Küresel Oyunlar ve Suriye Gerçeğinden Yansıyanlar

Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386

        Yüz yıl önce başlayan Millî Mücadele, yıkılan bir imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet kurmamızı sağladı. Zorlu savaşlar ve yokluklar içinde var olmaya çalışan insanlar savruldular. Bu savrulmayı Türkler için durduran Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı başardı. İmparatorluk’un egemenliğindeki ve himayesindeki bütün topluluklar, bu savrulmadan etkilendi. Suriye, Fransız işgali altında kaldı. Fransızlar aslında bizim şu anda sınırlarımızda kalan Adana, Antep, Hatay, Urfa, Maraş gibi illerimizi de işgal etmişti. Gücümüz ancak buraları kurtarmaya yetti. Hatay’ı bilindiği gibi diplomatik bir mücadele sonucunda kurtarabildik. Suriye, 2. Dünya Savaşı zamanına kadar Fransız sömürgesi olarak kaldı. Alman saldırısı olmasa ne Fransızlar ne İngilizler sömürgelerini bırakmak niyetindeydi. Ne kadar bıraktıkları da ayrı bir tartışma konusu. 

        Suriye, sömürgecilerin paylaşımı ile ortaya çıkan yapay bir devlet olduğu için sağlam bir yapıya kavuşamadı. Devletten çok bir etnik-dinî grubun diğer grupları silah ve istihbarat gücüyle baskıladığı bir sistem oldu. Modern anlamdaki devlet sisteminin birçok unsuru bu ülkede geçerli olmadı. Silahlı bir darbeyle yönetimi ele geçiren Baas Partisi ve Esad ailesinin keyfî ve kuralsız yönetimi, uzun süre Suriye’de egemen oldu. 2011 yılında ortaya çıkan Arap Baharı etkisiyle halkın ayaklanması, iç savaşa sebep oldu. Bugünlerde Esad rejiminin zulümleri unutulmuşçasına yapılan değerlendirmeler gerçekçi değil. Suriye’de yaşayan farklı etnisitelere ve mezheplere sahip insanlar, bir umutla zulme karşı ayaklanmaya katıldı. Bu durum son derece haklı ve gerçek dayanaklara sahipti. Oyun bundan sonra devreye sokuldu. İlk başta olaylara safça bakan kesimler (yetkililer) neler olup bittiğini anlayamadı. Suriye, “küresel güç mücadelesi”nin âdeta hesaplaşma alanına dönüştü. 

        İç savaş başlayınca Esad yönetimine destek için hemen Rusya ve İran devreye girdi. ABD zaten esas oyunu tezgâhlayan senarist ve yönetmen olarak devredeydi. Onun yanında İsrail, İngiltere, Fransa ve diğer Batılı devletler yer aldı. Hatta uzak doğu coğrafyasından Çin bile varlığını gösterdi. Biz de NATO üyesi olarak müttefiklerimizin yanında yer aldık. Fakat ters giden bir şeyler vardı. Olayları, tarihin ve sosyolojinin gerçekçi bakış açısıyla takip etmeyen yetkililerimiz ve yöneticilerimiz, gerçek oyunun çok geç farkına vardılar. Gerçeklere romantik duygularla yaklaşırsanız bedeli ağır olur. Hâlbuki Suriye üzerinden tarihî oyunun yeni sürümleri devreye girerken bizim, olan biteni bilim ve akıl idrakiyle çözümlememiz gerekirdi. Fakat başta Dışişleri Bakanlığı makamında oturan Hoca olmak üzere, İslamcılık geleneğinde yetişen zamanın yöneticileri, 15 Temmuz 2016 Darbesi’ne kadar ne olup bittiğini anlayamadılar. Ortada oynanan oyun artık saklanmıyor ve açıktan PKK uzantılı bir terör devleti kurulmaya çalışıldığı anlaşılıyordu. 

        İç savaş kullanılarak önce Suriye’nin demografik yapısıyla oynandı. Rejime ciddi muhalefet yapabilecek toplum kesimleri yönlendirilerek vatanlarından çıkarıldı. “Vatan datlı” diyerek direnen 80’lik Türkmen ninelerin dışındaki nüfus, canlarını kurtarmak için köylerini ve kentlerini terk etmek zorunda kaldı. Durum değerlendirmesini, bu acı gerçeği unutmadan yapmak gerekir. Göçün insani yönden duygusal yansımaları olsa da devlet siyaseti bakımından akılcı değerlendirilmesi gerekir. Suriye topraklarında yüzyıllardır yaşayan insanların göçe zorlanması sonucu ortaya çıkan manzaranın, doğrudan bizi zayıflatmaya ve bölmeye yönelik olduğu gerçeğini göremezsek şer odaklarının oyununa alet oluruz. 9 Ekim 2019 tarihinde, TSK’nin başlattığı “Barış Pınarı Harekâtı”, bu gerçeklik üzerinden haklılık kazanmaktadır. Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan 4 milyon insanın kendi vatanlarında insani olarak yaşama hakkını, bütün dünya kabul etmek zorundadır. Bunu görmezden geliyorlarsa art niyetli oldukları ortadadır. 

        Türkiye, sığınmacı Suriyeliler konusunda çok sıkıntı çekmesine rağmen pek şikâyetçi olmadı. Bizi asıl rahatsız eden ABD ve Batılı ülkelerin himayesinde, Suriye’nin kuzey doğusunda yapay bir terör devleti kurulmaya çalışılmasıdır. Maalesef sürece Türkiye’nin de bilerek veya bilmeyerek destek olduğu eleştirileri ciddi boyuttadır. Hükûmet, bu konuda ders almış ve gerçekleri fark etmiş olarak kararlı bir şekilde operasyonu sürdürmektedir. Türk kamuoyu, siyasal farklılaşma olmadan operasyonu desteklemektedir. Bazı çatlak sesler ise farklı sebeplerle veya gizli ajandalarıyla Türkiye merkezli olmadıklarını ortaya koymaktadırlar. Bu tiplere Millî Mücadele zamanında da rastlanmıştır. Bugünkü Suriye operasyonu da 100 yıl öncesinin mücadelesine benzemektedir. Türklerin varlığından rahatsız olan merkezler, tarih boyunca çeşitli oyunlar tezgâhlayarak engellemeye çalışmışlar ama hiçbir zaman başarılı olamamışlardır. Türkiye artık yüz yıl önceki fakir ve mağdur konumda değildir. Yönetim ve ekonomik kalkınma konusunda sıkıntıları olsa da tarihin önüne açtığı fırsatlardan birisiyle karşı karşıyadır. Bunu fark eder ve uygun politikalar geliştirebilirse yeniden dünya dengelerinde söz hakkı elde edecek bir güç hâline gelebilir. Bunu başta ABD olmak üzere dünyanın önemli güçleri görmektedir. Bu sebeple de Türkiye, hedef ülke konumundadır. 

        Türkiye’nin hedef ülke hâline gelmesi, Soğuk Savaş sonrasında kuvvetlenmiştir. Komünist sistemin cazibesini kaybederek çökmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açmıştır. Bu dağılma ile dünyayı ürküten bir gerçeklik su yüzüne çıkmıştır. Fukuyama gibi yazarlar, yeni ortaya çıkan durumu, “çizgisel ilerlemeci yaklaşım” ile yorumlayıp “Tarihin Sonu” olarak adlandırmıştır. Buna göre insanlık evrensel bir bütündür ve modernleşmeyle başlayan Batı merkezli liberal kapitalizm, dünyanın bütününe egemen olmaya başlamıştır. Dünyada serbest piyasa olarak da adlandırılan liberal kapitalizmden başka seçenek kalmamıştır. Liberal kapitalizm, dünyadaki insanların kabul etmek zorunda oldukları ve varabilecekleri son noktadır. İnsanlık, artık tarihin sonuna gelmiştir. Farklı medeniyetler veya kültürler, bu bütünlüğün içinde eriyecek ve küreselleşme gerçekleşecektir. Dünya, küresel bir mekân olarak ekonomisini, kültürünü, siyasetini sürdürecektir. Doğal olarak bu küresel mekânın bir üst yönetimi olacak ve dünyada düzeni sağlayacaktır. Komünizm karşısında verilen mücadelede 2. Dünya Savaşı sonrası ABD, özgür Batı dünyasının liderliğini yaparak Soğuk Savaş’ı kazandığına göre bu hakka da sahiptir. Fukuyama gibi düşünenler, bunu bir gereklilik olarak sunar; küreselleşmeyi bir egemenlik projesi olarak kullanmak isterler. Fakat bu küreselleşme imkânından faydalanan başka güçlerin olduğunu da görürler. Bunu ilk dillendiren Huntington olur. Dünyanın bütünleşmediğini, henüz Batı modernleşmesi ile uyum sağlamayan kesimlerin olduğunu, bunun medeniyet farklılığından kaynaklandığını yazar. 

        Huntington gerçekliğin farkındadır ve ilham aldığı kişi İngiliz tarihçi Toynbee’dir. Toynbee, 20. yüzyılın başında Sorokin’nin Bunalım Çağı olarak adlandırdığı dönemi yaşamış ve milletlerin farklı konumlanmasını, medeniyetlerin farklılığına bağlamıştır. Türkler, her ne kadar Batı medeniyetine katılmak isteseler de farklı tarih ve kültür özelliklerine sahiptirler. Huntington, bu farklılığı, yüz yıl sonra Yugoslavya sonrası Balkanlarda görür. Avrupa kıtasında yaşamalarına rağmen eski Yugoslavya halkları farklılıklarını korumaktadır. Küreselleşerek homojenleşen dünyaya katılmadıkları ortadadır. Huntington’u ürküten, Bosna’da bir gösteri esnasında açılan Türk bayrakları ve Suudi bayrağı zannettiği Osmanlı sancağıdır. Bosnalılar, hem Müslüman hem de Türk kimliğine yakındır. Eğer dünya ABD öncülüğünde küreselleşseydi gösteriyi ABD veya BM bayraklarıyla yapmaları gerekirdi. Böyle olmadığına göre ABD’nin önünde önemli engeller var, demektir. Bu bir alarmdır, erken uyarıdır. Huntington, doğrudan Türkleri hedef almasa da tanımladığı düşman tiplemesi 11 Eylül’de, Afganistan’da, Irak ve Suriye’de karşımıza çıkarılan köktendinci (fundamentalist) İslamcılardır. ABD, bunlar sayesinde üç ülkeye rahatça girme ve işgal etme meşruluğu kazanmıştır. Akıl hemen çözümleme yaptığında bunun tesadüf olmadığı çok açıktır. 

        Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan manzarada en büyük fırsat ABD için açılmıştır. Diğer büyük devletler, küresel oyuna nasıl katılacakları konusunda sürekli arayış içindedir. ABD, kendisi dışında hiçbir gücün büyümesini istemez. Bunun için mümkün olduğunca etnisiteler veya mezhep farklılıkları yoluyla devletlerin parçalanmasını teşvik eder. Sovyetler Birliği dağıldığında kurulan Rusya Federasyonu, ilk dönem bir rakip bile görülmez. Çin, uzun süredir kapalı sistem olmasına rağmen kapitalist büyük şirketlerin kâr hırsıyla uyandırılmaya başlamıştır. Türkler ise tarihte büyük imparatorluklar kurarak dünyayı etkilemiş bir sosyolojik gerçekliktir. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti, Asya içlerindeki akrabalarıyla kopmuş olsa da yeni dönemde birbirlerine yakınlaşmaları mümkündür. SSCB sonrası bağımsızlığını kazanan beş devletin kültür özellikleri Türkiye’ye çok yakındır ve birbirlerine daha da yakınlaşırlarsa dünyada yeni bir güç potansiyeli oluştururlar. Bunu görmemek için aptal olmak gerekir. İşte bu gerçekten dolayı Türkler tarihte yeniden hedef hâline gelmişlerdir. Bu tehlikenin farkına varan ve ABD üzerinden dünyayı uyaran Stratfor kuruluşunun başındaki isim George Friedman olmuştur. Friedman, Gelecek Yüzyıl adlı kitabında, ABD ile Türkiye’nin yakında çıkar çatışması yaşayacağını belirtir. Hatta yeni dönemde Türkçe öğrenmeyi tavsiye eder. 

        Türklerin önemli bir güç merkezi olabileceğini dünya görmektedir. Türkler, bu gerçekliğin ne kadar farkındadır, tartışılır. Çünkü Türkler, dünyada milliyet şuurunu çok geç uyandırmışlar ve yeterince yükseltememişlerdir. Enternasyonalist akımlara çabuk kapılmakta ve kendi millîliklerinden çabuk vazgeçmektedirler. Cumhuriyeti kuran kadro, Avrupa’daki gelişmeleri çok iyi analiz edebilmiş ve millîlikten başka bir gücün bize fayda sağlamayacağını fark etmiştir. Buna göre ne hanedana taviz verilmiş ne de güçlü bir devletin mandalığı kabul edilmiştir. Hareket noktası ve dayanacakları yegâne güç, Türk milleti olmuştur. Millî Mücadele’nin ve Cumhuriyet’in kuruluş temelleri, Türklük merkezli olarak inşa edilmiştir. Fakat bu ilkeler maalesef toplumun bütün kesimleri tarafından tam olarak kabul edilmiş ve kenetlenme sağlanabilmiş değildir. 

        Türkiye, 2. Meşrutiyet’ten beri üç fikir akımının etrafında arayış içindedir. Osmanlı Devleti yıkıldığı için Osmanlıcılık devreden çıkmış, yerine Batıcılık bağlamında Sosyalizm devreye girmiştir. Enternasyonal İslamcılık ve Enternasyonal Batıcılık karşısında Türkçülük (Türk milliyetçiliği) çoğu zaman ihmal edilmiştir. Hâlbuki Türk devletinin takip etmesi gereken en gerçekçi ve etkili politikanın Türkiye merkezli ve Türk milleti gerçekliğine dayalı olması gerekir. 17. yüzyıldan beri dünyadaki büyük güçler, millet üzerinden birlik ve güç oluşturarak mücadelelerini sürdürmektedir. Yeni Çağ’da sürdürülen mücadele, artık dinler veya hanedanlıklar arasında değil, milletler arasındadır. Bu açık gerçekliği fark etmeyip ihmal ettiğinizde, ülkenize ve devletinize zarar verirsiniz. Türkiye, uzun süredir bu bağlamda güç kaybetmekte; kendi tekerine çomak sokmaktadır. Devletin güçlenmesini, bu zihniyet çarpıklığı engellemektedir. Bunu çok çarpıcı örneklerle delillendirmek mümkündür. 

        Cumhuriyet’in ilk yıllarında benimsenen millî bağımsızlığa dayalı politikalar, çabuk terk edilmiş ve yabancılar lehine uygulamalara geçilmiştir. Bunun ilk örneği, Batıcılık bağlamında sosyalist hareketlerin masum bir şekilde düşünce dünyamıza girmesidir. Sosyalizm, adı üzerinde enternasyonalist bir akımdır. Millîlikten uzaklaşmanın diğer yansıması 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan yenidünya düzeninde ABD ve NATO teslimiyetidir. Muhtemelen o günün şartlarında Soğuk Savaş bağlamında SSCB tehdidine karşı başka seçenek yoktur. Ama sonuçta millî politikalar terk edilmek zorunda kalınmıştır. Bir başka enternasyonalist eğilim, Siyasal İslamcılık bağlamında gelişmiştir. 19. yüzyılın şartlarında geliştirilen bu düşünce, Türkleri kendi millîliklerinden uzaklaştırmıştır. Birçok Türk çocuğu, kendi Türklüğünü bir özürmüş gibi saklama ve kimliksiz bir Müslümanlık oluşturma eğilimine girmiştir. Bunların yanında Türklüğe düşman olan bazı kesimler de bu açığı çok iyi kullanmışlardır. Türkiye’de pek çok İslamcının etnik farklıklarını öne çıkardıkları bir gerçektir. Bu durumda Türk bayrağı, Türk vatanı, Türk devleti ve Türk milleti için kalbi aşkla dolu bir nesil maalesef yaygınlaşamamıştır. Bu özelliğe sahip ülkücüler, çoğu zaman küçümsenmiş ve örselenmiştir. 

        Türk milliyetçiliğinin kurucu kadrosu, 2. Meşrutiyet sonrasında Türk Yurdu ve Türk Ocakları etrafında toplanmıştır. 1968 sonrasında ise dünyadaki siyasi gelişmelerin paralelinde Ülkü Ocakları kurulmuş ve milliyetçiler, bu teşkilatların içinde yer almışlardır. Türklüğün öne çıkarılması ve enternasyonalist-kozmopolit akımlardan uzak durulması buralarda öğretilmiştir. Devletin okulları (özellikle üniversiteler) maalesef sosyalist akımların istilasına uğramıştır. Ülkücülerin “Dış Türkler” ve “milliyetçilik” gibi duyarlılıkları faşistlikle suçlanmış ve Türklüğün dünya üzerindeki mağdur ve mazlum gerçekliği görmezden gelinmiştir. En somut örnek, Irak’taki (Kerkük vd.) Türklerin yaşadıklarıdır. Türkiye’de, resmî görevliler ve aydınlar bağlamında, sınırımızdaki Türklerin varlığı ve çektikleri işkenceler görmezden gelinmiştir. Bir avuç milliyetçinin çığlığı, bugünlere kadar gelen ses gibidir. Irak’ta Türklerin varlığı, Kerkük hoyratları sayesinde bilinç düzeyinde yer etmiş ama Hicaz Yolu bağlamında Golan Tepelerine yerleştirilen Türkler unutulmuştur. Suriye’de iç savaş başladığında burada, sınırımızdaki Bayır Bucak Türklerinden başka Türk varlığı hakkında pek bilgimizin olmadığı ortaya çıkmıştır.

        Dünyada Türklerin varlığından, maalesef sadece düşmanlar rahatsız değildir. İçimizde yer alan ve himayemizde yaşayan bazı kesimlerin de rahatsız olduğu ortadadır. Barış Pınarı Harekâtı karşısında Batılı devletlerin veya halkı Müslüman devletlerin gösterdikleri olumsuz tepkileri milletlerarası mücadele bağlamında değerlendirmek gerekir. Bu mücadelede duygusallığa yer yoktur. Hareket noktası kendi ülkemiz ve devletimizdir. Türk devletinin güçlenmesinden birilerinin rahatsız olması gayet normaldir. Normal olmayan, Türkiye’de yaşayıp Türklükten ve Türk devletinin başarısından rahatsız olanlardır. Türk devletini yönetenlerin mücadeleyi, artık gücümüzü gereksiz romantizmlere harcamadan, israf etmeden Türklük gerçekliğine göre sürdürmeleri gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, Türk milliyetçiliği düşüncesidir. Ne zaman bu düşünceden sapılmışsa ülke zarar görmüştür. Türk milletinin tek hedefte kilitlenmesi yeni kızıl elmamız olacak ve Türkiye’yi yeni bir süper güç hâline getirebilecektir. Tarih, bu kapıyı açmıştır. Girmesini başarmak Türklere kalmıştır. Ya aklını, idrakini, basiretini, bilincini kullanır yukarıya çıkar ya da bataklıklar içinde sürünür gider. Bu bir toplumsal seçimdir. 

        Yüzyıl önceki şartlar nasıl ki bizi Türkçü olmaya mecbur bıraktıysa, günümüzün şartları da milliyetçi olmadan bu coğrafyada var olamayacağımızı göstermektedir. Artık Türkiye’de hiç kimse Türk milliyetçiliği için şart cümlesi kurmamalıdır. Farklı siyasi görüşler veya kurumlar asgari müşterek olarak Türkiye’yi ve Türklüğü merkeze alarak politika geliştirmelidir. Dünya dengeleri içinde sürdürülen büyük mücadeleler, büyük güçlerle yapılır. Kim, Türkiye’nin gücünü zayıflatacak ve güçlenmesini engelleyecek hatalar yapıyorsa mutlaka karşılığını görmelidir. Türkiye’nin güçlenmesi, önce bir ülkü hâline getirilip gönül vermeye, sonra günümüz şartlarında bilgi ve donanıma sahip kadrolarla dünyaya meydan okumaya bağlıdır. Asıl rekabet ve mücadele, dünyadaki diğer güçlerle sürdürülecektir. Barış Pınarı Harekâtı, Türklerin her yönden dünyaya bir meydan okumasıdır. Türk Ordusu, her şeye rağmen gurur duyacağımız bir basiret, hazırlık ve liyakatle görev yapmaktadır. Toplumun ve devletin diğer kesimleri de aynı hassasiyetle hareket etmeyi öğrenirse gelecek on yıllar Türkler için tekrar parlayan günler olacaktır.   


Türk Yurdu Ekim 2019
Türk Yurdu Ekim 2019
Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele