Türk Yurdu Türklüğe Hizmet İçin Var

Temmuz 2019 - Yıl 108 - Sayı 383

        Yeni Çağ ile birlikte dünyada büyük değişimler yaşandı. Her şeyi altüst eden anaforlar ve buhranlar çağı diyebileceğimiz bu dönem, aynı zamanda modernleşme olarak adlandırıldı. Modern Dönem, Orta Çağ’ın bütün yapıları ve zihniyet dünyası ile hesaplaşma içinde gelişti. Avrupa, Katolik Kilisesi’nin karabasan gibi çöktüğü toplumsal yapısını dönüştürmeyi başardı. Başta dinî yenilenme bağlamında başlayan eleştiriler ile reformlar yapıldı. Kilise’nin her türlü egemenliği kırıldı. Siyasal meşruiyetin kaynağı yeni bir güce devredildi. Bu yeni gücün adı “millet” olarak ilan edildi. Millet egemenliği, yeni siyaset sisteminin temelini oluşturdu. Prenslikler, derebeylikler, hanedanlıklar ile parçalanmış toplumsal yapıların millî bilinç içinde birleşmeleri ve yeni bir güç oluşturmaları sağlandı. Ulus devlet yapıları ve milliyetçi hareketler Avrupa’nın yeni gücünü oluşturdu. Bir taraftan evrenselcilik, hümanizm, kozmopolitizm gibi akımlar ile dünyayı ele geçirmeye çalışırken diğer taraftan yükselen milliyetçilik hareketleriyle güçlenmeye devam ettiler. 

        Orta Çağ’da Avrupa’nın iki bölgesinde, İslam’ın yayılması anlamında Müslümanların baskısı görüldü. Bu baskının birisi Endülüs Arapları, diğeri Osmanlı Türkleri tarafından gerçekleştirildi. Makyavelli (1469 - 1527) 15. yüzyılda “Türkler karşısında biz neden başarısız kalıyoruz?” sorusunu dile getiriyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde bu defa Osmanlı aydınları bu soruyu, öznesini değiştirerek sormaya başladı. Avrupa devletleri iki baskıyı bertaraf ederek dünyaya yayılmaya başladıklarında, “Biz neden geri kaldık?” sorusu en önemli problemimiz hâline gelmişti. Geri kalmamızın sebebini ve tekrar güçlenebilmemizin yolunu aramaya başladık. İlk gördüğümüz alan askerî başarısızlıklardı. Ardından devletin egemen olduğu halkları bir arada tutabilme gücünü kaybetmesi, önemli bir problem olarak görüldü. Avrupa devletleri, birliklerini millet olma bilinci ile kurdukları ve devletlerini güçlendirdiklerine göre biz de aynısını yapabiliriz düşüncesi cazip geldi. Millet olma bilincini o zaman fark ettik ama kimlerin millet olabileceğini önce anlayamadık. 

        Bir kısım aydın, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan herkese “Osmanlı Milleti” diyerek meseleyi çözebileceğimizi zannetti ama olmadı. Diğer bir kısım aydın, Müslümanların bir millet olduğu düşüncesine sarıldı ama milliyeti farklı Müslüman halklar, bağımsızlık peşinde Osmanlı Devleti’ne isyana devam ettiler. İslamcılık düşüncesi de modern anlamda millet olma gücü oluşturmadı. Geriye, sadece vergi ve savaş zamanlarında hatırlanan Türkler kaldı. Kendilerinin Türk olduğunun şuurunda olmayan ama başkalarının “Türk” adını verdikleri Türkler, sahip çıkılmayı bekliyordu. Türkçüler, bu kutsal davaya sahip çıktılar. Kaderimizin ve kurtuluşumuzun birbirimize destek olmamızda olduğunu seslendirmeye başladılar. Türkçülük, bu anlamda “millet” tanımlamasına, Türkleri temel almanın zorunluluk olduğunu ve bu gerçekliğe göre tedbirler almak gerektiğini ortaya koydu. Üç tarzı siyasetin en gerçekçi ve zorunlu yolu böylece Türkçülük olarak öne çıktı. 

        Türkçü aydınlar, Türklerin varlığını korumak ve geliştirmek isteyenler, milliyetçi bir tavır geliştirerek “Türkçülük Hareketi”ni başlatmış oldular. Bu fikir hareketinin zemini Türk Yurdu dergisi oldu. Türk Yurdu dergisini ilk olarak yayımlayan Türk Yurdu Cemiyeti, II. Meşrutiyet döneminde kurulan Türkçü derneklerden biri olarak 18 Ağustos 1911’de kuruldu. Mehmet Emin Yurdakul’un gayretiyle kurulan bu Dernek’te; Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Turan, Yusuf Akçuraoğlu, Dr. Akil Muhtar Özden gibi tanınmış isimler yer aldı. Dernek’in faaliyet dönemi uzun süreli olamadı. Dernek, 30 Kasım 1911 tarihinde Türk Yurdu adıyla bir dergi çıkarmaya başladı. Türk Yurdu Cemiyeti tarafından “Türklüğe Hizmet Etmek, Türklere Fayda Dokundurmak” amacıyla yayımlanan Türk Yurdu dergisi, yurt içinde ve dışında büyük ilgi gördü. 1912 yılında Türk Ocakları kuruldu ve Dergi, Ocak’ın yayın organı olarak hizmet vermeye devam etti.

        Türk Ocağı’nın ve Türk Yurdu’nun kurulduğu yıllar, Türklüğün en zor yıllarıydı. Bir taraftan emperyalist Avrupa devletleri diğer taraftan Çarlık Rusya’sı Türklerin kurdukları devletleri ve egemen oldukları toprakları bir bir ele geçiriyordu. İlk Müslüman Türk devleti İdil Bulgar Devleti’nin devamı olan Tataristan, Kazan Hanlığı’nın 1552’de Ruslar tarafından yıkılmasıyla Rus işgaline maruz kaldı ve Rusya’nın egemenliğine girdi. Yusuf Akçuraoğlu buradan İstanbul’a gelmiş ve Türklüğün derdini paylaşmaya çalışıyordu. Kırım, 1783’e kadar Osmanlı himayesinde Kırım hanları tarafından idare edilen bölge, bu tarihte tamamen Rusların kontrolü altına girdi. İsmail Gaspıralı, Türkçülük hareketine buradan katıldı. Azerbaycan ve Kafkasya bölgesindeki Türkler ve diğer Müslüman halkların yaşadıkları topraklar, 18. yüzyılın sonlarında Ruslar tarafından işgal edildi. Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Turan gibi aydınlar, Türkler için tek kutup olarak kalan İstanbul’a yöneldiler. Fakat İstanbul’un durumu da iç açıcı değildi. Türklerin yaşadıkları farklı coğrafyalardan sürekli mağduriyetler ile yardım çağrıları gelmekteydi. 1912 yılı, Balkan faciası olarak zihinlerde ve kalplerde derin izler bıraktı ve büyük kayıplar vererek beş asırdır yaşamakta olduğumuz vatan topraklarını terk etmek zorunda kaldık. Balkanlar, Osmanlı’nın âdeta bel kemiği gibiydi. Ardından kendimizi I. Dünya Savaşı içinde bulduk. Artık emperyalistler son darbeyi vurup bu topraklardaki egemenliğimize tamamen son vermek istiyorlardı. Eğer Türklük bilinci, millet olma iradesi, kader birliği anlayışı gelişmemiş olsaydı manzara, Endülüs’ten farklı olmazdı. Türkçülük ancak bu bağlamda anlam kazanır. 

        Türkçülük için sosyalist ve kozmopolit akımlar, faşizm suçlaması yaparken bilerek veya bilmeyerek büyük haksızlık yapıyorlar. Türkçülük, bir mazlum milletin yok olmamak için son direnişidir; mahzun ve hüzünlü bir harekettir; Avrupa’daki kibirli ve narsist ırkçılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Başka milletlerin ezdiği, horladığı ve yok etmeye çalıştığı soydaşına sahip çıkmak, bir insanlık görevidir. Bugün Türklüğün mağduriyeti hâlâ devam etmektedir. Kırım, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra birazcık nefes alır gibi oldu ama ardından tekrar işgal edildi. Suriye ve Irak bölgesinde mağdur ve mazlum soydaşlarımız katliamlara maruz kaldığında, çaresizliğimizi iliklerimize kadar hissediyoruz. Müdahale edebileceğimiz en yakın ve uygun bölge olmasına rağmen küresel güçler karşısında ezilmek zorunda kalıyoruz. Son zamanlardaki gelişmeler, bizi tekrar sıkıştırıyor. Doğu Türkistan için dua etmekten başka çıkar yol bulamıyoruz. Her şeyden önemlisi, Türklüğün dertlerini toplumun her kesiminde aynı hassasiyet ve bilinçte hissettirmekte zorlanıyoruz. Türkçülük, yüz yıl önceki durumundan çok farklı değil. Türk milletinin farklı coğrafyalarda karşılaştığı problemleri bir millet şuuru içinde sahiplenmesi için yine sabırla çalışılması gerekir. Türk Yurdu’nun ilk günkü heyecan ve görev şuuruyla hizmet etmesine daha fazla ihtiyaç var. Türkçülüğün, tekrar milletin bütün fertlerini kuşatacak bir şuurla yayılması Türkler için zorunluluk hâlini aldı. Dünkü üç tarzı siyaset tartışmasında gelinen mecburiyet, bugün de geçerli. 

        Türk Ocağı ve Türk Yurdu sıradan kuruluşlar değildir. İçindeki insanlar, sadece birer nöbet erleridir. Herkes, temel ilkeler ve amaçlar uğruna bu kurumların hizmetine katkı sağlayabilir. Hatta sağlaması bir milliyetçilik görevidir. Nasıl ki insan olmamız, ahlaklı olmayı gerektiriyorsa bir milletin mensubu olduğumuzda da milliyetçi olmak görevimizdir. Bazılarının bu görevi yerine getirmiyor olması, bizi yolumuzdan alıkoyamaz. Türkçülük, bunu hatırlatmanın ve dile getirmenin bir yoludur. Dünya üzerinde şerefimizle, haysiyetimizle, özgürce yaşayabilmemizin yolu, millet şuuru içinde güçlenmemizden geçer. Türk Yurdu, bu güçlenmeyi sağlayacak bilgi ve bilincin kaynağını oluşturur. Bu kaynağı besleyecek olan en büyük güç, bilgi ve sanata dayanan fikirlerdir. İlk sayılardan itibaren Türklük şuurunu güçlendirmek için fikir yazıları, şiirler, hikâyeler ve bilimsel araştırmalar yer almıştır. Geride çok zengin bir külliyat oluşmuştur. Bu külliyat yeterli değildir. Türklüğün problemleri gün geçtikçe artmakta ve şekil değiştirmektedir. Çağın ismi tartışmalı da olsa artık küreselleşme üzerinde mutabakat vardır. Küreselleşen dünyada Türklüğün sesi Türk Yurdu, daha etkili hâle gelmelidir. Bu bir ihtiyaçtır. Türk Yurdu’nun güçlendirilmesi için hep birlikte zihin yormak ve elbirliği ile çalışmak zorunluluktur. 

        Türk Yurdu gibi dava amacı ve görevini yüklenen bir dergide hizmet etmek bir şereftir. Şahsım adına Araştırma Görevlisi olarak çalıştığım yıllarda ilk yazım Türk Yurdu’nda yayımlandığında duyduğum mutluluğu unutamam. 2000’li yılların başında Yayın Kurulu Üyesi olarak görev almak, Dergi’nin mutfağında pişmek için bir fırsat oldu. Bu fırsata vesile olan, dönemin Genel Yayın Müdürü Prof. Dr. Çağatay Özdemir’in emeği ve hakkı ödenemez. 2006 yılında, Türk Ocağı Yönetim Kurulunda yer almak ise sırtımıza büyük bir yük getirdi. 2013 yılı sonunda, Dergi’nin Genel Yayın Müdürlüğü’nü üstlenmek, bu yükü daha da artırdı. Türk Yurdu Editörlüğü görevimde en büyük yardımcım, değerli arkadaşım İbrahim Atabey ve diğer Yayın Kurulu Üyeleri oldu. Dergi’nin 25 yıllık fedakâr hizmetkârı Yaşar Girgin ve Ocak’ın her işe koşan elemanları, rahat çalışmamıza katkıda bulundu. 

        Şube yöneticilerimiz ve okuyucularımız, her zaman Dergi’nin yaşamasında en büyük destekçilerimizdir. Türk Yurdu, bizim için bir emanet ve bu emaneti daha ileriye taşıyabilmek için mücadele etmek zorundayız. Bir bayrak yarışında önemli olan, bayrağı daha ileri taşıyabilmek için zamanında yeni yarışmacıya devredebilmektir. Bu yazının amacı bir veda değildir. Davaya hizmet için daha verimli olmanın yolunu aramaktır. Türklüğe hizmetin sonu olmaz sadece bir soluk alınıp yola revan olunur. Önemli olan yolda olmaktır.  


Türk Yurdu Temmuz 2019
Türk Yurdu Temmuz 2019
Temmuz 2019 - Yıl 108 - Sayı 383

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele