Seçmenin Mesajını Doğru Okumak

Temmuz 2019 - Yıl 108 - Sayı 383

        Türkiye, 23 Haziran 2019’da yenilenen İstanbul seçimleriyle birlikte, dört yıldır aralıksız sürüp gelen seçim ve referandum sürecinden çıkmış görünüyor. Olağanüstü bir gelişme olmadığı takdirde, halkımız dört yıl süresince sandık başına gitmeyecek. Her seçimin ekonomimize ve devlet bütçesine getirdiği büyük yükün yanısıra, toplum psikolojisini sarsan, ülkenin acil sorunlarının konuşulmasını erteleten olumsuz etkileri düşünüldüğünde, bu dört yıl bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Son dört yılda sekiz defa sandık başına gidip ortalama yüzde seksen beş gibi rekor düzeyde katılım oranıyla oyunu kullanan bir toplum olarak hem yorulduk hem de birçok bakımdan hırpalandık. 31 Mart’tan sonra ekonomi ve dış politika başta olmak üzere, esas gündem konularına dönülmesi beklenirken YSK’nin 7 üyesinin İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini iptal edip 23 Haziran’da yenilenmesine karar vermesi, sadece bu kentin seçmeninde değil, ülkenin tamamında bir buçuk aya yakın yeniden gerilim yaşanmasına yol açtı. Ekonomide giderek derinleşen sorunlara karşı ciddi adımlar atılmasını bekleyen piyasalarda hüküm süren sıkıntılar daha da ağırlaştı, işsizlik %14›ü geçti. 

        YSK’nin demokrasi tarihimizde esefle anılacak, siyasetin yargıya müdahalesine örnek olarak gösterilecek bu kararının hukuka, kurulun kendi kararlarına aykırılığını tartışmanın artık bir anlamı kalmadı. YSK Başkanı Sadi Güven’in ve diğer üç üyenin muhalefet şerhlerinde, her şey mükemmel anlatılıyor; kararın hukuken savunulacak bir tarafının olmadığı açıkça belirtiliyor. Nitekim iktidarın büyük propaganda gücüne rağmen kamu vicdanını, yenileme kararının haklılığına ikna edememesinin sonucu, Ekrem İmamoğlu, kendisi ve partisi dâhil, kimsenin tahmin edemeyeceği oranda büyük farkla seçimi kazandı. Sekiz yüz altı bin oy farkını sıradan bir seçim sonucu olarak değerlendirmek yanlış olur. Bu orandaki fark, Türkiye siyasetinde doğal olarak kırılma etkisi yapacak ileriki yıllara da yansıyacak, yeni gelişmeleri tetikleyecektir.

        23 Haziran seçim sonuçları herkesin ve özellikle siyasi liderlerin üzerinde dikkatle durmaları gereken bir tablo ortaya koymuş bulunuyor. Bu seçime kadar Türkiye’de tabanını sağlamlaştıran, liderin çevresinde kenetlendiren, onları bir iç yahut dış tehlikenin varlığına, manevi değerlerinin tehdit altında olduğuna inandıran sert ve suçlayıcı üslubun, rakibini sürekli kendini savunmaya iten psikolojik baskının artık etkili olmadığı görüldü. İmamoğlu sakin ve soğukkanlı tarzıyla polemiğe girmeyerek sempati topladı. Toplum hırçınlık ve kavga değil sorunlara birlikte çözüm aranmasını, ortak akılda buluşulmasını bekliyor.

        Bu seçimler yazılı ve görsel basınımızın büyük bölümünün hem mesleki olarak hem de ahlaken tükenmişliğini gözler önüne serdi. Okunmayan, satılmayan, normal şartlarda hemen kapanması gerekirken iktidara sırtını dayayarak, kamu kaynaklarından beslenerek ayakta kalabilen gazetelerin halk nezdinde itibarlarının bulunmadığı, büyük paralar alan köşe yazarlarının önemli bir propaganda ve bilgi çarpıtma gücü olmadıkları, fanatik particiler dışında ciddiye alınmadıkları görüldü.

        Siyasi iktidarla olabildiğince yakın ilişki içerisinde olmaya, liderin çevresinde görünmeye çalışan, kalemini tehdit, hakaret ve hatta şantaj silahı gibi kullananların ipliği pazara çıkmış durumda. Siyasi iktidar basın dünyasını kirleten bu asalaklardan kurtulduğu takdirde toplumla daha sağlıklı ve gerçekçi ilişkiler kurabilecektir. Bu seçimlerde caminin ve okulun siyaset dışında tutulmasının ne kadar önemli ve gerekli olduğu, diyanetin ve cami görevlilerinin itibarlarının korunmasının, İslam’a gerçek anlamda hizmet etmelerinin buna bağlı olduğu bir kere daha görüldü.

        Türkiye’de hukuk ve yargı alanında yaşanan sıkıntılar toplumsal bir sorun hâline geldi; yargıya güveni ortadan kaldıran yanlış uygulamalar, haksız kararlar, itiraz kanallarının aksaması, kültür ve medeniyetimizin omurgasını oluşturan “adalet” kavramını temelinden sarsıyor. Siyasi tarihimizde şimdiye kadar CHP’ye oy vermemiş olan muhafazakâr ve milliyetçi kesimden bu defa beş puana yakın bir oy kaymasının yaşanmasında hukuk ve adalet sorunlarının vicdani bir tepkiye yol açmasının önemli payı oldu. Adalet Bakanı’nın açıkladığı yargı reformunun genişletilerek yargının siyasetçinin gölgesinden kurtulmasını, bağımsız ve tarafsız hâle gelmesini, devletin hukuka bağlılığının kâğıt üzerinde kalmayıp kurumsal işlerlik kazanmasını sağlayacak adımların bir an önce atılması gerekiyor. Adaletin ve hukukun tartışılmadığı, yargının güven verdiği bir Türkiye’nin saygınlığı, güvenilirliği süratle yükselir; yaşamakta olduğumuz siyasal ve ekonomik sorunlara çözüm bulmamız kolaylaşır. 

        İstanbul seçimini CHP, parti kimliğiyle değil gösterdiği adayın kucaklayıcı ve güven verici üslubuyla, milletin değerlerine saygılı duruşuyla kazandı. Çeşitli sıkıntılardan bunalmış, bir “umut” arayışında olan toplum, İmamoğlu’na siyasal bir kredi açmış oldu. Onun bu kredinin karşılığını ne ölçüde verebileceğini, aldığı desteği kalıcı hâle getirip getirmeyeceğini yapacağı icraat gösterecektir. Bu seçim sürecinde geride durma basiretini gösteren CHP’nin ideolojik damarları aynı sabrı gösterecek mi? Parti içi hizipler, bu sonucu kendi zihniyetlerinin başarısı sayıp harekete geçerlerse, ideolojik bağnazlık ve kıskançlıklarla ipleri ellerine almaya çalışırlarsa İmamoğlu’nu kısa sürede siyasi enkaz hâline getirebilirler. Yeni ve güven veren yüzlere ihtiyacı bulunan milletimize, böylelikle kötülük yapmış olurlar.

        23 Haziran’da hem iktidar hem de muhalefet açısından yepyeni bir sayfa açılmıştır. Toplum siyasetçilere, partilere ve liderlere çok anlamlı bir mesaj vermiştir. Bunu doğru okuyan, üçte biri otuz yaş altındaki seçmenin tercihlerini, başta giderek ağırlaşan bir yük hâline gelen sığınmacılar konusu olmak üzere temel iç ve dış meselelerimizi, ekonomik ve sosyal sorunlarımızı objektif şekilde değerlendirip önerilerle milletimizin huzuruna gelen siyasetçiler ve partiler kazanacaktır. Altı boş hamasetin, öfke ve nefret saçan ötekileştirici dilin geçerliliği artık kalmadı. Siyasetçinin kendini hesaba çekip derlenip toparlanması gereken bu yeni dönemin Türk milletine yeniden şahlanış fırsatı olmasını dileriz.

        MADIMAK’TAN BAŞBAĞLAR’A SAMİMİYET SINAVI

        02 Temmuz, 26 yıl önce Sivas Madımak Oteli’nde ikisi otel personelinden, 35 yurttaşımızın hayatını kaybettiği facianın yıldönümüydü. Bu olaydan üç gün sonra, 05 Temmuz’da ise Kemaliye’nin Başbağlar köyünü basan otuz PKK’lının, köylülerden 28’ini kurşuna dizerek, 5’ini evleriyle yakarak yaptıkları alçakça katliamın yıl dönümü. Aradan yıllar geçtikçe gerçekler unutulmaya, politik ve ideolojik kalıplara göre senaryolar üretilip herkes bunlara inandırılmaya çalışılıyor.

        O dönemde Sivas Belediye Başkanı olarak olayın içerisinde olan Temel Karamollaoğlu’nun bu facianın yeniden etraflı şekilde araştırılıp faillerin ortaya çıkarılması çağrısı son derece doğru ve yerinde bir taleptir. Partiler gecikmeden bu maksatla harekete geçmeli, Meclis Araştırma Komisyonu kurularak bu iki olay etraflı şekilde incelenerek gerçekler ortaya konulmalı, siyasi ve ideolojik malzeme şeklinde kullanılmaları önlenmelidir. O yıllarda doğan otuz yaş altındaki gençlerimize, olaylar her yönüyle doğru bir şekilde anlatılmalıdır. Bu yapılırsa soğuk savaş döneminin ideolojik, mezhepçi ve etnik kalıplarının dışına çıkamayan aykırı grupların, her yıl Madımak Faciası’nın acılarını malzeme yaparak, toplumu kışkırtmaya, birbirinden nefret eder hale getirmeye, iç çatışmanın raylarını döşemeye yönelik duygu sömürüsü çabalarının önüne geçilmesi zor olmaz.

        Temel Karamollaoğlu’nun Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’e anlattıkları, Madımak Faciası’nın üç önemli sebepten kaynaklandığını işaret ediyor. Bunların en başında Başbakan Yardımcısı ve SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün Özel Kalem Müdürü iken Sivas Valisi yapılan Ahmet Karabilgin ile emniyet ve istihbarat müdürlerinin tutumu yer alıyor. Pir Sultan Abdal’ı anma toplantıları, daha önce otuz yıl boyunca Banaz köyünde bir günlüğüne yapılırken, o yıl Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın da isteği ve valiliğin sahiplenmesiyle kent merkezine alınıyor; bir hafta boyunca çeşitli etkinliklerle kültür festivali şeklinde kutlanması, Aziz Nesin’in onur konuğu olarak çağrılması uygun görülüyor.

        Mizah ustası olan Aziz Nesin, kendi anlatımıyla koyu bir ateisttir. Allah’a Peygamber’e inanmamakta, o dönemde yönetmekte olduğu Aydınlık gazetesinde bilim ve düşünce özgürlüğü adı altında çok yoğun din ve İslam karşıtı yayın yapmaktadır. Salman Rüşdi’nin Kur’an’a, Peygamber’e ve ailesine ağır hakaretler içeren kitap ve yazılarını sürekli yayımlamakta oluşu büyük tepki toplamaktadır. Ama Aziz Nesin, bundan memnundur; seksen yaşına girmek üzeredir; hastadır. Ömrü boyunca savunduğu sosyalizmin Sovyetler’in dağılmasıyla beraber iktidara gelme şansının bulunmadığını görerek derin bir hayal kırıklığı yaşamıştır. Ömrünün son döneminde hiç olmazsa teolojik görüşlerine taraftar toplayarak, inanan kesimleri provoke edip tartışma çıkararak ömrünü tamamlamak niyetindedir.

        Aziz Nesin’in, beş gündür çeşitli etkinliklerle olaysız geçen bu toplantının son günü Sivas’a gelmesiyle birlikte tansiyon süratle yükseldi. Hem toplantıda yaptığı konuşmada hem de bazı gazetelere verdiği röportajlarda ateist görüşlerini, İslam karşıtlığını savunuyor; bunlara tepki gösterenleri bilim karşıtı cahiller olarak nitelendiriyor; görüşlerine saygı gösterilmesini istiyordu.

        Madımak Faciası’nın üçüncü sebebi Müslümanların, mütedeyyin kesimlerin önemli bölümünün yeterli dinî bilgiye sahip olamamaları nedeniyle duygularıyla hareket etmeleri, telkine, kışkırtmaya elverişli ruh haletlerinin olmasıdır.

        T. Karamollaoğlu, önemli bir noktaya daha dikkat çekiyor; o dönemde çok aktif olan, cami çıkışlarında sık sık kışkırtıcı eylemleriyle adlarını duyuran bir grup Aczimendi, olaydan iki gün önce Sivas’a gelmiştir. Olaylar Cuma namazının ardından başlamıştır. Karamollaoğlu, bir tören için bulunduğu askerî birlikte, kalabalığın oluştuğu haberini alınca hemen caminin önüne gelir; toplananlarla konuşarak dağılmalarını sağlar.

        Ancak kent genelinde gerginlik sürmektedir. Çevik Kuvvet’in büyük kısmı, bir hafta önce Divriği ve Halfeti’de olaylar olduğundan oralara gönderilmiştir. İstihbarat Müdürü bu durumu birkaç gün önce Vali ve Emniyet Müdürü’ne söylese de “Bir şey olmaz, abartma.” cevabını almıştır. Öğleden sonraki oturumda salonda karşıt görüşlerle çatışma çıkmış ancak kısa sürede bastırılmıştır. Akşam saatlerine doğru yer yer toplanan gruplar, konukların kaldığı Madımak Oteli’ne yürürken sayıları on binin üzerine çıkmıştır. Mevcut polis gücü ve iş işten geçtikten sonra gelebilen askerlerle günlerdir kışkırtılıp galeyana getirilen bu kalabalığın durdurulması mümkün değildi. Oysa olaylar aniden patlamamıştı; öğle ve akşam arasındaki beş altı saat boyunca yer yer sürüp gelen gösterilere ilk anlarda müdahale edilseydi, güvenlik gücüne takviye ihtiyacı görülüp civar illerden sevkiyat sağlansaydı bu facia rahatlıkla önlenebilirdi. Vali ve Emniyet Müdürü’nün basiretsizliği, derin gafleti, Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın her yıl olay çıkmadan yapılan anma gününü toplumsal ortamı hesaba katıp gerekli önlemleri almadan siyasi hesaplarla kent merkezine taşıması ve özellikle Aziz Nesin faktörü otuz beş yurttaşımızın hayatına mal olan, sadece Alevilerin değil vicdan sahibi herkesin yüreğini yakan, toplumun genelinde dinmeyen bir acı oluşturan bu feci olayın yaşanmasına yol açtı.

        Olayın ardından birçok köşe yazarı, facianın baş sorumlusunun Aziz Nesin olduğunu belirten yazılar yazdılar. Mesela Altan Öymen, “Aziz Nesin’in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğunun hoş karşılanmadığı muhakkak”; Yalçın Doğan, “Önce A.Nesin’i durdurmak gerek”; Ertuğrul Özkök, “Bir tahrik başka bir tahrikle büyüyor. A. Nesin’in hassasiyet yaratan tahrike varan söylemi karşı tahrikle birleşiyor. Bir gün tarih yazıldığı zaman bu katliamı gerçekleştirenler kadar buna psikolojik zemin hazırlayan insanlar da sorumlu tutulacaktır.”; Sabahattin Önkibar, “Sivas olaylarının müsebbibi Pir Sultan Abdal’ı anma adı altında tahrik kıt’alarının bölgeye gelmesine izin veren yetkililer ile mukaddesata dil uzatan yazar A. Nesin’dir.”; Oktay Ekşi, “Nihayet beyin damarlarının kireçlendiği izlemini veren, öte yandan bir hırs-ı piri ile yaşayan birinin hesapları.” diye yazdılar.

        Facianın ardından adli soruşturma başlatıldı,190 kişi gözaltına alındı, 124 kişi hakkında “Anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla DGM’de dava açıldı. Uzunca süren yargılama sonunda 33 sanık hakkında idam, 14 sanık için 15 yıla varan ağır hapis cezaları verildi. Hükmün kesinleştiği 2002 yılında idam cezaları kalktığından bu cezalar müebbet hapse çevrildi.

        Madımak Faciası’ndan üç gün sonra Kemaliye (Eğin) Tunceli sınırındaki küçük bir Sünni-Türkmen köyü olan Başbağlar’ı, akşam namazı vakti 30 kişilik PKK’lı grup bastı. 28 köylüyü camiden çıkarıp kurşuna dizdiler, içinde 5 kişinin olduğu evi yaktılar. Camiyi ve evleri ateşe verip, araçları yakıp, köyü harabeye çevirip giderlerken katlettikleri kişilerin üzerine “Sivas’ın ve Dersim’in intikamını aldık.” diye yazdıkları mesajları bıraktılar.

        Başbağlar’da 33 yurttaşımızı kimlerin ve hangi nedenle katlettikleri ortada. Ama onların kanı yerde kaldı. Devlet ilçe merkezine 15 km mesafedeki köye ancak ertesi gün ulaşabildi. Olay yeri incelemesini, savcı bulunmadığından görevli askerler yapmaya çalıştılar. Etrafa saçılan 500’den fazla boş kovanın balistik incelemesinin yapılmasına bile gerek görülmedi. 

        İlk başta 20 kişi gözaltına alınmıştı. Erzincan’daki DGM, tutuksuz yargılanmalarına karar verip serbest bıraktı. Dava İzmir DGM’ne nakledildi; mezhepçi icraatını övünerek anlatan SHP’li Mehmet Moğultay, Adalet Bakanı’ydı. Dava süreci onun gölgesi altında yürütüldü, katilleri gören ve tanıyan köylülerin müdahil olma talepleri bile kabul edilmedi, tam tersine mahkeme salonunda hakarete maruz kaldılar, reddihâkim istekleri de reddedildi. Aslında soruşturma daha ciddi yürütülseydi Tunceli’de yakalanan sanıkların ilk ifadelerindeki itiraflarından yararlanılarak faillere ulaşılabilirdi. Tutuksuz yargılanmakta olan sanıklar, doğal olarak buharlaşıp uçtular; hiçbiri mahkemeye getirilemedi. Bu tuhaf yargı sürecinde bir başka skandal daha yaşandı, Erzincan’da serbest bırakılan sanıkların tutuklanmasını isteyen savcı görevden uzaklaştırıldı. Sonuçta dava bir süre sonra düştü.

        Katliamdan sonra her yıl Başbağlar köyünde mütevazı bir tören yapılarak maktuller dualarla anılırlar, ama işte o kadar. Gazetelerin pek azında konu haber ve yazı olarak yer alır. Vahşice katledilen bu 33 masum yurttaş, mezhebî yahut etnik bir obje olarak görülmediklerinden anılmaya değer görülmezler. Gariban Türkmen köylülerin kendilerine destek olacak medyası, siyasetçisi ve etkili bir aydın çevresi olmadığından yalnız ve çaresiz bir şekilde, acılarıyla baş başa hayatlarını sürdürmeye çalışırlar.

        Sadece Sivas’ta yaşanan facianın değil Başbağlar Katliamı’nın da bütün yönleriyle araştırılıp aydınlatılması gerekiyor. Türkiye’nin yüzyıllara dayalı mezhebî fay hattını, Madımak’ı vesile yaparak kırmaya, inançlar üzerinden insanları kışkırtıp bölmeye çalışan belli aykırı gruplara “Dur!” demek zorundayız. Bazı CHP’li belediyelerin ve yönetimlerin popülist bir yaklaşımla aykırı grupların toplantılarına katılmaları büyük hatadır. Kırk yıldır bu yanlıştan, vesayetten kurtulamadılar. Son seçimlerde birazcık normalleşerek, toplumun değerlerine saygı göstererek Ankara ve İstanbul’da aldıkları sonucu doğru değerlendirmediklerinden Sivas’ı araçlaştıran grubun gölgesinde kaldılar.

        Bakalım Madımak’ı anma toplantılarını ideolojik ve mezhepçi gösteriye çevirenlerin yanında yer alan, konuşmalarını Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş gibi amaçları anayasal düzeni yıkmak olan “devrimcileri” zikrederek renklendiren bazı belediye başkanları ve siyasetçiler, Başbağlar Katliamı’nın yıl dönümünde de aynı coşkulu mesajları verebilecekler mi?


Türk Yurdu Temmuz 2019
Türk Yurdu Temmuz 2019
Temmuz 2019 - Yıl 108 - Sayı 383

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele