DİYANET’İN SON KARARI ÜZERİNE

Ocak 2020 - Yıl 109 - Sayı 389

        Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924’te kaldırılan Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin yerine kuruldu. Dinî, tarihî ve kültürel yapımızın gereğini yerine getirmesi için bu kuruma ihtiyaç vardı. Ancak teşkilat yapısındaki büyük boşluklar sebebiyle 1951 yılına kadar camilerdeki din görevlileriyle yasal bağlantısı bulunmayan sembolik bir makam olarak kaldı. O yıl, yasada yapılan değişikliklerle ve daha sonra 1961 Anayasası’nda ve 1965’teki yasal düzenlemelerle bu eksiklikler büyük ölçüde giderildi. Teşkilat, kendi alanında her bakımdan fonksiyonel hâle getirildi. Diyanet Vakfı kurularak maddi bakımdan geniş bir kaynak edinmesi sağlandı.

        Ancak siyasi iktidarlar bu teşkilatı bir “arka bahçe” konumunda gördükleri için başına, güvendikleri isimleri getirerek kontrolleri altına almaya, beğenmedikleri takdirde anında değiştirerek sıradan bir genel müdür konumunda tutmaya çalıştılar. Bunun sonucunda Başkanlık, âdeta rüştünü ispat edemeyen, bağımlılık psikolojisinden kendini kurtaramayan bir yapı durumunda kaldı; bu yüzden ülkemizde İslami konularda sayıları giderek çoğalan nitelikli ilim adamlarını bünyesinde toplayıp onlarla iş birliği yapan, İslam’ın günümüzde karşılaştığı hayati meselelere cesaretle çözüm arayan bir merkez hâline gelemedi.

        Bu çekimser ve naif görünümden oluşan boşluktan yararlanan tarikatçılık ve cemaatçilik, ülke genelinde son yarım yüzyılda hızla yayıldı; devlet hiyerarşisini kabullenmeyen paralel yapılar ortaya çıktı. Siyasetçiler seçimlerde bu grupların desteğini alabilmek için bu yöndeki gelişmelere sürekli göz yumdular; hatta isteklerine kolaylık sağladılar. Bu tutumun nelere yol açtığı, 15 Temmuz’daki menfur darbe girişiminde yaşandı. Diyanet gibi aslında çok büyük imkânlara sahip olan, yüz bin civarındaki cami görevlisi kanalıyla inançlı toplum kesimleriyle en azından günde beş defa buluşma fırsatı bulunan bir yapı, asli işlevini layıkıyla yerine getiremediğinden meydan istismarcılara kalmış oldu.

        Bu tarihî travmadan gerekli derslerin çıkarılarak benzerlerinin yaşanmaması için köklü düzenlemeler yapılması gerekirken hiçbir şey olmamışçasına aynı doğrultuda devam edilmesi, siyaset-din ilişkilerinin popülist etkilerden kurtulup asli yörüngesine oturtulamaması, uzun zamandır sürüp gelen manevi-dinî sorunların özellikle gençlik kesimlerinde daha da yaygınlaşmasına yol açıyor; bundan en büyük zararı Diyanet teşkilatı görüyor, itibar kaybediyor. Oysa sağlam ve istikrarlı bir toplum yapısının oluşması için ilmî açıdan alanlarında temayüz etmiş kaliteli ve nitelikli insanlardan oluşturulması şartıyla bu kuruma büyük ihtiyaç var.

        Diyanet, dinî konularda inananlara doğruları anlatan bir rehber, bunlara ulaşmayı kolaylaştıran bir pusula işlevi yapmalıdır. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda yapıldığı gibi millî hassasiyet açısından tartışmalar doğuran hutbeler, yanlış kararlar doğal olarak itibar kaybına yol açıyor. Seksen kadar dış ülkedeki temsilciliklerle yurt dışına açılan, Gazze’den Sudan ve Bangladeş’e kadar çok geniş bir coğrafyadaki mazlum Müslümanlarla ilgilenebilen Diyanet, Doğu Türkistan’da otuz milyona yakın Müslüman Uygur ve Kazak Türkünü neden görmezlikten geliyor? Çin’e karşı, Devlet ile ters düşecek bir tutum izlemesi elbette doğru olmaz; ama bütün özgür ve demokratik gelişmiş ülkelerin defalarca kınadığı bu ülkedeki insanlık dışı facialara, dinî ve millî soykırıma duyarsız kalan İslam dünyasının bu ayıbına iştirak edilircesine sessiz kalınmasının, hutbelerden bir kınama cümlesinin bile duyulmamasının makul bir izahı olabilir mi?

        Konu milliyetse bu milyonlar öz be öz kardeşimiz, mesele ümmet dayanışması ise halis muhlis Müslüman, insanlık ise bunlar da insan. Dört milyondan fazla Suriyeliyi, ağır sorunları göze alarak “Ensar” muhabbeti adına kucaklayan Türkiye’nin, bırakın devlet katmanlarından, ülkemizin Müslüman halkının temsilciliğini yapan kurumundan bile kınayan bir mesajın duyulmaması tarihî bir ayıptır.

        Diyanet, bu tarz anlamlı bir tavra gerek görmüyor ama çok tartışılacak başka kararlar almayı tercih ediyor. Camilerde fiziki bakımdan özürlü insanların kullandığı, en arkada, en fazla küçük bir sıra oluşturacak kadar az sayıdaki sandalye yahut sıranın, başka dinlerin ibadethanelerindekilere benzediği gerekçesiyle kaldırılmasına karar veriyor. Bunca yıldır sorun olmadan kullanılagelen birkaç iskemlenin, aniden “gâvur”u taklit sayılıp mekruh görülmesi, birçok dinî meseleyi sadece kendi ilmihallerindeki fetvalara göre yorumlayıp hükme bağlayan dar bir çevrenin dışında şaşkınlıkla karşılandı. Daha önce Kutlu Doğum Haftası’nın kaldırılmasında olduğu gibi, bu kararı da gazetelerinde manşetten “FETÖ’nün bir uygulaması daha kaldırıldı.” diye alkışladılar. Kefen yahut hac parası diye biriktirdikleri paralarını güvenip bunların finans kurumuna yatıran binlerce mudinin hesabının üzerine yatıp saltanat süren, gazete ve TV’lerini sımsıkı ellerinde tutanların yaptıklarında İslami ve ahlaki açıdan bir sakınca görmeyip Diyanet’in kararlarında etkili olmaları, ibretlik bir durumdur.

        Namaz esnasında secde yapıp doğrulamayacak durumdaki bir insanın iskemlede namaz kılmasını, ikna edici dinî bir gerekçe olmamasına rağmen dinen yanlış bulup camilerde engellemek taassuptur. Cenab-ı Hakk’ın insana “gücü kadar sorumluluk yüklediği”, dinde “zorlama olmadığı” ayet ve hadislerle sabit iken şahsi yorumlamalarla bu uygulamaya kalkışmak, İslam’a hizmet değildir. Kararda bir de tuhaflık yapılarak ihtiyacı olanın kendi portatif iskemlesiyle safta durmasına icazet veriliyor. Arka tarafta birkaç tabure yahut kısacık bir sıra, başka bir dinin taklidi oluyor da ferdi imkânını kullanmaya neden cevaz veriliyor? Bir mümin, mecbur kalmadıkça rükûda iken ve secde yaparken ruhunda duyduğu ilahi hazdan asla mahrum kalmak istemez. Bunun aksini düşünmek mümine saygısızlıktır. Cemaat, giderek yaşlanıyor; müdavim gençlerin sayısı maalesef artmıyor. Bu yapılan, fiziki sorunlarından dolayı namazını ancak iskemlede kılabilen bir insana ya kendi iskemlenle gelirsin ya saflar arasında oturup kılmaya razı olursun ya da gelmeyip evinde istediğini yaparsın deyip camiye gelmemeye yönlendirmektir. Bir süre önce, her camide 1500’er kişilik gençlik kolları kurulacağını açıklayan sayın yöneticiler, belki de cemaatte oluşacak eksikliği bu tarz parlak (!) projelerle telafiyi düşünmüşlerdir.

        Bağnazca tercihlerle eskiye bağlanıp kalmak, dünyada yaşanan gelişmelerle daha rahat bir hayat standardına ulaşan batılı toplumların bazı imkânlarından Müslümanların gereksiz yere mahrum kalmasına yol açıyor. Mesela camilerde helaların modern tarzda değil, asırlar öncesinde olduğu şekilde yapılması, dinî bir mecburiyet olarak görülüyor. Oysa en muhafazakâr evlerde bile artık daha rahat olduğu için modern olan tercih ediliyor. Ama diş dolgusuna bile dinen cevaz vermeyen fetvacıları ikna etmek mümkün değildir.

        Diyanet, bu kesimlerden gelen baskıya direnemeyerek Kutlu Doğum Haftası’nı, Mevlit Kandili ile bağlantılı hâle getirdi. Oysa iki değerli Türk Ocaklı Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ve rahmetli Ayvaz Gökdemir’in eseri olan o projeyle, okullara ve gençlere yönelik programlar yapılarak mevlit dinleyicilerinin dışındaki gençlere ulaşmak, Peygamber sevgisini farklı kesimlere ulaştırmak mümkün oluyordu. Ama tıpkı bu kararda olduğu gibi, önceki yıl FETÖ’cülük tehdidini öne sürüp diledikleri sonucu alabildiler. Diyanet cemaat ve tarikat gruplarının baskılarından kurtulacak seviyede ilmî kaliteye, özgüvene ve statüye sahip olmadıkça bu huzursuzluk ve karmaşa devam edecek; Müslümanların ve İslam’ın meselelerine çözüm bulmak ne yazık ki kolay olmayacaktır.

        DOĞU AKDENİZ SATRANCI VE TÜRKİYE

        Doğu Akdeniz’de iki binli yılların başından itibaren bulunan petrol ve doğalgaz yatakları, bölgenin sanılandan çok daha büyük ekonomik potansiyelinin olduğunu ortaya koydu; bu tablo jeopolitik bir depreme yol açtı.

        Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan, stratejik bir hamle başlattı. Mısır, İsrail, Ürdün, Suriye ve Lübnan ile art arda anlaşmalar yaparak Ada çevresinde geniş bir alanı “münhasır ekonomik bölge” ilan etti. Böylelikle Türkiye’nin Antalya Körfezi’ne sıkışıp kalmasına yol açacak yeni bir bölge jeopolitiği inşasına çalışıyor.

        Rumlar; İsrail ve Mısır ile birlikte çıkaracakları doğalgazı, Girit üzerinden Avrupa’ya iletecek boru hattı için prensipte anlaştılar. Ancak Yunanistan ve GKRY, daha ekonomik olduğu için İsrail’in konuyu Türkiye ile görüşmek istediğine dair haberler duyulması üzerine, bir an önce imza sürecini tamamlamaya çalışıyor. AB’nin bu girişimleri destekliyor olması, cesaretlerini artırıyor.

        Türkiye, BM’nin tanıdığı meşru Libya Hükûmeti ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması”na ilişkin muhtıra ile stratejik bir atak yapmış oldu; kendisini Doğu Akdeniz’de oluşan enerji denkleminin dışında bırakmaya yönelik girişimlere izin vermeyeceğini gösterdi. Ardından Ulusal Mutabakat Hükûmeti’nin (UMH) daveti üzerine Libya’ya asker göndermek suretiyle kararlılığına askerî bir nitelik kazandırmış oluyor.

        Libya’ya asker gönderilmesi kararı, elbette sıradan bir olay değil; beraberinde önemli riskleri barındırıyor. Kararla bunlar göze alınmış oluyor.

        Libya’da uluslararası hukuka göre meşru sayılan UMH, Başkent Trablus ve çevresinde hâkim. Buna karşılık General Hafter’in başında olduğu Derne ve Tobruk merkezli muhalif güçler, nüfus yoğunluğu bakımından değilse bile alan genişliği açısından ülkenin üçte ikisinde hâkim durumda.

        Libya’da Arafat’tan sonra kabileler ve sosyal gruplar arasında yaşanan ayrışma, toplumsal bütünlüğü engelliyor; silahlı çatışmalar sürüyor. Rusya ve Mısır başta olmak üzere Fransa, BAE gibi dış güçler Hafter’i destekliyor. Putin’in ülke dışı operasyonlarda kullandığı ve Rus özel kuvvetlerinden bir generalin komuta ettiği, Wagner adı verilen özel birlikte, iki bin kadar Rus‘un yanı sıra Sudan ve Çad’dan getirilen beş binden fazla paralı askerin olduğu ifade ediliyor.

        Savaş uçakları ve ağır silahlara sahip olan, Mısır’dan destek sağlayan Hafter güçleri, Trablus’u kuşatmış durumda. UBH, Türkiye’nin desteklememesi durumunda çok uzun direnemez. Ancak Türkiye’nin de uzun süre desteğini sürdürmesi mümkün değil. Bunun hem ekonomik ve politik hem de gönderilecek askerimizin hayatı açısından maliyeti katlanılamayacak derecede büyük olur. Ayrıca bu uzaklıktaki bir ülkeye gerekli lojistik desteğin ulaştırılması da kolay değildir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son Tunus ziyaretinde bu hususta bir anlaşma sağlandı mı bilmiyoruz.

        Putin ile Erdoğan’ın 8 Ocak’ta yapacakları görüşmede, Rusya’nın pozisyonunda değişiklik olmaması hâlinde iki ülke ilişkilerinde görünürdeki bahar havası tersine dönebilir. İdlib’de yaşanan gerilim, YPG‘ye paralel bir Rus YGS’si oluşturma girişimleri ve Barış Pınarı Harekâtı’nın daha geniş alanda sürdürülmesinin engellenip buraların Şam rejimine devredilmesi gibi güven sarsan sorunlara Libya’nın da eklenmesi hâlinde ilişkilerin krize dönmesi kaçınılmaz olur.

        Türkiye, bütün bu riskleri göz önüne alarak Libya sorununu bir an önce diplomatik alana taşımalı; UMH‘nin masada olmasının yanı sıra Tunus ve Cezayir’in de görüşmelerde bulunmalarına zemin hazırlamalıdır. Almanya’nın bu konudaki önerisi kuvvetle desteklenmeli, Soçi benzeri bir siyasi platform oluşturulmalıdır. Bu sağlanırsa UMH’nin meşruiyeti, uluslararası bir görünüm kazanarak güçlenir.

        Diğer bir atak, İsrail ve Mısır ile ilişkilerimizde yapılmalıdır. Bu iki ülke ile ilişkilerin buzdolabına kaldırılmaları, bizimle doğrudan ilgili olmamakla beraber, bu ülkelerde belli konularda yaşanan manevi, insani ve siyasi sorunlardan kaynaklanıyor; İsrail’in Filistin halkına sürdürdüğü insanlıkla ve hukukla bağdaşmayan, BM kararlarını bile yok sayan uygulamalarına, Mısır’da Mursi’nin askerî darbeyle devrilmesine tepki göstermek ne derece doğruysa ilişkilerin sırf bu gerekçelerle dondurulması da aynı derecede yanlıştır. Tepkilerimizi etkili olmasalar da sürdürelim ama bunu siyasi ve ekonomik ilişkilerin kesileceği noktaya getirmenin Filistinlilere hiçbir yararının olmadığını da görelim.

        Benzer durum Mısır konusunda da yaşanıyor. Tepkilerimiz, Mursi’nin devrilmesini de taraftarlarının acımasızca ezilmesini de engelleyemedi. Biz tanımıyor olsak bile bütün dünya, başta İslam ülkeleri olmak üzere, Sisi’yi devlet başkanı olarak tanıyor. Devlet politikasını, karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı devletlerarası ilişkileri müteveffa Mursi’ye ve İhvan’a hissi bağlılık ve vefa duygularıyla düzenlemenin rasyonel bir izahı yapılamaz. İsrail’in başta PKK terör örgütü olmak üzere, bölge meselelerinde çok defa Türkiye’nin temel çıkarlarına aykırı bir politika izlediğini biliyoruz. Hâlen ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirmeye çalıştığı PKK/YPG devleti projesinin arkasında İsrail var. Ama bir yandan bütün bunları görüp önlemek için elimizden ne geliyorsa yaparken diğer yandan ilişkileri sürdürerek başka alanlarda çıkarlarımızın gereğine uygun adımları atmak zorundayız. Çünkü devlet aklı bunu gerektirir.

        Zengin hidrokarbon yataklarının bulunmasıyla birlikte Doğu Akdeniz’in geleneksel jeopolitiği yeni baştan oluşurken bu denklemin dışında kalmamak için duygulara, hamasete değil akla ve reel politik şartlara uygun politikalar izlemeliyiz. Enerji hatları güzergâhı konusundaki coğrafi avantajımızdan yararlanmalıyız. Türkiye, Mısır ve İsrail arasında, “kazan-kazan” anlayışıyla bir blok oluşturulması hâlâ mümkündür. Çünkü İsrail ve Mısır, Türkiye’nin Libya ile yaptığı Deniz Yetki Anlaşması’nı benimsemeleri durumunda, Rumlarla yaptıkları anlaşmadan çok daha fazlasını elde ediyorlar. Ayrıca Girit güzergâhının ağır mali külfetinden de kurtulmuş oluyorlar.

        Türkiye, Libya Anlaşması’nı yapmakla, kendisini bu yeni jeopolitik denklemin dışında tutan plana ağır bir darbe vurdu; doğru bir hamle yaptı. Ancak sonuç alınabilmesi için vakit geçirmeden yeni siyasi hamlelerin yapılması gerekiyor. Bunlar yapılamadığı takdirde Libya’ya asker göndererek yüklendiğimiz külfetin anlamı kalmaz. Çünkü tek başımıza altından kalkamayacağımız çapta, uluslararası jeo-ekonomik bir oyunla karşı karşıyayız; kuşatılmak üzereyiz. Buradan sıyrılıp çıkabilmek, imkânlarımızı ve gücümüzü azami derecede verimli kılmak için akla, bilgiye, erbabıyla istişareye her zamandan fazla ihtiyacımız var.

        TRUMP ÇOK TEHLİKELİ BİR KUMAR OYNUYOR

        İran’ın paramiliter ordusu Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis’in Bağdat Havaalanı çıkışında ABD’nin düzenlediği operasyon sonucu öldürülmeleri, bölgede yıllardır yaşanan istikrarsızlığı, gerilimi ve çatışmaları daha çok tırmandıracak vahim bir olaydır.

        Kasım Süleymani, İran’ın millî kahramanı ilan edilmişti. Şiiler arasında “yaşayan şehit” diye anılıyordu. İran’ın otuz yıldır Orta Doğu’da İslam Devrimi’ni yaygınlaştırma adıyla Şiilik üzerinden yürüttüğü Fars milliyetçiliği hareketinin hem askerî hem de siyasi liderliğini yapıyordu. Irak, Suriye ve Lübnan’da yaşanan kanlı çatışmaların hepsinde vardı. Kudüs Gücü adıyla, İran’ın sınır ötesi operasyonel gücü işlevini yapan birliklerini, cephelerde bizzat yönetiyordu. Doğrudan dinî lider Ali Hamaney’e bağlıydı, sadece ona karşı sorumluydu.

        Ülkesinde bu derece büyük itibara sahip bulunan, 1957 doğumlu Süleymani’nin eğitimi ilkokuldan ibaretti. Maddi ihtiyaçtan dolayı okuyamamış, çok erken yaşta Devrim Muhafızları örgütüne katılmıştı. Özellikle İran-Irak savaşındaki başarılarından dolayı terfi etmiş, örgütün önemli isimlerinden biri hâline gelmişti. İlk Körfez Harekâtı sonrasında Kuzey Irak’ta Talabani ile Şiiler arasında yakınlık kurarak İran’ın nüfuzunun artmasına zemin hazırlayarak itibarını artırdı. General yapıldı. Hamaney’in güvenini kazanarak İran’ın askerî ve politik stratejisinin en önemli organı konumundaki Kudüs Gücü’nün başına getirildi. İkinci Körfez Harekâtı sonrasında Irak’ta, ardından İsrail-Hizbullah savaşında Lübnan’da ve nihayet iç savaşın başladığı Suriye’de İran paramiliter güçlerine kumanda eden, Şii Hilal’i projesini görünür hâle getiren Kasım Süleymani, kendine bağlı Şii milisleri ve Lübnan’daki Hizbullah’ı cepheye sürerek Esad’ın iktidarda kalmasını sağladı. Esad güçleriyle muhalifler arasındaki çatışmalarda onun yönettiği Şii milisler, halkı sindirip direnişi kırmak amacıyla acımasızca katliamlar yaptılar. Aylarca kuşatma altında tutulan, açlıktan ölüm noktasına getirilen, şiddetli hava bombardımanı ve varil bombalarıyla harabeye çevrilen Halep’e giren rejim güçlerinin başında Süleymani vardı ve cesetlerin üzerine basarak muzaffer bir komutan tavrıyla dolaşıp poz veriyordu.

        ABD yönetimi, onun faaliyetlerinden çok rahatsızdı. Her an bir suikast düzenleyip bertaraf edebilirlerdi. Ancak hem oğul Bush hem de Obama döneminde, bölgede çatışmalara yol açabileceği kaygısıyla bu yol tercih edilmedi. İran’ın daha yumuşak yöntemlerle kontrol altında tutulabileceği düşünüldü.

        Kudüs Gücü’nün IŞİD ile etkili şekilde mücadele yapması ve Sünni karşıtlığı nedeniyle, Washington yakın zamana kadar bu grubu bir koz olarak elinde tutmak istiyordu. Ancak geçen ay yaşananlar, bunun mümkün olmadığını ortaya koydu. Bağdat’taki ABD elçilik binasının İran yanlısı Haşdi Şabi militanları tarafından sarılıp duvarlarının ateşe verilmesi, Irak’taki bazı Amerikan üslerine roketli saldırı düzenlenip bir sivil Amerikan vatandaşının öldürülmesi üzerine Başkan Trump, saldırı talimatını verdi. Irak’taki bazı Hizbullah üslerine düzenlenen roketli saldırılarda en az 25 İran yanlısı öldürüldü. Trump, bu yapılanın ilk adım olduğunu İran’a çok daha ağır bedel ödeteceklerini söylerken aslında ciddi bir sinyal vermiş oluyordu. Nitekim birkaç gün sonra düzenlenen bu saldırıyla tehdidini fiiliyata koymuş oldu.

        Öldürülen Cumhurbaşkanı Ruhani olsaydı muhtemelen İran halkı ve Şiiler üzerindeki etkisi bu derece derin ve yakıcı olmazdı. Devrim Muhafızlarından ve hatta Kasım Süleymani’nin sert tutumundan rahatsızlık duyanlar da dâhil, Şiilerin tamamı, bu suikastı doğrudan kutsallarına yapılan bir tecavüz olarak gördüklerinden aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp mukabele amacıyla bir araya gelmeye başlayabilirler. ABD’nin bu olayın ardından dört Haşdi Şabi yöneticisini daha vurması, Trump’ın olayları daha da tırmandırma niyetinde olduğunu, İran’ın karşı eylemler başlatması durumunda rafineleri de vurup petrol üretemez duruma getirme tehdidini gerçekleştirebileceğini gösteriyor.

        ABD’de siyasetçiler, basın ve kamuoyu İran konusunda ikiye bölünmüş durumda. Cumhuriyetçiler Trump’ın saldırgan politikasını haklı bulup desteklerken Demokratlar gerilimin uzun sürecek kanlı çatışmalara yol açacağını, Amerika’nın bundan zarar göreceğini öne sürüp karşı çıkıyorlar.

        İran geri adım atıp Rusya ve Çin’in de desteğiyle olayı BM’ye ve uluslararası platforma taşır mı? Bu, şu sırada zayıf bir ihtimaldir. Çünkü hem mevcut rejimin zihniyet dünyası hem de Fars milliyetçiliğinin Şiilikle harmanlanan emperyalist siyasi paradigması, bu tercihi yapmaya uygun değildir. Ancak mukabeleye karar vermeleri hâlinde bunu hudutlarının dışında Lübnan, Irak ve belki Suriye’de uygulayarak İran’ı çatışma alanı dışında tutmaya çalışabilirler.

        Trump, bölgede gerilimi barışa tehdit oluşturacak aşamaya getirebilecek eylemlerle öncelikle politik bir kumar oynuyor. Amerikan halkının millî duyguları üzerinden, yaklaşan başkanlık seçimlerinde avantaj sağlamak istiyor. Bunun yanı sıra İran emperyalizminin sembolü konumundaki bir ismi bertaraf ederek Tahran’ın Şiiler üzerindeki nüfuzunu kırdığını, daha bağımsız hareket edebilmelerine zemin hazırladığını düşünüyor.

        İsrail’in yanı sıra Mısır, Suudiler ve Körfez ülkeleri, yapılanları memnuniyetle karşıladılar. Fakat bu tablonun farklı yanı da var. Irak Hükûmeti, ABD’nin bölgedeki varlığı açısından çok önemli olan ülkedeki üsleri ve askerî varlığı istemeyen bir karar alıp boşaltılmasını talep ederse Amerika direnip kalmaya çalışır mı? Ortaya çıkacak uluslararası büyük baskıyı görmezlikten gelir mi? Dünya ekonomisinde yaşanması muhtemel kriz, kendisini de vurmaz mı?

        Türkiye, nereye kadar gideceği belirsiz olan bu gelişmelerden, özellikle ekonomik konularda ister istemez olumsuz etkilenecektir. Ancak bunun olabildiğince sınırlı kalabilmesi için son derece dikkatli bir politika izlenmesi gerekiyor. On üç yıl önce ABD-İran arasında yaşanan nükleer sorununda Ankara’nın Washington’u karşısına alarak Tahran’a verdiği güçlü desteğin karşılığını bulamadığını unutmadık. PKK dâhil, en önemli sorunlarda Tahran, yanımızda ısrarla yer almadı. İran yönetimi, Türkiye’yi dayanışma yapılması gereken bir komşu olarak değil, geleneksel egemenlik hülyalarının rakibi gibi gördü. Ama biz meseleye farklı bakmak, akla uygun değerlendirmek durumundayız. Gücümüzün yettiği ölçüde tarafları itidalli olmaya, basiretli davranmaya teşvik etmeliyiz. İran halkının zarar görmesini asla istemeyiz. Yöneticilerinin tutumu, bu tavrımızı değiştirmez; çünkü her şey bir yana, İran’da 30 milyondan fazla soydaşımız yaşıyor.


Türk Yurdu Ocak 2020
Türk Yurdu Ocak 2020
Ocak 2020 - Yıl 109 - Sayı 389

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele