GÖRÜŞMELER DE SORUNLAR DA DEVAM EDİYOR

Aralık 2019 - Yıl 108 - Sayı 388

Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanmakta olan krizin kopmaya yol açıp açmayacağı tartışılırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump ile yaptığı görüşme, bu ihtimali şimdilik gündemden kaldırmış oldu. Ancak taraflar geri adım atmış değiller, dolayısıyla sorunlar aynı yoğunlukta devam ediyor. Ziyaretin belki de en önemli sonucu, bu konularda görüşmelerin devamının kararlaştırılmış olmasıdır.

Bu görüşmeden ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin Washington’da tek irtibat kanalının Trump olduğunu bir kere daha gösterdi; ABD Başkanı, kâr-zarar hesabını iyi yapan bir tüccar olduğundan realist davrandı. Türkiye’ye ağır yaptırımlar uygulanmasını isteyen Kongre üyeleriyle Pentagon’un isteklerine uyması hâlinde ülkesinin de bundan zararlı çıkacağının, aklın yerini duyguların almasıyla sadece bölge jeopolitiğinin değil küresel dengelerin de alt üst olacağının farkında. Üzerindeki baskıyı azaltmak için bazen ekonomimizi “mahvetmek” tehdidini kullanıyor, bazen diplomatik ilişkilerde çok ender görülen kaba ve çirkin bir üslupla mektup gönderiyor. Ancak çok geçmeden tam zıddı bir tavırla Erdoğan’a hayran olduğunu söyleyip Beyaz Saray’da olağanüstü bir ağırlama yapıyor, basın toplantısında alttan almayı tercih ediyor. Bazı Alman gazeteler bu tavrını “kuyruk sallamak” olarak nitelendirdiler.

Türkiye’nin, ABD ile ilişkilerini sürdürmek istemesi, rasyonel bir tercihtir ve doğrudur. Muhatabımızın ülkemizle ve bölgemizle ilgili hedeflerini, niyetini, BOP’un hâlâ gündeminde bulunduğunu bilerek görüşme kanallarını açık tutmaya çalışmalıyız. Bu görüşmelerden bizim açımızdan olumlu sonuç çıkma ihtimali ne kadar az olursa olsun masada kalmalıyız.

Basın toplantısında yapılan açıklamalar, iki ülkenin “kırmızıçizgi”lerini çok net ortaya koydu. Trump’ın toplantıdaki uysal görüntüleri ekranlarda daha kaybolmadan Beyaz Saray’dan ve Senatör Graham’dan tehdit içeren açıklamalar geldi. Türkiye’nin S-400 silah sisteminden vazgeçmemesi hâlinde, yaptırımların uygulamaya konulacağı ifade edildi; “Türkiye ile diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için S-400 alımı konusundaki sorunlar çözülmeli.” mesajı verildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, buna karşılık “Patriotları alırken S-400’ü tamamen kaldırma teklifini, biz egemenlik haklarımız üzerinde bir tasarruf olarak görüyoruz ve kesinlikle doğru bulmuyoruz.” sözleriyle geri adımın söz konusu olamayacağını belirtti; Yunanistan’ın birkaç yıl önce S-300 almış olmasına tepki gösterilmediğini hatırlattı. Yunanistan, bu sistemi Kıbrıs Rum kesimiyle birlikte aldı ancak sistemi kurmayıp Girit Adası’nda depolara kaldırdı. Türkiye bu konuda yürütülecek görüşmelerde, benzer bir uygulamayı masaya getirir mi, Rusya bu durumda nasıl tepki verir? Bu hususlar heyetler arasında, önümüzdeki günlerde başlayacak olan ve kısa zamanda sonuçlanması beklenmeyen görüşmeler sırasında netlik kazanacaktır.

Diğer bir karşılıklı “kırmızıçizgi” Washington’un Suriye’de PKK/YPG üzerinden bir garnizon devlet oluşturma projesidir. ABD, terör örgütünü SDG adıyla meşrulaştırıp Türkiye’nin direncini kırmak istiyor. Türkiye Cumhurbaşkanı ile “general” unvanını kullanan bir terörist başını, Ferhad Abdi’yi muadil kılmaya kalkışıyor; Barış Pınarı Harekâtı ile YPG’nin ezilmesini önlemeye çalışıyor.

Bir süredir bekletilen Halkbank dosyasının bu aşamada yeniden gündeme getirilip davaya devam edilmesi, elbette tesadüf değildir.

Ermeni iddialarıyla ilgili kararın Graham tarafından Senato’da bloke edilmesi, ticaret hacminin yüz milyar dolara çıkarılmasından söz edilmesi hatta Erdoğan’a yapılan olağanüstü iltifatlar, Türkiye’ye uzatılan havuç niteliğinde taktik girişimlerdir. Böylelikle “Biz iyi niyetimizi gösterdik, şimdi sıra sizde.” demek için zemin hazırlıyorlar.

Türkiye, sadece Cumhuriyet’in değil, bulunduğumuz coğrafyadaki bin yıllık tarihimizin en kritik dönemini yaşıyor. İki süper gücün arasında kalıp ezilmemek, Suriye’deki “kurtlar sofrası”ndan salimen çıkabilmek, bekamızın ve güvenliğimizin yanı sıra milletimizin refahını, huzurunu sağlayabilmemiz için her adımı dikkatli atmak, yanlış yapmamak zorundayız.

Dış cephede bu kadar ağır sorunlar ve tehditler varken “iç çephe” olabildiğince sağlam ve istikrarlı olmalıdır. Siyasetçiler toplumda ayrışmaya, kutuplaşmaya yol açacak popülist söylemlerden kaçınmalıdırlar. Kendilerini iktidarın kanatları altına sokarak, onu savunur görünerek güç devşirmeye çalışan, gazete ve TV’lerde diledikleri gibi yazmak, konuşmak imkânı bulan, dinî ve manevi duyguları arsızca sömüren asalakların, ortalığı daha fazla kirletmelerinin önüne geçilmelidir. Bunların, kendileri dışında kimseye dostluğu yoktur; sadakatleri çıkarlarıyla sınırlıdır; zedelendiğini gördükleri anda efendilerini terk edip başka kapı ararlar.

Bunlar kendilerine tahsis edilen kamu kaynaklarını, medyadaki imkânları kullanarak, Türkiye’nin bunca sorunu varken ortak değerlerimizi tartışmaya açıp hedef yapmaya çalışıyorlar. Zihniyetlerine göre bir din ve tarih algılaması oluşturarak herkesi bunu kabule zorluyorlar. Bu çabaların aslında siyasi bir getirisi de yok; tam tersine özellikle gençlik ve okumuş kesimlerde tepkilere, gerginliğe yol açıyor. Sonuçta muhafazakârlık ve iyi dindarlık iddiasıyla yürütülen bu çabalar, toplumu bölüyor. Giderek birbirine güvenmeyen, sevmeyen, ortak değerleri benimseyip paylaşmayan insanların oluşturduğu bir toplum hâline geliyoruz. Böylece cemaatçi, tarikatçı gruplaşmaların, siyasi ve ideolojik kabileleşmelerin yani alt kimliklerin millî kimliği bastırıp üzerine çıkması tarzında, patolojik bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu sorunun önemini ve ciddiyetini görerek gerekli önlemler alınmalı, millî aidiyet duygusu güçlendirilmelidir. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ağır dış sorunların altında ezilmemek, millî çıkarlarımızı korumak için içeride ortak hassasiyetlere, kimlik bilincine ve paydalara sahip bir toplum olmak zorundayız. Siyasetçiye yaranıp avanta kapma çabasındaki asalakların, ortamı zedelemeleri engellenirse, siyasi aidiyetlerimiz ne olursa olsun “hep birlikte Türk milleti” olduğumuz gerçeği idrak edilirse cümle sorunların üstesinden rahatlıkla gelebiliriz.

NATO ZİRVESİ VE TÜRKİYE

Aralık ayının başında yapılan NATO zirvesi öncesinde oluşan gergin hava, ittifakın geleceğine ilişkin kuşkulara yol açmıştı. Özellikle Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir.” ifadesi, Türkiye'ye yönelik S-400 alımı ve Barış Pınarı Harekâtı eleştirileri, bu konuları toplantı gündemine getirme niyeti, toplantının tartışmalı geçeceğini işaret ediyordu. Ancak beklentilerin aksine hem zirve hem de onun öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Merkel, Macron ve Johnson arasındaki dörtlü liderler toplantısı, son derece sakin geçti. İhtilaflı konularda görüşmelerin sürdürülmesi, Suriye konulu dörtlü toplantının Şubat ayında İstanbul’da yapılması kararlaştırıldı.

NATO zirvesinin belki de en önemli kararı, 70 yıl önce bu oluşumun varlık gerekçesi olan Sovyet-Rus tehdidinin yanına ABD’nin isteği doğrultusunda Çin’in de eklenerek Uzak Doğu-Pasifik havzasına doğru ittifakın görev alanının genişletilmesidir.

Toplantı öncesinde, Türkiye’nin güneyinden gelen terör tehdidine NATO’nun ilgisiz kalmasına karşılık, toplantı gündemine alınan Baltık Ülkelerini Savunma Planı’nı bloke edeceği konuşuluyordu. Ancak Türkiye, buna yönelmeyerek doğrusunu yaptı. Çünkü veto etmesi durumunda hâlen iyi ilişkilerimiz olan üç Baltık ülkesini ve Polonya’yı karşımıza alarak sonuçta zararlı çıkacaktık.

NATO‘da değişen şartlar ve dünya dengelerine uyum sağlayan bir güncelleme ve yapısal değişiklik yapılabilir mi? Genel sekreter Stolonberk dâhil, bu konu ittifak içerisinde çok konuşulmaya başlandı. Fakat bunun nasıl olabileceğine ilişkin öneriler olmadığından şu andaki yapı devam edecek gibi görünüyor. Şikâyetlere rağmen üyelerden hiçbiri ayrılmak niyetinde değil.

Üye ülkelerin birçoğunun mali yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle sık sık NATO’yu eleştiren Trump bile, ittifaktan yana tavır aldı ve Macron’un “beyin ölümü” hükmüne büyük tepki gösterdi. Basın toplantısı sırasında Erdoğan’ın “Macron asıl kendi beyin ölümüne baksın.” ifadesini överek Fransa Cumhurbaşkanı ile alay etti.

Macron’un Türkiye’ye yönelik saldırgan ifadelerinin arkasında, Fransa’nın uluslararası alanda uzun yıllardır geri planda kalışından kaynaklanan ezilmişlik duygusu bulunuyor. Napolyon Bonapart döneminde, bir ara Avrupa’nın efendisi konumuna gelen bu ülke, sonraki dönemlerde Almanya ve İngiltere’nin gerisine düştü; başkenti iki defa işgal edildi. On binlerce insanı acımasızca katlederek tutunmaya çalıştığı Cezayir’den zelil hâlde ayrılmak zorunda kaldı. Vietnamlılara direnemeyerek Yarımada’yı ABD‘ne devretti. Daha önce Suriye ve Lübnan’da da tutunamamıştı. Afrika’nın en yoksul ülkelerinin ekonomilerini güç kullanarak kontrolüne almış durumda; Mali gibi ülkeleri iliklerine kadar sömürüyor. Ruanda’da soykırım yaptığını bir kenara atarak sözde Ermeni iddialarının baş destekçisi rolünde Türkiye’yi suçlamaya kalkıyor.

Son dönemde Suriye ve Doğu Akdeniz’de yaşanan karışıklıktan yararlanarak buralarda rol kapmaya kalkışıyor. 90’lı yılların başında, Cumhurbaşkanı Mitterand’ın karısı, PKK elebaşlarını defalarca Saray’da ağırlamıştı. Şimdi benzerlerini Macron yapıyor. PKK/YPG yöneticileriyle resmî temaslar kuruyor; Türkiye’yi, “Bizimle IŞİD'e karşı savaşanlara (YPG’ye) savaş açtı.” diyerek suçlamaya kalkıyor; S-400 almasının NATO‘yu sabote etmek olduğunu öne sürerek yaptırım uygulanmasını istiyor. Türkiye’nin meşru Libya Hükûmeti ile imzaladığı, Akdeniz‘deki dengeleri etkileyecek olan anlaşmaya en şiddetli tepkiyi Mısır ve Yunanistan’la birlikte Fransa gösteriyor. Asi Hafter grubunu destekleyerek meşru hükûmeti yıkmaya çalışıyor.

Fransa’nın bu çırpınışlarına karşı, meseleleri daha serinkanlı değerlendiren Batılı liderler, Türkiye’nin dışlanması durumunda, Avrupa’nın güvenliğinin büyük zarar göreceğini, askerî kapasitesinin yetersiz hâle geleceğini görüyorlar. Dolayısıyla duygularını bir kenara bırakarak ilişkileri mümkün olduğunca normalleştirmeye çalışıyorlar. Ülkemizi iki defa amiyane bir üslupla tehdit eden Trump’ın zirve sırasında Türkiye’yi ve Erdoğan’ı hararetle övüp Macron’u istiskal etmesi, bilerek yapılmış taktik bir gösteridir. ABD Başkanı, bir yandan Türkiye’nin Rusya’ya daha fazla yanaşmamasını isterken diğer yandan YPG‘ye desteğini sürdürerek varlığını koruması için ne mümkünse yapıyor.

Başkan Trump, Suriye‘de bulunma gerekçelerinin petrol olduğunu açıkça ifade etti. Diğer yandan Doğu Akdeniz’de son dönemde bulunan doğalgaz rezervi, bölgenin maddi ve stratejik önemini daha çok artırdı. Küresel emperyalist güçlerin bu coğrafyadaki egemenlik kavgası, önümüzdeki dönemde şiddetlenerek sürecektir.

Suriye’de bulunmalarını IŞİD ile mücadele adına meşrulaştırmaya çalışan ABD, Batılı ülkeler ve Rusya, aralarındaki küresel rekabeti buraya taşıdılar; PKK/YPG ve Esad rejimini taşeron olarak kullanarak vekâlet savaşı yapıyorlar.

Türkiye, mücadele alanındaki ülke olarak bu kirli kavgadan en fazla etkilenen ülke konumunda. Son NATO zirvesinde maruz kaldığımız tehditlere karşı sözde müttefiklerimizin ilgisiz hatta karşımızda olduklarını bir kere daha gördük. Buna rağmen NATO’nun içinde bulunmak, dışında olmaktan daha iyidir. Aslında bu örgüt ABD ve Türkiye olmaksızın askerî açıdan kâğıttan bir kaplan konumundadır. Afganistan’da, Bosna’da, Kosova’da bu gerçek yaşanıp görüldü. Türkiye, Barış Pınarı Harekâtı’nı kimseden destek almadan yaparken sahadaki varlığını bütün taraflara bildirmiş oldu.

Ancak mücadele sadece sahada değil, masada yani siyaseten başarıyla sürdürüldüğü oranda amacına ulaşabilir. Bundan dolayı NATO, Avrupa Konseyi gibi kuruluşlardaki üyelik ilişkilerimiz, masada elimizi güçlendirecek faktörlerdir. Kullanmaya gerek görmesek bile NATO’daki veto kozunun ne kadar etkili olabileceğini son zirvede gördük.

Türkiye‘nin hem caydırıcı bir güç olarak kendini savunması hem de gerekli hâllerde dışarda operasyon yapabilmesi için silahlı kuvvetlerimizin her yönüyle çok yüksek kapasiteye sahip olması gerekir. Ordumuzun ihtiyacı olan her tür silahı, uçağı, tankı, füzeyi, savaş gemilerini dışarıya ihtiyaç duymadan yapabilecek sanayi ve teknolojiye, ekonomiye vakit geçirmeden sahip olmak zorundayız. Ancak uluslararası rekabetin odak noktası hâline gelen, etnik ve mezhebî çatışmaların süreklilik kazandığı Orta Doğu’da millî varlığımızı korumak için sadece güçlü bir ordu ve teknolojiye sahip olmak da yetmez. Toplum yapısının sağlıklı ve istikrarlı şekilde işlemesini sağlayacak demokratik nizamın, evrensel değerlere uygun hukuk sisteminin, bağımsız ve tarafsız yargının, nitelikli insan ihtiyacını karşılayan kaliteli bir eğitim yapısının da bulunması gerekir.

Bunların her birinin ne kadar elzem olduğunu kendi tarihimizden biliyoruz. Osmanlı, bu ortamın bulunduğu ihtişamlı dönemlerinde yani 16. asra kadar cihan devletiydi; dünyaya nizamı biz verirdik. Adalet mülkün yani egemenliğin temeliydi, devletin omurgasıydı; müslim ve gayrimüslim, bütün tebaa, can ve mal güvenliğinden, yasaların herkese eşit uygulanacağından emin ve huzur içerisinde yaşardı. Sonra iklim bozuldu; sarsılan temel müesseseler, işlevlerini yapamaz hâle gelince zeval ve dağılma kaçınılmaz oldu.

Henüz gençlerin çoğunlukta olduğu 82 milyon nüfusumuz var; bunun altı buçuk milyonu, 200’den fazla üniversitede öğrenim görüyor. Ama bilim kapasitemiz her yönüyle gelişmiş ülkelerin gerisinde kalıyor. Dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasında ancak iki üniversitemiz, son sıralarda yer buluyor. Demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı konularında da tablo iç açıcı değil. Ortam elverişli olmayınca muazzam bir imkân anlamına genç nüfusumuzu verimli kılamıyor, harcıyoruz. Oysa günümüzdeki küresel rekabet ortamında ülkelerin yerini, durumunu belirleyen en önemli faktör, eğitimin kalitesidir; bu olmadan nitelikli, bilgi ve beceri düzeyi yüksek insan unsuruna sahip olamayız. Bilgi ve teknolojiyi kendimiz üretemeyince, yeniliği ve yenilenmeyi yapamayınca her alanda dışa bağımlı hâle geliriz.

Türkiye, gerekenleri yapması hâlinde 16. asırdaki gibi, yeniden küresel bir güç hâline gelebilir. Aslında bu çapta yeni bir medeniyet hamlesini yapacak imkânlara sahibiz. Ama enerjimizi, zekâmızı, zamanımızı yerinde kullanamıyoruz; politikaya çok fazla bulaşıyor, verimsiz siyasi tartışmalarla vakit geçiriyoruz. Bu durum toplumda gerginliğe, kutuplaşmaya yol açıyor. Siyaset ve kamu imkânları iç içe girdiğinden iktidarda olmak, yakınında bulunmak güç devşirme aracı hâline geliyor.

Bürokraside liyakat, bilgi ve becerinin yerine siyasi sadakat, bağlılık ve yandaşlık gibi ölçütler öne geçiyor; tercih nedeni oluyor. Yükseköğrenimdeki gençler arasında, imkân bulup yurt dışına gitme eğilimi neden bu kadar yüksek? Yetişmiş insan gücümüzü her yıl artan oranda yurt dışına neden gönderiyoruz? Gidenler keşke bilgi ve deneyimle dönseler, ama maalesef büyük çoğunluğu oralarda daha huzurlu olduklarını söyleyip kalıyor. Beyin göçünün tersine çevrileceğine dair sözler neden havada kaldı? Bu ve benzeri sorular üzerinde düşünüp objektif bir değerlendirme yapılamadığı, makul bir çözüm yolu bulunamadığı sürece, en önemli hazinemiz olan nitelikli gençlerimizin göçü sürecek ve bu kayıpların maliyeti çok ağır olacaktır.


Türk Yurdu Aralık 2019
Türk Yurdu Aralık 2019
Aralık 2019 - Yıl 108 - Sayı 388

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele