Erol Güngör’e Göre Milliyetçilik ve Demokrasi İlişkisi

Nisan 2019 - Yıl 108 - Sayı 380

        Özet

        Erol Güngör, Türkiye’nin toplumsal ve kültürel gerçekliği üzerine yoğunlaşmış bir düşünürdür. Türkiye son iki yüzyıldır Batı dünyası karşısında bir buhran yaşamaktadır. Özellikle toprak kayıpları ile başlayan geri kalma ve çözülme problemine çözüm üretebilmek için arayış içindedir. Devlet yöneticilerinin birtakım kararlarla yenileşme çabaları toplumsal hayatımızda ani ve sarsıcı değişimlere yol açmıştır. Yoğun bir kültür değişmesi içinde toplumun millî varlığını devam ettirebilmesi için özel bir dikkat gerekmektedir. Milliyetçilik bu anlamda devreye girer. Milleti geliştirebilmek ve problemlerini çözebilmek için kendi kültürel gerçeklerinden yola çıkmak gerekir. Demokrasi bu millet gerçeğine bizi götürür. Hareket noktasını milletin tarihî kökleri ve kültürel özellikleri üzerinde toplar. Milletin problemlerini çözmek ve milleti geleceğe kendi özgün kimliği ile taşımak istiyorsanız demokratik bir siyaset tarzı takip etmek gerekir. Yusuf Akçura’nın meşrutiyet dönemi düşünce akımları için kullandığı tarz-ı siyaset kavramı ile ifade edecek olursak milliyetçilik, demokratik olarak milletin takip etmesi gereken bir yoldur. Milliyetçilik ve demokrasi birbirini tamamlayan iki kavramdır. Modern toplumlarda devlet sisteminin temelini oluşturur. Milliyetçiler bu bağlamda demokrasiyi benimsemek ve milletin problemlerini demokratik yolla çözmeye çalışmak zorundadırlar. Bu temel bir ilkedir. 

        Anahtar Kavramlar: Erol Güngör, milliyetçilik, demokrasi, kültür, millet

         

         

        Giriş 

        Çağdaş Türk düşüncesi yenileşme hareketleriyle birlikte yükselişe başlar. Yenileşme hareketlerinin temel sebebi ülkenin devlet ve millet yapısı bakımından sıkıntıya düşmesidir. Düşman karşısında gerileme ve yenilgiler bir çöküş olarak görülür. Çöküşten çıkış yolları arayan yöneticiler ve aydınlar seferber olurlar. Farklı düşünceler üretilmeye ve tartışılmaya başlanır. Tanzimat’tan ve Meşrutiyet’ten sonra bu tartışmalar artar. Özellikle II. Meşrutiyet sonrası çağdaş düşünce ürünleri bakımından çok zengindir. Tartışmanın odağı “memleket nasıl kurtulur?” sorusudur. Bu soruya bağlı olarak geri kalmamızın sebepleri, ilerlemek için yapmamız gerekenler, çözülmeyi önleyecek tedbirler, birlik olmamızı sağlayacak güçlü bağlar tartışılan önemli başlıklardır. 

        Yenileşme devleti yeniden güçlendirmenin ana yöntemi olarak benimsenir. Yenileşmeyi sağlayacak iç dinamikler maalesef çalışır durumda değildir. O takdirde Avrupalıların ilerlemesine bakarak, bunların başarılarını ülkeye kazandırırsak bir çözüm oluşturabiliriz düşüncesi en makul yol olarak benimsenir. Böylece Osmanlı yöneticileri ve münevverleri (aydınları) Avrupa’ya yönelirler. Avrupa’nın bilimini, teknolojisini, kurumlarını ve başarılı oldukları sistemleri Osmanlı ülkesine aktarma telaşı başlar. Bizim ilerleme ve yenileşme arzumuz Batılılaşma şekline dönüşür. Modernleşmeyle karışık bir şekilde yorumlanarak düşünce dünyamızın en önemli problem alanını oluşturur. Askerî sistemin yenilenmesi, eğitim sisteminin modernleştirilmesi, siyasal sistemin Batı’daki gelişmelere ayak uydurma mecburiyeti tartışmalarımızın ve devlet icraatlarının merkezine oturur. 

        Cumhuriyete giden yol Osmanlının son döneminde döşenmiştir. Millet merkeze alınarak devlet yeniden şekillendirilecektir. Bilimde, felsefede, eğitimde, dinde, kültürde Batı ne yaptıysa öğrenilecek ve hemen ülkemize kazandırılacaktır. Bu eğilim radikal bazı kültür değişmelerine yol açmıştır ve bu durum toplumun hayatında bazı problemlere sebep olmuştur. Erol Güngör bu noktada devreye girer ve kültür değişmelerini hocası Mümtaz Turhan’dan sonra inceleme konusu yapar. Çünkü toplumun en önemli problemi bu kültür değişmesi alanında yaşanmaktadır. Geleneksel devlet yönetim sistemi yerini millete dayalı demokratik bir sisteme bırakmıştır ama kültür politikalarında büyük problemler yaşanmaktadır. Milleti merkeze alan bir sistem millî eğitim ve kültür alanında da millet gerçekliğine dayanmalıdır ama sıkıntı burada düğümlenmektedir. Güngör’ün önemli gördüğü konuların odağı burada ortaya çıkmaktadır. 

        Milleti Merkeze Almak

        Modernleşme Batı dünyasında yeni toplumsal sistemlerin kurulmasına yol açtı. Eski sistemler yerine her yönden farklı yeni sistemler ortaya çıktı. Bilimde, felsefede, teknolojide, siyasette, ticarette, üretimde, yerleşimde, kültürde köklü değişimler yaşandı. Sancılı ve uzun bir süreç olmasına rağmen Batı toplumları bu değişime katılmak zorunda kaldılar. Faydasını gördükçe de bu süreci kendi lehlerine kullandılar. Osmanlı toplumu da bu süreçten çok fazla etkilendi. Batı ile tarihi süreçte çok yakın temasta olan Osmanlı, hem egemen olduğu topluluklar hem de Batılı devletlerle sürdürdüğü savaşlar bakımından etki altında kaldı. Bu gelişmeleri doğru anlayıp ülkesine kazandırmak da istedi. Osmanlı döneminde yenileşme hareketleri olarak karşımıza çıkan kararlar bu bakımdan, “Batılılaşma” veya “Modernleşme” olarak da adlandırılır. Dolayısıyla geri kalmışlıktan kurtulmak için başlattığımız mücadele bizim son iki yüz yıldır en önemli gündemimizi oluşturur. 

        Batı’da olan bitenin özetini burada vermek mümkün değil. Ancak milleti merkeze alan bir siyasal sistemin oluşması bizim için son derece önemli bir mesele olduğu için burayı biraz açmak gerekli. Avrupa toplumları Orta Çağ döneminde feodalitenin ve skolastiğin pençesinde kıvranmaktadır. Osmanlı’nın Avrupa içlerine kadar ilerleyebilmesinin ana sebeplerinden birisi bu yapısal sıkıntıdır. Bu dönemde toplumlar belli baskı ve sömürme merkezlerinin kıskacı altındadır. Katolik Kilisesi bu işin başındadır. Kendi halklarına zulüm yapan Krallar, gücünü ve meşruiyetini Kiliseden alırlar. Dolayısıyla Orta Çağ’da siyasal otoritenin meşruiyeti buraya dayalıdır. Kilise Tanrı adına hükmetmekte ve yetki vermektedir. Kilise’nin hilafına hiçbir eyleme izin verilmez. Bilimsel çalışmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgilere bile Kilise itiraz etmekte ve Engizisyon aracılığı ile engellemeye çalışmaktadır. 15. ve 16. yüzyıllarda bunun kanlı örneklerini görüyoruz. Bütün olumsuz örneklere rağmen, 17. yüzyıla gelindiğinde artık mızrak çuvala sığmaz misali, skolastisizme getirilen şiddetli eleştirilerle modernleşmenin kapısı aralanmıştır. 

        Modernleşme sürecinde sistemlerin merkezine Kilise ve Tanrı yerine, “insan” ve “akıl” getirilmiştir. Siyasal alanda Kilise yerine “halk” ve “millet” egemenliğini temele alan bir meşruiyet geliştirilmiştir. Demokrasi ve ulus devlet kavramları bu temel üzerinden inşa edilmiştir. Milletin merkeze alınması yeni siyasal sistemler için hareket noktasıdır. Kilise ve Tanrı adına hükmeden yönetimler yerine, millet adına yürütmeyi üstlenen yönetimler gelmeye başlamıştır. Bu yönetim tarzı toplumların gücünü artırmış ve insanların bireysel olarak da haklarını korumalarına ve sisteme katılmalarına imkân vermiştir. Artık ayrıcalıklı sınıflar yerine, kendi yetenekleri ve mücadelesi sonucu toplumdaki yerini değiştirebilen eşit vatandaşlık anlayışı ön plana çıkmıştır. Bu vatandaşları birbirine bağlayan en önemli güç ise bir millete mensup olmalarıdır. Millet bağıyla birbirine bağlı olan insanların oluşturduğu toplum ve devlet eskisinden çok daha güçlüdür artık. Böylece demokrasi ve milliyetçilik birbiriyle paralel olarak gelişmiştir. 

        Milliyetçilik modernleşmenin önemli güçlerinden birisidir. Batı modernleşmesi zihinsel düşünme kalıplarını dönüştürürken, aynı zamanda toplumsal yapıyı da önemli ölçüde değiştirmiştir. Aydınlanma dönemiyle birlikte artık akıl sahibi insan ön plana çıkmış, bu insanın değer kazandığı yer olarak milletler birer sosyal (doğal) olgu olarak kabul edilmiştir. Milliyetçilik buna bağlı olarak yükselmiş, sosyal olaylarda belirleyici olmaya başlamış ve çağa damgasını vurmuştur. Bir anlamda milliyetçilik, Orta Çağ’ın feodalitesi içinde yok edilmeye çalışılan Batı insanının birey olma ve millete mensup olma bilincinin isyan hâlidir.

        Güngör’e Göre Milletlerin Varlığı

        Bir sosyal bilimci olarak Erol Güngör, eğitimini aldığı evrensel bilim yöntemlerini mensup olduğu milletin problemlerini aydınlatmakta ve çözmekte kullanmıştır. Konuları bilimsel verilere dayalı ve bütünlük içinde incelerken, sadece tahlillerde kalmamış, aynı zamanda çözüm önerilerini de dile getirmeye özen göstermiştir. Güngör üzerinde inceleme yaptığı kültür ve milliyetçilik gibi konuları sosyal bilimlere ait teorik ve ampirik bilgilere dayandırmaya çalışır. (Güngör 1980: 11) Kendi toplumunun meselelerine öncelik vermesi ve duyarlılık göstermesi onun bireysel olarak ahlaki sorumluluğudur. Bu yüzden bilim adamı olarak objektifliğini korumaya özen gösterir. Kendi ifadesiyle “Meseleleri şahsi sempatilerden ve ideolojik tavırlardan mümkün olduğu kadar ayrı tuttuğumuz takdirde Türkiye’deki değişme hadisesi hakkında daha isabetli görüşler kazanabiliriz.” (Güngör 1982: 10) 

        Gerçekliğin bilgisini kendisine amaç edinmiş bilim adamı bir konu hakkında soğukkanlı ve duyarlı olmalıdır. Bilim adamı ideolojik kalıplardan ve duygusal sevgi ve nefretlerden uzak olmalıdır. Dolayısıyla dünyada ve kendi toplumsal hayatımızda olup bitenleri olduğu gibi tespit etmek bu yolla gerçekleşir. Milletlerin varlığını bu anlamda sosyolojik olarak görmek mümkündür. Güngör bu gerçekliği görme çabasını, sosyal bilimlere ait teorik ve ampirik bilgilere dayandırmaya özen gösterir. (Güngör 1980: 11) Erol Güngör mesleğinin bilgilerini ülkemizin meselelerini aydınlatmakta ustaca kullanan bir düşünürdür. Kendi ifadesiyle çalışmalarının tek amacı “çağdaş bir Türk millî kültürü kurmanın gereği ve bunun yollarını bulmaktır”. (Güngör 1984: 6) Bu amaca yönelik verdiği eserler hakikaten Türkiye’de bilim ve fikir dünyasına yol gösterici bir ışık olmuştur. 

        Türkiye bakımından millet ve milliyetçiliği doğru anlamak için karşımızdaki gerçeklikten hareket etmemiz gerekir. Bu gerçeklik ise yaşayan toplumun kendisi, yani halktır. Milliyetçilik bu anlamda her şeyden önce bir halkçılık meselesidir. Halk, siyasi iktidarın millî hâkimiyete dayalı olması tezinin taşıyıcı unsurudur. Millet adına millî iradeyi ve millî kültürü temsil eder. Milliyetçilik millî egemenliği gerekli görür ve onun muhatabı halktır. Yine milliyetçilik bir memleketteki millî kültüre dayanır ve onun taşıyıcısı da halktır. Batılılaşma hareketi içinde kendi millî kültürüne yabancılaşmış aydınlar aynı zamanda halktan da kopmuşlardır. Türk millî kültürünü yaşatan ve muhafaza eden yine halk kitleleri olmuştur. Bu durumda, “Milli kültürün modern imkânlarla geliştirilmesi demek olan milliyetçilik, halk içinde yaşamakta olan temel kültür unsurlarına dayanmak zorundadır” (Güngör 1980: 10).

        Güngör ‘Türk Tarihi’ adlı kitabının girişinde milliyetçilik görüşüne temel oluşturacak bazı ipuçları verir. Türk Soyu ve Türk Dili başlığı altında yaptığı girişte bugün Türk denince Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve ana dili Türkçe olan insanların kastedilmesinin eksikliğine işaret eder. Hâlbuki Güngör’e göre ana dili Türkçe olup da bizim sınırlarımız dışında yaşayan milyonlarca insan vardır. (Güngör 1990: 11) Bu yaklaşım Güngör’ün tarihi ve sosyolojik gerçekliğe dayalı milliyetçiliği hakkında somut ipucu vermektedir. 

        Millî kültür ve millî tarih görüşünü benimseyen aydınlar ilk yıllarda belli bir ortak program geliştirmemiş olsalar da belli ana çizgilerde birleşirler. Bu milliyetçi hareket Türk millî kültürünü dış kuvvetler karşısında bir varlık olarak ortaya çıkarmak ve geliştirmek iddiasındadır. Bu hareket için kültürün devamlılığı önemlidir. Milletin hüviyet değiştirmesi yerine, kendine – halka dönülmesini ve kültür mirasına sahip çıkılmasını istemektedir. (Güngör 1990: 14) Milliyetçiliğin Türkiye’de gelişen olaylar karşısındaki tavrı yaşanan gerçeklikler üzerine kurulmuştur. Bunda tarihî ve kültürel gerçeklerin büyük rolü vardır. Türk milletinin tarih boyunca yarattığı ve sahip olduğu kültür mirası milliyetçiliğin dayanak noktasıdır. 

        Milliyetçilik için önce milletin olgusal boyutta tanımlanması ve ortaya konması gerekir. Türk milliyetçiliği için de Türk milletinin çok iyi tanınması gerekir. Bu amaçla Türk milletini bir bütün olarak ele alıp, tarih içindeki serüveni, yarattığı kültürel mirası, yaşadığı sosyal değişim içinde anlamak doğru olan yöntemdir. Güngör sosyal meselelere karşı kullandığı bakış açısında bu milliyetçi şuuru kullanmıştır. Bir tarihçi olmadığı hâlde kaleme aldığı Türk Tarihi isimli kitabı bu bakış açısının ve şuurunun eseridir. 

        Milletlerin varlığı ve gücü, yarattığı kültür ve medeniyete bağlıdır. Türk milleti Osmanlı Devleti ile dünyadaki yerini zirveye taşımıştır. Son dönemlerde ise kendini yenileyebilme konusunda sıkıntılar çekmektedir. Geri kalmışlığın ve başarısızlığın psikolojisi bazı yanlış fikirlerle birlikte millet hayatında kırılmalara ve kopmalara yol açmaktadır. Kendi kültür köklerinden beslenmesi gereken millet varlığı bu anlamda tehlikeye düşmektedir. Erol Güngör buna en bariz örneği millî kültürün taşıyıcısı ve millî kimliğin temel unsuru olan dilde yapılan tasfiyecilik oyununda görür ve şiddetle eleştirir. Ona göre millet hayatı tarihi süreç içinde şekillenen ve devamlılığı olan bir sosyal olgudur. Buna dışarıdan müdahaleler millî varlığı sıkıntıya sokmaktadır. 

        Bu çerçevede milliyetçilik hakkında bize önemli ipuçları verecek bir makalesinde, değişim adına dilde tasfiyecilik konusunu eleştirir. Yabancı köklü diyerek atılan terimlerin yerine suni olarak yenilerinin üretilmesinin yanlışlıklarını gösterir. Bu girişimlerin Türkçeyi yok etmeye yönelik olduğunu belirtir. Türkçenin yıkılıp gitmesi olayını, Türk kültürünün ortadan kaldırılması hareketi olarak görür. Dilde tasfiyecilik hareketinin gerekçesi, milliyetçilik yapmak değil, Türk milletinin Batı’ya yönelik medeniyet ve kültür değiştirme hedefidir. Güngör’ün tepkisiyle: “Onlara göre bugün bizim Türkçe dediğimiz şey Türklerin İslam medeniyeti içinde iken geliştirmiş oldukları bir dildir. Türkiye, cumhuriyetle birlikte bu medeniyetten çıkmış olduğuna veya çıkması gerektiğine göre, eski kültürün taşıyıcısı olan dil de elbette bırakılacaktır.” (Güngör 1982: 57) Bu tasfiyeciler açısından, Batı medeniyetine katılmak için yapılması gereken doğru bir adımdır. Onlara göre eski medeniyete ve kültüre ait ne varsa kurtulmak ve bağları koparmak gerekir. Hâlbuki bir millet için toplumsal gelişme kendi köklerine bağlı olarak devam ettiği müddetçe başarılı olur. 

        Türk milletinin normalde köklü bir kültür geleneği vardır. Bunun sayesinde biz, bizden önce yaşamış yüzlerce nesilden milyonlarca insanın hayat tecrübesini sanki bizim tecrübemiz gibi kullanabiliyoruz. Dilimizi kaybettiğimizde ve kültürümüzden koptuğumuzda bu tecrübeden mahrum olduğumuz gibi, yeryüzünde hâlen başka coğrafyalarda yaşayan millettaşlarımız ve yakın akrabalarımızla irtibatımızı kaybediyoruz. Bugün Atatürk’ün eseri Nutuk bile kendi dilinde Türk okuyucusu için yabancı kitap gibi bir duruma düşürülmüştür. “Nutuk, binlerce yıl içinde gelişmiş olan bir dile ve kültüre dayanıyordu; böyle köklü bir geleneğin hakikaten örnek gösterilebilecek kıymette bir eseriydi.” (Güngör 1982: 58)

        Kültürün taşıyıcısı dil ne kadar önemliyse, dili konuşan halk da o kadar önemlidir. Halk sadece dile sahip değil, aynı zamanda kültürün diğer unsurlarını yaşatma konusunda bir temeldir. Onun için Güngör, Gökalp çizgisinde milliyetçiliğin halka dayanması gerektiğini düşünür. Milletin yaşayan hâli halktır ve bu halk millî iradenin ve millî kültürün temsilcisidir. Dolayısıyla demokrasinin en önemli dayanak noktası halk, milliyetçilik için de aynı görevi üstlenir. Bu bakımdan milliyetçiliğin kültür temelleri kendine özgü bir sosyal olguya dayanır. Her milletin farklılığı burada ortaya çıkar. 

        Güngör’e göre Osmanlının son dönemlerinde başlayan Batılılaşma hareketiyle kendi kültüründen kopmaya başlayan aydın ve yönetici seçkinler, milletin-halkın kültürünü ve yaşayışını küçümsemişlerdir. Küçümsemekle kalmamışlar, zorla değiştirmek gerektiğini düşünmüşlerdir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra ülkedeki mevcut siyasi kültüre hâkim olan batılılaşma ideolojisi ise bu kopmayı hızlandırmıştır. Baskıcı bir kültür değiştirmesine yol açmıştır. Hâlbuki Türk milliyetçiliği Mustafa Kemal’in “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” düsturu gereği gücünü ve meşruiyetini Türk milletinden almaktadır. Türk milletinin gelişmesi ve problemlerini çözmesi bu bakımdan ancak kendi millî varlığına ve özüne yönelmekten geçer. Bu da gerçek anlamda demokrasi ile mümkündür. 

        Güngör milliyetçilik anlayışını gerçekler üzerine inşa eder. Sosyal hayattaki en önemli gerçeklik ise tarihi köklere ve başarılara sahip Türk milletinin varlığıdır. Cumhuriyetten önceki son önemli iki Türk devleti aynı zamanda dünyaya Türk medeniyetini sunmuştur. Medeniyet kuran ve temsilciliğini yapan Türk milleti karşılaştığı problemlere bu şuurla yaklaşmak zorundadır. Batı medeniyeti karşısında geri kalmışlığını aşağılık kompleksiyle aşabilmesi mümkün değildir. Yaklaşık iki asırdır sürmekte olan batılılaşma maceramız karşısında artık kendi kültürümüze ve köklerimize yönelerek, güç alarak bir duruş sergilememiz gerekmektedir. Bu duruş aynı zamanda kendi millî varlığımıza uygun demokratik bir duruştur. Milliyetçilik bizi demokrasiye götürür. 

        Milliyetçilik ve Demokrasi Bağlantısı

        Kültür ve milliyetçilik Erol Güngör’ün aydınlatmaya çalıştığı temel problemlerdendir. Bir toplumun kültürel benliğini muhafaza etmenin en önemli yolu milliyetçilikten geçer. Milliyetçilik bir toplumdaki yaşanan sosyo-psikolojik bir gerçekliktir. Sosyal kimliğini kaybetmekte olan toplumların kültürel benliklerini muhafaza etmeleri milliyetçilik duygularına bağlıdır. Çünkü milliyetçilik, yeni devletlerde millî birlik ve tecanüsün kazanılması yanı sıra, Batı kapitalizmine bir reaksiyon hareketi olarak da görülmektedir. (Güngör 1981: 126) Yani yerli kültürün yabancı kültüre karşı çıkması olarak da ifade edilebilir. Genel bir çerçeveden milliyetçilik hareketlerine bakacak olursak, önce bir millî kültür oluşturma ve güçlendirme kaygısı görülür. Sonra ise buna dayalı olarak siyasi birlik ve kültür birliği yoluyla modern bir cemiyet hâline gelme çabası vardır. “Hakikatte milliyetçilik bir kültür hareketi olmak dolayısıyla ırkçılığı, halka dayalı bir siyasi hareket olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder.” (Güngör 1980: 23-110)

        Güngör’e göre milliyetçilik bir sosyolojik veya felsefi doktrinin kalıpları içinde izah edilemeyecek kadar karmaşık bir kavramdır. Her memlekette milliyetçilik o memleketin kendine mahsus şartları içinde gelişmiş ve bir memlekette aldığı şekil çok defa bir başka yerdekiyle ihtilaf veya tezat hâlinde görünmüştür. (Güngör 1980: 9) Bu anlamda tek bir milliyetçilik tarifi yapmak ve olayları bu tarife dayalı olarak açıklamak yanlış olacaktır. Sosyal olaylar zannedildiği gibi basit değil, çok yönlü ve girifttir. Bir sosyal psikolog olarak Erol Güngör, bu kendine özgü sosyal gerçekliğe ve bu gerçekliğin toplumdan topluma farklılık gösterdiğine işaret eder. 

        Bütün milliyetçilik hareketlerinin dayandığı temel noktalar vardır. Bunlara bakarak hepsi için ortak bir hüküm verilemez. Yani milliyetçilik şudur veya değildir denilemez. Her memlekette milliyetçilik, o memleketin kendine mahsus şartları içinde gelişmiş ve çoğu zaman birbiriyle çatışma noktasına varmıştır. Nihayetinde milliyetçilik bir memleketteki millî kültüre dayanır. (Güngör 1980: 10) Avrupa’daki milliyet anlayışlarına baktığımızda Fransızların ‘kültür’ esasına, Almanların ‘ırk’ esasına dayanmaları bile kendi kültür zaviyelerinden kaynaklanmaktadır. (Ayni 1943: 57-58) Bunun gibi İslam medeniyeti içinde yer alan Türk ve İran gibi unsurların milliyetçilik anlayışı önemli noktalarda birbirinden ayrılır. Bunda yaşadıkları tarihî olayların, bulundukları coğrafi konumun ve içinde bulundukları kültürel ortamın etkisi büyüktür. Mesela Erol Güngör’ün tespitiyle; Türklerin hepsi Müslüman oldukları için Türk milliyetçiliği aynı zamanda İslami bir hareket hâlinde gelişmiştir. Arap milliyetçiliği ise müşterek Arap dili etrafında doğan kültürü esas aldığı için İslamcılık ile bütünlük sağlayamamıştır. Hatta aralarında yer yer çatışmalar görülür. (Güngör 1981: 177) 

        Millî mücadelenin verilmesinde ve Cumhuriyetin ilan edilmesinde milliyetçiliğin gücü ve etkisi büyüktür. Cumhuriyet ilan edildikten sonra takip edilen kalkınma ve modernleşme politikalarında farklılaşma görülmüştür. Milliyetimizin kültür temellerini geliştirme konusunda ortaya çıkan iki akım, milliyetçiliğin gelişme seyrinde de iki zıt çizgi oluşturmuştur. Bunlardan biri 19. yüzyılın hâkim anlayışı pozitivizm (materyalizm) etkisindeki Batıcılık, diğeri ise kendi kültür kaynaklarına dayanan milliyetçiliktir. (Güngör 1982: 103) Birinci anlayış inkılaplara damgasını vuran ve sonradan sosyalist çizgiye ulaşan bir hareket hâline geldi. Diğeri ise en çetin imtihanlarla asli mecrasına oturdu. Ne Türk tarihinden ne de Türk kültüründen onu koparmak mümkün olmadı. Türk milliyetçiliği hareket noktası olarak millî kültür kaynaklarına dayanarak Türk millî varlığını ve kimliğini yükseltmeyi millî ülkü hâline getirdi.

        Türk milli varlığı ve kimliği üzerinden geliştirilen milliyetçilik aynı zamanda demokratik bir halk hareketi olarak da görülmelidir. Gökalp’in milleti anlayabilmek ve keşfedebilmek için halka gitmek gerekir dediği noktaya paralel olarak, millete dayalı bir yönetim için halka yönelmek esastır. Güngör halka rağmen bir politika takip edilmesinin sıkıntılarını görür ve yönetimde halkı temele alan çözümler geliştirilmesini önemli görür. Bunu özellikle kültür değişmesi incelemelerinde halka rağmen zorunlu kültür değiştirme süreçlerini eleştirirken ortaya koyar. Bir toplumun geliştirilmesi için kendi kültürel derinliği içinden bir yol bulmanın gereğine işaret eder.  

        Millî Kültüre ve Halka Dayanan Demokrasi 

        Erol Güngör milliyetçiliği Gökalp geleneğine bağlı olarak halkçılıktan soyutlamaz, aksine halka dayanması gerektiğini düşünür. Milletin yaşayan hâli halktır ve bu halk millî iradenin ve millî kültürün temsilcisidir. Dolayısıyla demokrasinin en önemli dayanak noktası halk, milliyetçilik için de aynı görevi üstlenir. Her milletin milliyetçiliği biraz kendine özgüdür. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin özelliği gereği halkın varlığı milliyetçilik açısından son derece önem taşımaktadır. Güngör, milliyetçiliği bir kültür hareketi olarak gördüğü için ve Türk milliyetçiliğinin dayandığı kültürel değerlerden dolayı ırkçılığı reddeder. Batı’da ortaya çıkan üstün ırk iddiasına dayalı totaliter sistemleri de bu çerçevede eleştirir. Halka ve millî kültüre dayalı bir milliyetçilik doğal olarak demokrasi anlayışını getirir. Güngör’ün milliyetçilik anlayışı beraberinde demokrasiyi de barındırmaktadır. 

        Millet ve milliyetçiliği doğru anlamak için toplumsal gerçeklikten hareket etmemiz gerekir. Bu gerçeklik yaşayan toplumun kendisi yani halktır. Milliyetçilik bu anlamda her şeyden önce bir halkçılık meselesidir. Halk, siyasi iktidarın millî hâkimiyete dayalı olması tezinin taşıyıcı unsurudur. Millet adına millî iradeyi ve millî kültürü temsil eder. Milliyetçilik millî egemenliği gerekli görür ve onun muhatabı halktır. Yine milliyetçilik bir memleketteki millî kültüre dayanır ve onun taşıyıcısı da halktır. Batılılaşma hareketi içinde kendi millî kültürüne yabancılaşmış aydınlar aynı zamanda halktan da kopmuşlardır. Türk millî kültürünü yaşatan ve muhafaza eden yine halk kitleleri olmuştur. Bu durumda, “Millî kültürün modern imkânlarla geliştirilmesi demek olan milliyetçilik, halk içinde yaşamakta olan temel kültür unsurlarına dayanmak zorundadır” (Güngör 1980: 10).

        Güngör Türk Kültürü ve Milliyetçilik kitabında ilk bölümü milliyetçilik ve halkçılığa ayırır. Türk millî kültürünü dış kuvvetler karşısında bir varlık olarak ortaya çıkarmak ve geliştirmek ona göre halka yönelmek ve halkın dünden bugüne intikal eden kültür mirasına sahip çıkmayı gerektirir. (Güngör 1980: 15) Bu tavır demokratik ve milliyetçi bir tavırdır. Türk kültürüne dönüş tamamen rasyonel ve bilimsel bir şekilde olmalıdır. Geçmişi yaşatmak veya diriltmek gibi gerçekçi olmayan bir duygusallığı kapsamamalıdır. Bu yönelme bizim kendi köklerimizle bağımızı kuvvetlendirecek ve geleceğe güvenle bakmamızı sağlayacak bir güç oluşturur. Her toplum kendi varlığından ve zenginliğinden gücünü alır. Başka toplumlar karşısında mücadelesini kendi öz gücüne dayalı olarak verir. Bizim Batı ile ilişkimizde bazı durumlarda kendi özümüzden uzaklaşmamız söz konusu olmuştur. Dolayısıyla meseleyi Batılılaşma serüvenimizle birlikte değerlendirmek gerekir.  

        Milliyetçilik ile halkçılık birbirini tamamlayıcı unsurlardır. Millet, kapsamı daha geniş bir kavram olarak tarihi ve kültürel anlamlar boyutunu da içine alır. Halk ise hâlihazırda yaşayan insan kitlesini ifade eder. Bu insan kitlesi milletin bugünkü hâlidir. Milliyetçiliğin en önemli yönü de millete mensup mevcut yaşayan insanları yükseltmektir. Halkın iradesine dayanan bağımsız bir siyasi idare (self-government) ve bu siyasi birlik içinde milli bir kültür meydana getirmektir. Siyasi birlik ve kültür birliği yoluyla modern bir cemiyet hâline gelme çabası bütün milliyetçi hareketlerin değişmez ilkesi olmuştur. (Güngör 1980: 23) Batı modernleşmesi içinde ortaya çıkan demokratik sistemler buraya dayalıdır. Milliyetçilik ve halkçılık bir toplumu modern bir sisteme götürür ve bu sistem içinde, halka ve dolayısıyla millete dayanan bir yönetim sürdürülür. Güngör, dünyadaki gelişmeler ışığında bizim de kendi halkımıza ve milletimize yönelmemizi bilimsel bir gereklilik olarak düşünür. 

        Demokrasilerde halk kavramı ön plana çıkartılır ama her zaman gerçek anlamda halk için çaba sarf edilmez. Bazı ideolojik kaygılarla halk sadece araç olarak kullanılır ve esas amaçları saklanır. Türkiye’de Cumhuriyet tarihinde sıkça kullanılan halkçılık ilkesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Öncelikle halk kelimesini kullanırken onu diğer topluluklardan ayıran özellikler bilinmelidir. Halkın iradesi, halkın selameti, halka göre gibi sözlerle kastedilen nedir ve diğer halklardan farkı nedir? Buna bakmak gerekir. Güngör bu bağlamda halkın ne olmadığının altını çizer. Halk bir iktisadi sınıf değildir. Sosyolojik bir kategori değildir. Halk bir sosyal tabaka da değildir. Sosyal bilimciler “halk” terimini bir memleketin bütün insanlarını ifade edecek şekilde, “millî” terimiyle eşdeğerli olarak kullanırlar. Modern öncesinde halk terimi idareci sınıfın dışındaki geniş kitleyi ifade etmek için kullanılır. (Güngör 1980: 25) Bu geniş kitle modern siyasi sistemde millet gerçekliğinin temsilcisi ve yönetimin meşruiyet zemini olmuştur. Yöneticiler bile bu halk kitlesi içinden çıkmaktadır. Demokrasi bunu sağlamaktadır. Demokrasinin tam gelişmediği yerlerde halk ve idareci ayırımı katı bir şekilde sürdürülüyorsa bir problem var demektir. İncelemeleri bu minval üzere yapmak gerekir. 

        Modern toplumlarda halk ve yöneticiler arasında ayrışma yoktur. Demokratik bir şekilde bir insan pekâlâ başarı ve birikimiyle yönetim kadrolarında yer alabilir. Yöneticilik yapmakta olan bir şahıs ise görevini tamamladıktan sonra sıradan bir halk unsuru olarak hayatını sürdürür. Modernleşme sürecinde toplumsal ve ekonomik gelişmenin hızlanması sonucunda halk içinden çıkan insanların mesleki ve idari üst tabakalara katılma oranı çok artmıştır. Buna rağmen Türkiye’de bu alanda problemler yaşanmaktadır. Hâlbuki demokratikleşme sonucunda böyle bir problemin yaşanmaması gerekir. (Güngör 1980: 29)

        Güngör’e göre, milliyetçiliğin ana hedefi Türkiye’de milli kültür bütünlüğünü ve onunla birlikte siyasi birliği kurmaktır. Lakin halk ve aydın arasındaki farklılaşma bir türlü aşılamadığı için birliğin kurulmasına engeldir. İki kesim arasındaki zihniyet farklılığı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sürmekte olan önemli bir problemdir. Aydınlar halkı cahil, hurafeci, kıt ve dar görüşlü, her şeye kolayca kanan bir kitle olarak gördükleri için olumsuz tavır takınmaktadırlar. Halk ise aydınları kibirli, menfaat düşkünü, yabancı taklitçisi, maneviyat düşmanı, saygısız ve köksüz gördükleri için güven duymamaktadırlar. (Güngör 1980: 29) Bu durumda toplumun birlik içinde demokrasiyi işletmesi zorlaşmaktadır. Demokrasi halka güvenmeyi gerektirmektedir. Yönetimde halkın söz sahibi olması demokrasinin en önemli özelliğidir. Türkiye’de milliyetçiler bu farklılaşmayı ortadan kaldırabilecek en büyük güçtür. Dolayısıyla yıllar içinde oluşmuş halk-aydın kırılmasının önüne, ancak kendi halkına ve milletine inanan aydın milliyetçiler geçebilir. Halk bu milliyetçi aydınları kendisine yakın göreceği için aradaki çatışma ortadan kalkacaktır.  

        Türk Milliyetçiliği geleneğinden gelen aydınlar, öze ve irfana dönüşün ancak bir Osmanlı hinterlandıyla olacağını düşünüyorlardı. Batı ile hesaplaşmanın yolu Batıcı kültür ve değerleri kabullenmekten değil, tarih boyunca büyük medeniyetler kuran o büyük Selçuklu ve Osmanlı medeniyeti ülküsünü kavramaktan ve anlamaktan geçer diyorlardı. Türk kültürü ve sosyal yapısı, Türk milliyetçiliğinin temel dayanaklarından biridir. Milliyetçiliğin bizde başlaması, İmparatorluğu yıkmaya yönelik bir ayrılık hareketi olarak değil, yıkılıştan korunmanın yolu halka dönüş hareketi olarak görüldü. İkinci meşrutiyet döneminin Türkçü yazarları, Türkçecilik hareketi ile millî kültüre önemli katkılarda bulundular. Batıcı inkılapçıların karşısında millî hüviyetin kaybedilmemesine çalıştılar. (Güngör 1980: 46) Milliyetçilik bu anlamda kendi millî kültür kaynaklarına ve halka yönelmeyi gerektirmektedir. Bu yönelme milletten yani halktan uzaklaşan Batıcı aydınların karşısında millî varlığın ve kimliğin muhafaza edilmesinde güçlü bir hareket ortaya çıkarmıştır. Osmanlının çöküş sürecinde ortaya çıkan millî devletin temel dinamiği buradadır. 

        Sonuç 

        Demokrasi modernleşmenin dünyaya sunduğu bir yönetim imkânıdır. Bu yönetim imkânının dayandığı temel millet gerçekliği ve buna bağlı geliştirilen ulus devlet modelidir. Siyasetin meşruiyet kaynağı modern dönemde tamamen milletler üzerine dönmüştür. Orta Çağ’ın Avrupa’da kurduğu baskıcı teokratik ve skolastik devlet yapıları yıkılarak yerine milletleşme adı verilen toplumsal bütünleşmeyle yeni model devletler kurulmuştur. Feodal derebeylerin ve Tanrısal kralların yerine halkın egemenliği çok ilgi çekmiştir. Egemenliğini kaybetmek istemeyen güçler ise çok zulüm yapmış ve kan akıtmışlardır. Milliyetçilik ve demokrasi Avrupa’da sancılı bir süreçte gelişmiştir. 

        Bizde ise halk ile yönetim, tarihi süreçte uzun süre uyumlu bir şekilde hayatını sürdürmüştür. Osmanlı beyliğinin devlete dönüşmesinde, Türkler adına en güçlü düşman ile savaşması ve başarılı olması birliğin sağlanmasında önemli bir rol oynamıştır. Yükselme döneminde de halk hayatından memnundur ve desteğini sürdürmektedir. Halkın ağır vergilerden ve asker gönderme zorunluluğundan bıktığı dönemlerde Anadolu’da isyanlar yaşanmış olsa da Avrupa’daki Kilise destekli yönetimler gibi bir zulüm söz konusu değildir. Dolayısıyla Osmanlı idaresine karşı bir halk ayaklanması sonucu bir değişim isteği görülmez. Aksine Osmanlı yöneticileri Avrupa karşısında geri kalmışlıklarını fark ettiklerinde, onlara yetişebilmek için birtakım yenileşme kararları alarak kendileri öncü olurlar. Tanzimat Fermanı ve ardından Meşrutiyetin ilanı buna örnektir. İkinci Meşrutiyet sonrası meclis toplanarak, ülke kurulan bir siyasi parti ile yönetilir hâle gelmiştir. Demokrasi tarihimiz için önemli bir dönüm noktasıdır. 

        Demokrasi ve milletin egemenliği için asıl dönüm noktası Millî Kurtuluş Savaşı başlatmak için Ankara’da TBMM kurulmasıdır. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bir dizi kongre topladıktan sonra ilk iş olarak, meşruiyet zemini oluşturabilmek için Ankara’da 23 Nisan 1920 günü Millet Meclisi kurarlar. Artık yeni kurulacak devletin yapısı Avrupa’da gelişmiş olan yeni devlet modeli olarak ulus devlet olarak belirlenmiştir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir temel ilkesi ile başlanan İstiklal Mücadelesi, milletin fedakârlığı ve feraseti ile kazanılmıştır. Ancak devlet 29 Ekim 1923 tarihinde tamamen millî politikalar doğrultusunda kurulduğu hâlde, bir müddet sonra halk – aydın ayrışması yaşanmış ve milliyetçi politikalar aksatılmıştır. Halka ve millete dayalı olması gereken yönetim, kendince gerekli gördüğü bazı kültür politikalarında millete rağmen uygulamalar yapmıştır. Özellikle bazı yönetici ve aydın seçkinler gittikçe halktan uzaklaşma yoluna girmiş ve karşımıza Batıcı ve Sosyalist bir grup çıkmıştır. Bu grubun yetiştirdiği Marksist militanlar 1960’lı ve 70’li yıllarda Türklüğe karşı Türkiye’de âdeta savaş açmışlardır. Halk ise kendisine bir çıkış yolu ararken bazen liberal sağcı partilere, bazen milliyetçilere, bazen de muhafazakâr kesimlere teveccüh göstermiştir. Demokrasi halkın iradesinin yönetime yansıması demektir. Dolayısıyla Türkiye zorlu bir mücadele içinde demokrasiyi içine sindirmeye çalışmaktadır. 

        Profesör Erol Güngör Türkiye’nin bu sıkıntısını çok iyi analiz edebilen gerçek aydınlardan birisidir. Bir taraftan Batı standartlarında bilimsel çalışmalarını yaparken, diğer taraftan öğrendiği bilgilerle kendi milletinin problemlerini analiz etmeye ve aydınlatmaya çalışmıştır. Hocası Mümtaz Turhan’ın ve Türkiye’de Türkçülüğün düşünce sistemi hâline gelmesini sağlayan Ziya Gökalp’in takipçisi olmuştur. Birilerinin zannettiği gibi bu takipçilik taklitçilik değildir. Adı geçen düşünürlerin çözmeye çalıştıkları problemlere zihin yoran ve kendi tespitleri yaparak katkı sağlayan bir kişilik sahibi olmaktır. Dolayısıyla özgünlüğü olan bir bilim adamı ve düşünür olarak Erol Güngör, millet olmanın önemini kavrayarak bu temel üzerinden meseleleri değerlendirmiştir. Milleti bir bütün olarak tarihi süreçte oluşmuş bir insan topluluğu olarak temellendirmesi, kucaklayıcı bir milliyetçiliğe imkân vermiştir. Ona göre milletlerin hayatında sıkıntılı dönemler vardır ve bunu aşmak için mücadeleler verilir. Son iki yüzyıldır yaşadıklarımız da bu minval üzere değerlendirilmelidir. Dolayısıyla yöneticileri belirleme yöntemi nasıl ki modern toplumlarda demokrasidir, bunun gereği olarak yöneticiler de politikalarını bu milletin gerçekliğine uygun geliştirmelidir. Millete rağmen milleti değiştirmek değil, milletin kanayan yaralarını iyileştirmek esastır. Milliyetçi aydınlar bunu yapar. Milleti geliştirerek kendi problemlerini çözebilecek, millî iradeye saygı gösterecek, millet gerçekliğine göre davranacak idarecilerin ve aydınların olduğu bir toplum ülkenin sıkıntılarını ancak giderebilir. 


Türk Yurdu Nisan 2019
Türk Yurdu Nisan 2019
Nisan 2019 - Yıl 108 - Sayı 380

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele