçevesinde yapıldığını ileri sürenler de var. Şahsi kanaatim, bu iki tezde de doğruluk payı olduğudur. Harap hâldeki Ayasofya’yı restore ettiren, buradaki çeşitli eserlerin gün yüzünde çıkmasını sağlayan Atatürk için Türkiye’nin “medeni âlemde yer alması” çok önemliydi ama bunu sadece kültürel sebeplerle izah etmek, Atatürk gibi büyük bir ufka sahip devlet adamını tanımamak olur. Dünyanın o dönemdeki siyasi ortamı ve durumunu çok iyi okuyan Gazi, çevre devletlerle ve ileri gelen Batı devletleriyle ilişkilerini geliştirmenin, yakın vadede taşıdığı hayat önemi çok iyi sezmiş ve buna uygun olarak bu adımı atmıştır. Bunu eleştirmek veya değiştirmek elbette mümkündür. Ancak tekrar hatırlatalım ki tapu kaydında, Ayasofya yine cami olarak yer almıştır.

        Millet, ortak geçmiş şuuru ve ortak gelecek tasavvuru olan, acıları ve sevinçleri paylaşan insanlar topluluğudur. Siyasi veya ideolojik sebeplerle açıktan karşı çıkanlar veya makul bulmayanlar olsa da Ayasofya hakkındaki son karar, toplumda genel olarak müspet karşılanmıştır. Böyle bir gelişmeyi, hem yaşadığımız salgın dönemini hem de Irak’ın kuzeyinden Doğu Akdeniz’e uzanan hatta karşılaştığımız ciddi meseleleri dikkate alarak birlik ve beraberliği pekiştirici bir tavırla, dünyaya karşı ise Türk Milleti’nin derin tarihiyle mütenasip bir vakar ve olgunlukla idrak etmemiz, maksada en muvafık yol idi. Buna gölge düşüren/düşürecek olan fiillerden ve söylemlerden sakınmak devlet adamlığının gereğidir.

        15 Temmuz’un Dördüncü Yılı Vesilesiyle: Tarih Tekerrür Etmez Ama Ders Almayanları Cezalandırır

        15 Temmuz gecesi, dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım, televizyonlarda bir kalkışmayla karşı karşıya olduğumuzu açıkladıktan hemen sonra Yönetim Kurulumuzdan bazı arkadaşlarımla telefonla gerçekleştirdiğimiz kısa bir istişareden sonra bunun bir “darbe girişimi” olduğunu tespit ettik ve buna karşı tavrımızı açıklamamızın tarihî bir görev olduğu konusunda mutabık kaldık. Daha sonra birkaç arkadaşımızla daha istişare ettikten sonra tek cümlelik şu açıklamayı, ağ sayfamızda ve sosyal medya hesaplarımızda yayımladık: “Türk Ocakları Genel Merkezi, Her Türlü Darbe Girişimine Karşı Demokrasinin ve Türk Milletinin Yanındadır.” 16 Temmuz günü ise, daha geniş bir istişare ile “Türk Milletine Karşı Yapılan Hain Darbe Girişimini Tel’in Ediyoruz” başlıklı bir bildiri yayımladık. Bildiride, “ … Bu hain girişimin başarısızlığa uğraması, bir bütün olarak büyük Türk milletinin kararlılığı ve demokrasiye sahip çıkmasıyla mümkün olmuştur.” tespiti yapıldıktan sonra “Bu olay, siyasi partilerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız ve bütün devlet organları tarafından çok iyi ve etraflı bir şekilde masaya yatırılmalı ve bir daha benzer hadiselerin meydana gelmemesi için, millî birliğimiz ve devletimizin bekası açısından gerekli bütün tedbirler alınmalıdır.” demiştik.

        Daha sonra gerek şahsen yazdığım müteaddit yazılarda ve Türk Ocakları olarak yaptığımız açıklamalarda şu konuların altını defalarca çizdik:

        1. 15 Temmuz’un bize verdiği en büyük ders; şu veya bu görünümle devlete sızmaya, devleti ele geçirmeye yönelik yapıların (adı ister cemaat, tarikat vb. ister şu veya bu grup vb. olsun) güçlenmesine, devlet ve siyaset adamlarının bu tür yapıların arkasında durmasına izin verilmemelidir.

        2. Devlet makamlarına ehil ve layık kişiler getirilmeli ve devletin temel dayanağı olan “adalet” ilkesine harfiyen riayet edilmelidir.

        3. Darbecilere karşı adaletin yerine getirilmesi sürecinde, kurunun yanında yaşın da yanmasına, at izinin it izine karışmasına müsaade edilmemelidir.

        4. “Ergenekon” ve “Balyoz”dan 15 Temmuz’a uzanan süreçte büyük tahribata uğrayan ordu, eğitim, adalet mekanizması gibi kurumsal yapılar başta olmak üzere devletin yeniden yapılanmasında “istişare”, “ortak akıl”, “hukuk devleti” ilkeleri etrafında azami mutabakatın sağlanmasına özen gösterilmelidir.

        Süreç içerisinde, maalesef bizim ve toplumun ezici çoğunluğunun arzuladığı, mümkün olan en geniş mutabakatla hareket etme yöntemi tercih edilmedi; kısa sürede, siyasi alanda yine kutuplaştık. Bu arada, toplumumuzun siyaset kadar keskin bir kutuplaşma içinde olmadığını da memnuniyetle belirtmek gerekir; geçişkenlik hâlâ yüksektir. Toplumun merkezinde, farklı ittifak ve iş birliklerine oy veren geniş bir kesim oturmaktadır. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve mahallî seçimlerde ortaya çıkan tablo, bunun göstergesidir.

        Bir yıl kadar önce yazdığımız bir yazıda (“Musibet, Nasihat ve Ders”, Türk Yurdu, Ağustos 2019), son 20-30 yıldır yaşadıklarımızın ve 15 Temmuz musibetinin muhasebesini henüz layıkıyla yapamadığımızı belirtip şu tespitte bulunmuştuk:

        “Ergenekon, Balyoz süreçleri, devletin harim-i ismetine (Kozmik Odaya) girilmesi, 2010’dan sonra hukuk sistemimizin ağır bir yara alması, 15 Temmuz sonrası ordu başta olmak üzere devlet yapımızda yaşananlar, toplumda güven duygusunun zedelenmesi, eğitim ve din alanlarındaki büyük tahribat vb. öyle birkaç yılda kolaylıkla üstesinden gelinebilecek hususlar değildir.”

        Bu kısa hatırlatmayı şunun için yapıyoruz: Bugün de, bazı farklı konular etrafında da olsa, bize esasta değişen bir şey yok gibi görünüyor; yani tarih tekerrür ediyor gibi geliyor. Gerçekte ise tarih tekerrür etmez, çünkü hadiseler farklı şartlarda farklı aktörler ve etkilerle gelişmektedir. Elbette benzerlikler ve hatta bazı tekrarlar da olabilir ama bütüncül bir bakış açısıyla baktığımızda, hiçbir şeyin aynen tekrar etmediği açıktır. Bazen ideolojik farklardan dolayı farklı kesimler, birbirlerinin dediklerine yeterince dikkat etmiyorlar; muarız olarak gördüklerimizin haksız yanlarına gösterdiğimiz tepkiler yüzünden bazı haklı eleştirilerini yeterince kale almayabiliyoruz. Ancak, devleti yönetenlerin böyle konularda mazereti olamaz. 17-25 Aralık’tan sonra şimdiki Cumhurbaşkanımız, o zamanki adıyla “Paralel Yapı”ya karşı mücadele ederken orduda, yapılan uyarılara rağmen, bu yapının varlığı gözden kaçıyordu. Bu da bize şunu açıkça gösteriyor: Bizimle farklı hatta bize çok ters düşünen kişi ve kesimleri de dikkatle takip etmek, yazıp çizdikleri doğru mudur eğri midir diye tahkik etmek zorundayız. 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a uzanan süreçte Türkiye, maalesef farklı kesimlerin farklı konularda, devekuşu gibi başlarını kuma gömdükleri bir ülke oldu. 15 Temmuz’un verdiği ağır derse rağmen aynı tavır maalesef bugün de hâkim.

        ***

        Türkiye için hayati önem taşıyan sistem değişikliği söz konusu olduğunda da getirilmek istenen yeni sistemin tarihî tecrübemize uymadığı, denge ve denetleme mekanizmaları kurulmazsa istenen sonuçların alınamayacağını ifade etmiştik (03.03.2017):

        “Ülke yönetiminin tek kişinin eline verilmesiyle yani Başbakan başkanlığında bir Bakanlar Kurulu yerine her şeyin Cumhurbaşkanı tarafından yönetildiği bir sisteme geçmekle terörün nasıl bitirileceği anlaşılamıyor. Bu yaklaşım, çokça eleştirilen kadim zihniyetimizin, bürokratik düşünce geleneğinin bir tezahürüdür. Bütün sosyal meseleleri idari basamağa indirgeyip hukuki ve idari düzenlemelerle halledebileceğimizi zannediyoruz.”

        Ardından, denge ve denetleme açısından o dönemde siyasi partiler ve seçim mevzuatında yapılacağı vaat edilen bazı değişikliklerin kısmen yararlı olacağına işaret etmiştik:

        “… Seçim barajının kaldırılması ve ön seçimin getirilmesi hâlinde, Meclis’in temsil gücünün artacağı kanaatindeyiz. Tek kişinin yürütmeyi belirlediği bir sistemde, ancak güçlü ve millî iradeyi layıkıyla temsil eden bir Meclis sayesinde, bir ölçüde denge mekanizmaları kurulabilir.”

        Ne yazık ki buradaki temenniler, aradan geçen üç yılda gerçekleşmedi. Gerçekleşmediği gibi kamuoyunda, kuvvetli bir şekilde de tartışılmıyor. Sert kuvvetler ayrılığı getireceği iddia edilen yeni sistemin âdeta kuvvetler birliği şeklinde ortaya çıktığına, hep birlikte şahit olduk. Konuya vâkıf uzmanlar, tek kişilik hükûmet formülünün sakıncalarına işaret ediyordu. Sadece Cumhurbaşkanına karşı sorumlu bir bakanlık uygulamasının demokratik hukuk devleti tecrübemizde olmadığı herkesin malumu idi. Siyasi sorumluluğu olmayan, Meclis’e karşı hesap verme yükümlülüğü bulunmayan bakanlardan oluşan bir kabine ortaya çıktı. Müsteşarlığın kaldırılmasıyla birlikte, çoğu siyasi geçmişe sahip kişilerin getirildiği bakan yardımcılığı uygulaması, bakanlıkların işleyişinde sıkıntılar meydana getirdi. Tabii uygulamanın zaman içerisinde yerleşeceği iddia edilebilir, ama Cumhurbaşkanı’nın sadece partili değil aynı zamanda parti genel başkanı olması, tartışılan bir başka husus olmuştur. Tek kişiye, hem yürütmede hem de siyasette bu kadar ağır bir yük yüklenmesi, devletin neredeyse bütün işleyişinin Cumhurbaşkanlığı uhdesine bırakılması, zamanında iddia edildiği gibi hızlı karar alma neticesi vermekten ziyade aksamalara ve gecikmelere sebebiyet verdiği ileri sürülmektedir. Cumhurbaşkanlığındaki ofis ve kurulların tam olarak hangi işlevi yararlı olarak gördüğü de sorgulanabilir bir keyfiyettir. Devlet hiyerarşisi içinde yetişen ve hazmederek belirli makamlara gelenlerin yerine, siyasi saiklerle (seçilememiş vekillere yeni görevler bulma gibi) oluşturulan bu yapıların esaslı bir şekilde gözden geçirilmesi gereklidir. Cumhurbaşkanlığı bünyesinde, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında böyle bir çalışmanın yapıldığı, basında yer almış olmakla birlikte kanaatimizce bu öz değerlendirmenin yanında, bir “dış değerlendirme” kuruluşu tarafından da bir çalışma yapılması daha sağlıklı sonuçlar verecektir.

        Vesayet düzeninin kaldırılacağı iddiasıyla 2000’li yıllarda gücünü giderek arttıran ve ordudaki bazı darbe heveslilerinin kabul edilemez beyan ve hareketlerini de kullanarak kamuoyunu etkileyen, o zamanki adıyla “Cemaat”, hukuk alanındaki bir takım düzenlemelerle, daha sonra iktidar partisi tarafından “millî orduya kumpas” olarak tanımlanan büyük ihanete imza attı. Bu ülkede Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir şahıs, Sayın İlker Başbuğ, terör örgütü yönetmekten mahkûm edildiğinde, dönemin Başbakanı olan Sayın Cumhurbaşkanımız buna itiraz ettiyse de fiilen hiçbir şey yapılamadı. Bir takım çevreler, bu alçaklıkları demokrasinin gelişmesi ve vesayetin kalkması olarak alkışlıyordu. Türk Milleti’nin bunları unutmaması lazım. Evet, Türkiye 28 Şubat Süreci’nde muhafazakâr, mütedeyyin insanlara yönelik bir cadı avı da yaşadı. MGK Toplantısı çıkışında terden sırılsıklam olan Başbakan Erbakan fotoğrafı, dönemi yaşayanların hafızasında capcanlı duruyor. Bir generalin, Başbakan’a alenen hakaret etmesi de hatırlarımızda. Bugünden bakıldığında bütün bunların, kendileri farkında olmasa da gerçekten katı laikçi-Kemalist askerî ve sivil cenahın dindarlara karşı, bu aşırı tepkilerini kullanan bir odak tarafından yönlendirildiğini düşünmek için çok sebebimiz var.

        Burada uzun uzadıya o dönemleri hatırlatacak değiliz, ama yeni nesillerin Türkiye’nin yakın geçmişini çok iyi öğrenmeleri şart. Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğunu aklımızdan asla çıkarmamalıyız. Büyük çoğunluğu iyi niyetle, altın nesil yetiştirmek, millete hizmet etmek gibi duygularla devşirilen insanlarımız, maalesef milletlerarası bir ihanet şebekesinin aleti durumuna düşürüldüler. İstihbarat örgütleri başta olmak üzere çeşitli gizli-açık teşekküllerin, bizim zaaflarımızdan da yararlanarak Türkiye’yi yıllardır içine dönük bir ülke olarak tuttuklarını anladık. Ancak hâlâ bunu idrak edemeyenler var. Mesela muhalefetin önemli bir kısmı haklı olarak yeni sistemin uygulamalarını eleştiriyor. Fakat Türkiye’nin hukuk, eğitim, ekonomi vb. alanlarda yaşadığı sıkıntıları eleştirmek ne kadar olağan ise dış siyasette yapılan doğruları eleştirmek o derecede hatalıdır. “Bizim Suriye’de ne işimiz var? Bizim Libya’da ne işimiz var?” gibi soruların aklı başında, Türkiye’nin millî çıkarları konusunda hassas siyasetçi ve aydınlar tarafından sarf edilmesi mümkün değildir. Ne iktidarımız ne de muhalefetimiz vaz geçiyor. Suriye politikasının başlangıcında yapılan bir takım hataları, 4 milyon sığınmacının ülkeye gelmesinin yol açtığı sorunları biz de eleştirdik. Ancak özellikle 2015 yazından itibaren PKK’ya, 15 Temmuz’dan sonra da YPG/PYD’ye karşı yürütülen mücadele, Türkiye’nin bekası açısından son derecede elzem idi. Aynı şekilde, Doğu Akdeniz’de bizi âdeta hapsetmek için kurulan kumpasa karşı meşru Libya Hükûmeti ile 27 Kasım 2019’da imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması”na ilişkin anlaşma ile aynı zamanda imzalanan “Güvenlik ve Askerî İşbirliği Mutabakat Muhtırası” son derecede isabetli olmuştur. O zamandan bugüne kadar Libya’da sürdürdüğümüz mücadele karşısında Afrika’daki sömürgeci politikasını devam ettirmeye azimli olan Fransa’nın bizi suçlamaya kalkışması ise, yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasının bir başka örneği olmuştur.

        Demek istediğimiz şu: Meselemiz şu veya bu partinin ya da kişinin her yaptığını doğrulamak ya da her yaptığına muhalefet etmek olmamalıdır. Elbette, hepimiz bilgimiz ve idrakimize göre olayları tartışıyoruz. Sosyal hadiselerde her zaman iki kere iki dört etmez. Ancak istişareyi ve müzakereyi ne kadar geniş tutarsak doğrularda buluşma şansımız o kadar yükselir. Demokrasi içinde farklı fikir ve yaklaşımlara müsamaha göstermek, tenkidî düşünceyi, “müsademe-i efkâr”ı olgunlukla karşılamak hepimizin yararınadır. 15 Temmuz’dan alacağımız en önemli derslerden biri, hazzetmediğimiz veya bizden çok farklı düşünen kesimlerin söylediklerini ve yaptıklarını toptancı bir yaklaşımla değil, tenkidî bir bakışla değerlendirebilmektir. Bunu yapabilseydik, mesela Meclis kürsüsünden iktidarı açıkça uyaran Kamer Genç’e “Acaba!” diyerek kulak verseydik veya Deniz Baykal’a ve MHP milletvekillerine yönelik komplolara kısa vadeli siyasi çıkarlar açısından bakmak yerine, neyin amaçlandığını tefekkür ve tezekkür ederek bakabilseydik ya da 17-25 Aralık sürecinde muhalefet, ortada bazı yolsuzluklar olmakla birlikte, aslında hadisenin, bunlar kullanılmak suretiyle siyaseti tanzim etmeye yönelik derin bir operasyon olduğu konusunda daha duyarlı davranabilseydi olaylar başka türlü gelişebilirdi. Tabii ki tarihte olanlar hakkında şöyle olsaydı, böyle olurdu demenin çok fazla bir değeri yok. Ancak bunları bu şekilde tartışmanın gelecek açısından bize sağlayacağı çok önemli yararlar olabilir. Bugün de maalesef bazı televizyon tartışmaları, “sağırlar diyaloğu” şeklinde yapılmaktadır. Siyasi veya başka türlü çıkarları için sadece “söylenmesi gerekeni söyleyenler” ile Türkiye’nin varacağı yer aynı çıkmazlardır. Türkiye’nin hasbi, dürüst, entelektüel namus sahibi aydınlara, siyasetçilere ve basın yayın mensuplarına ihtiyacı var. Bunların sesi laf cambazlarından, gücünü makamından alanlardan daha fazla çıkmadığı sürece, maalesef gidişatı düzeltme imkânı yoktur.

        Türkiye’yi derinden etkileyen bu gibi hadiselerin bir daha vuku bulmaması için demokratik hukuk devletinin kuralları çerçevesinde, bu tür örgütlenmelerle etkili bir şekilde mücadele edilmesi, devlet yönetimince liyakat, adalet, şeffaflık gibi ilkelere riayet edilmesi ve fikri, vicdanı, irfanı hür nesiller yetiştirmeyi esas alan bir eğitim sisteminin kökleşmesi gerekmektedir. Devlet görevlilerinin, şu veya bu cemaat, grup ve tarikatın talimatlarına göre değil; devlet çarkının içinde hareket etmesi, devletimizi yönetenlerin bundan sonraki süreçler için asla göz ardı etmemeleri gereken bir durumdur.

        Üniter yapıda millî bir devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kıyamete dek payidar olması için demokratik hukuk devleti çerçevesinde, adalet, liyakat ve istişareyi referans alan bir anlayışla çalışmamız, çok çalışmamız ve her daim uyanık olmamız gerektiğinin altını bir kez daha çiziyorum. Bu vesile ile sıradan bir darbe teşebbüsü olmanın ötesinde, Türkiye’yi işgal etmek ve boyunduruk altına almak için tasarlanan 15 Temmuz’un yıldönümünde bütün şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

         

        1          Hürriyet, 26 Temmuz 2020.

        2          İslam Ansiklopedisi, “Vakfiye”, TDV Yay.

        3          İslam Ansiklopedisi, “İrsadî Vakıf”, TDV Yay.

        4          Fatih Mehmet II Vakfiyeleri, Ankara 1938; Fatih Sultan Mehmed Vakfiyeleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü - Çamlıca Kültür ve Yardım Vakfı, İstanbul 2003.

        5          A. Akgündüz, S. Öztürk ve Y. Baş tarafından Üç Devirde Bir Mabed Ayasofya (İstanbul 2005) adlı kitapta Arapçası ve tercümesi verilmiştir.

        6          Belleten, “Fatih Vakfiyelerinin Tanzim Süreci”, S: 263, 2008.

        7 K. Yavuz-Y. Saraç neşri - Sadeleştirilmiş versiyondan: “Nişancı Paşa’nın eserleri: Nesli belli değildir. Allah’ın kullarının malına, kanına ve ırzına el uzatmıştı. Nerede uygunsuz işler varsa onun icadıdır. Osmanlı memleketinde İslam hukukuna uygun vakıfları ve mülklerin hepsinin şartlarını bozdu. Gelirlerini padişahın hazinesine getirdi. Sorana da “Bunlar mensuhtur (Hükmü kalkmıştır.).” dedi. Bazısını da tımar olarak verdi. Ben kendisine “Şer’-i Muhammedi ile olan vakıflar ve mülkler nasıl mensuh olur (Hükmü ortadan kalkar.), Hazret-i Muhammed, peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra bir peygamber daha gelmemiştir ki onun şeriatını mensuh etsin.” dedim. Bana cevaben “Sana ait olan neyini aldılar ki böyle konuşuyorsun.” dedi.”


Türk Yurdu Ağustos 2020
Türk Yurdu Ağustos 2020
Ağustos 2020 - Yıl 109 - Sayı 396

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele