“Gökalp-Akçura Zıtlığı” Tartışması Hakkında

Mart 2019 - Yıl 108 - Sayı 379

        Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura çağdaş Türk düşüncesinin iki değerli entelektüelidir. Aynı zamanda Türk Yurdu dergisinin önemli iki kalemidir. Haklarında zaman zaman tartışmalar yapılır. Çoğu zaman bazı ideolojik kalıplar içinde gerçek değerleri dışında yargılanmış veya suçlanmışlardır. Son zamanlarda Türkçü düşünürlere ve yazarlara kamuoyunda ilgi artmış ve okunma oranları artmıştır. Aynı zamanda doğru anlayabilmek için detaylı okumalar ve karşılaştırmalar yapılmaktadır. Bu bağlamda dergimiz yazarlarından Baran Dural Şubat sayısında “Gökalp-Akçura Dikotomisi (zıtlığı) Üzerinden Türk Düşünce Tarihinde ‘Karıştır-Barıştırcı’ Zihniyetin İflası” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Bu yazı çerçevesinde konu etraflı bir şekilde tartışmaya açılacak ve farklı yönlerinden ve boyutlarından ele alınacaktır. Konuya ilgi duyan akademisyenlerin tartışmaya katkı sağlamalarını bekliyoruz. 

        Burada tartışmanın çerçevesi ve yöntemi hakkında bazı hususları hatırlatmak isteriz. Birincisi Türk Yurdu Türkçülük düşüncesinin sembol kuruluşlarından birisidir ve kullanılan dil Türkçe kurallarına uygun olmalıdır. Baran Dural arkadaşımızın akademide normalleşen aktarma kavramları kullanması baştan eleştiriye sebep olmuştur. Örneğin yazının başlığında yer alan “dikotomi” kelimesi Türk Dil Kurumu sözlüğünde biyoloji alanında Fransızca “dichotomie” teriminden dilimize uyarlanmış olarak veriliyor. İngilizce ‘dichotomy’ kelimesi buradan kaynaklanmış görünüyor ve ikilem, bölünme, zıtlık anlamlarına geliyor. Bir entelektüel tartışmada kavramların ve terimlerin ne kadar önemli olduğu açıktır. Bir düşünür bir kavramı kullanırken içini doldurur ve o kavrama anlam kazandırır. Bu kavramın Batı dillerindeki hâliyle kullanılmasının gereği maalesef ikna edici değil. Türkçe kelimeler bu problemi açıklamak için son derece yeterli. Bunun dışında Sayın Dural tartışmaya açtığı bir konuyla ilgili hem kesin yargılarda bulunuyor hem de ikircikli bir dil kullanıyor. Örneğin çoğu yerde ve/veya, ya/ya da ayırımlarını birleştirmeyi tercih ediyor. Hâlbuki dil mantığa dayalıdır ve mantıkta “ve” bağlacı ile yanlış sonuç veren bir yargı “veya” bağlacıyla pek ala doğru sonuç verir. İkisini de aynı anda kullanmak karar verememek demektir ki böyle bir tartışma bu kararsız yargılarla sürdürülemez. Tartışma ancak mantık kuralları çerçevesinde sürdürülebilir. Doğru düşüncenin takip edilmesinin yöntemidir mantık ve tartışmaların temel aracıdır. 

        Bir tartışmada felsefenin bazı temel kavramlarını kullanırken literatürdeki kullanımları esas olarak alınır. Bu bağlamda yazarın töz ve ilinti kavramlarını kullanırken farklı anlam yükleme çabası, tartışmanın doğru ilerlemesi bakımından dikkat edilmesi gereken bir noktadır. ‘Töz’ düşünce tarihinde Platon ile başlayan varlık (ontoloji) açıklamasında en üstte kullanılan bir kavramdır. Türkçedeki öz ile ilgisi yoktur. Eski Türkçede Arapça kökenli ‘cevher’ yerine kullanılır ki anlamı “var olmak için başka bir varlığa muhtaç olmadan kendiliğinden zaten var olan ve bütün var olanların asıl kaynağı olan” anlamındadır. Töz, en genel ifadesiyle “bir şeyi o şey yapan şey” olarak tanımlanabilir. Bu anlamda yazarın “Gökalp’te İslam Töz mü, İlinek mi” tarzında kullanması hatalı yorumlara ve anlamlara yol açar. İlinek kavramı zaten kategorik olarak tözden çok altlarda yer alır ki eşdeğeri eski dilde hassa anlamında özlüktür. Bir nesnel varlıktaki iki özelliği ifade etmek için bu iki kavram kullanılır. Yüklem durumundaki kavram öznenin özüne aitse özlük, değil de onun ilintisine aitse, bu kavrama ilinti denir. (Doğan Özlem, Mantık, İnkılap 2004, s.85) Dolayısıyla Yazarın kullanımına esas olacak ayırım budur. Töz üzerinden yapılacak değerlendirme farklı boyutta yapılmalıdır. 

        Kavramların yerli yerinde kullanılmadığı bir tartışmadan doğru sonuç çıkmaz. Esasa dair eleştiriler bile farklı bir mecraya kayar ve anlam bağlamından kopar. Dolayısıyla disiplinler arası değerlendirmelerde ve eleştirilerde çok dikkatli olmak gerekir. Özellikle de hareket noktası olarak kullanılacak önermeler ve düşünceler çok sağlam olmalıdır. Sayın Dural önemli bir probleme parmak basmakta ve düşünce dünyamızda hatalı kullanımları düzeltmeye çalışmaktadır. Bu problemi yazının girişinde daha net ve detaylı ortaya koyması faydalı olurdu ama zaten bilinen bir problem olarak varsaymış ve tartışmaya başlamıştır. Fakat bu tartışmada kendisine referans olarak kullandığı Selahattin Hilav, (1990:367-368) maalesef sağlam bir temel oluşturmamıştır. Şahsın uygun olmaması bir tarafa alıntılanan cümleleri de sağlam temel oluşturmaktan uzak ve tartışmalı görüşlerdir. Hilav, kendi ezberindeki ayırımı buraya yansıtırken kültürü bilimin konusu olabilecek olgusal bir gerçeklik olarak görmemektedir. Olması gerekenleri belirleyen normatif bir gerekircilik olarak yorumlamaktadır. Halbuki kültür Gökalp için milletin ontolojik gerçekliğine temel oluşturabilecek güçte bir varlık biçimidir. Dolayısıyla Hilav’ın kültür medeniyet ayırımı konusundaki iddiası temelsizdir. Bu ayırım farklı yönlerden yapılabilir ve eleştiriye açıktır ama yazarın kullandığı biçimi temelsizdir. Böyle bir durumda Hilav’ın Ziya Gökalp’te kültür ve medeniyet ayrışmasını açıklamak üzere yer verdiği görüşü, Gökalp ve Akçura’nın tezlerini irdelemek için kullanmak uygun değildir. Fakat yazar buradan ilerlemeyi tercih etmiştir. Tartışmanın en zayıf noktalarından birisi burasıdır. Buraya dayandırarak Gökalp’i idealist- ülkücü bilinmezliğin içinde, Akçura’yı hayatın soğuk gerçekçiliği içinde yorumlaması hayret uyandıracak bir değerlendirmedir. Bu hususun temellendirilmesi ve eleştirilmesi önemlidir. 

        Gökalp bir imparatorluğun yıkılışına şahit olmuş ve bunun sancısını iliklerine kadar yaşamış bir düşünürdür. Bütün gücünü yıkılma sürecindeki imparatorluktan yükseltebileceği bir ışık için kullanmıştır. Bu ışık Gökalp’a göre milliyetçiliktir. Gökalp’a göre Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O hâlde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Gökalp Türkçülüğün Esasları isimli kitabında milletin ne olduğunu anlamak için öncelikle ne olmadığını gösterir. (Gökalp, Türkçülüğün Esasları 1986, s. 12-16) Dikkat edileceği gibi olması gerekenden değil olandan hareket eder. Çünkü Gökalp Durkheim olguculuğunu gerçekliğin açıklanmasında temel olarak kabul eder. Çoğu zaman da bu yaklaşımından dolayı pozitivist olarak suçlanır. Hilav’ın zannettiği gibi gerekircilik hareket noktası değildir. Hareket noktası bilime temel oluşturan olgular ve gerçeklerdir. Bu gerçekler bizi doğru bir dünya görüşüne götürecektir. Gökalp bu anlamda çağdaş Türk düşüncesi için, Yeni Çağ’ın ve modernizmin öncüsü Descartes’a benzetilebilir. Platon idealizmi üzerinden Gökalp’i romantik olarak nitelendirmek çok zayıf bir iddiadır. Bu anlamda Platon da romantik değildir. Değişmez bir soyut gerçeklik arar ve bunun zihindeki kavramlara benzer şekilde var olduğunu düşündüğü idealarda görür. Platon’un idealizmi ontolojik bir açıklamadır ve Aristoteles’in amaçlılık (ülkücülük) düşüncesinden çok uzaktır. Bu kavramları kullanarak günümüzdeki siyasal ve bilimsel tartışmaları sürdürmek için anlam bağlamından çıkartmamak gerekir. Yazar maalesef Gökalp için böyle bir değerlendirme yapmaktadır. 

        “Türk düşün geleneğinin tüm dokularına nüfuz etmiş Gökalp, ülkücü- idealist kuramdaki varlığıyla Türk düşünce tarihinin “Platon”u olarak adlandırılabilir. Eğer Gökalp için “Platon” nitelemesi kabul edilebilirse, o hâlde sahip olduğu sert hatta soğuk Kafkas realizmi- ulusal olgulara devletin “fayda” prensibi çerçevesinde yaklaşmasıyla öne çıkan Yusuf Akçura’ya da, yerli düşün tarihinin “Aristosu” nitelemesinde bulunulabilir.” (Türk Yurdu, Şubat 2019, s. 48)

        Yukarıdaki iddianın yerli yerine oturması için temellendirilmesi gerekir. Maalesef bu ayırımı yazar kendisine varsayım olarak temel yapmakta ve tartışmayı bunun üzerinden sürdürmektedir. Dolayısıyla bu durum tartışmanın sürdürülebilirliğine büyük bir nakise oluşturmaktadır. Hele Akçura için kullandığı “soğuk Kafkas realizmi” ifadesi olsa olsa duygusal bir atıf olarak kabul edilebilir. Böyle bir yaklaşım içinbilim ve felsefe tartışmasında yeri olmayacak bir ön kabul gerektirmektedir. Yazarın kendisinin ilerleyen satırlarda altını çizdiği gibi Akçura tam bir realist gibi davranamamış, Gökalp de Comte ve Durkheim çizgisinde bir pozitivist gibi olamamıştır. Dolayısıyla bu düşünürler yaşadıkları zamanın şartları içinde ve kendilerine özgülükleri içinde değerlendirilmelidir.

        Gökalp ve Akçura arasındaki ilişki ancak yazdıkları metinler üzerinden yapılacak nesnel değerlendirmelere bağlıdır. Batı düşüncesi içinden bir şablona bağlanmadan kendi değerleri ortaya konabilir ve konulmalıdır. Türkiye yakın tarihinde her iki isim için çeşitli sebeplerle yakınlıklar kurulmuş ve mesafeler konmuştur. Bunlar analize ve eleştiriye muhtaçtır. Yazar bu konuda ciddi iddialarda bulunmaktadır. Bu iddialar dikkate değer niteliktedir ve tartışmaya açıktır. Özellikle bu iki değerli entelektüelin kendi düşüncelerinin dışına çıkarılarak sunulmaya çalışılması büyük problemdir. Dural bu probleme dikkat çekmekte ve durumun tuhaflığını örneklerle göstermektedir. Yazarın Karpat’dan aktardığı “Türk sağında bir Ziya Gökalp düşünce geleneği oluşturulamaması” olgusunun sebepleri irdelenmeye muhtaçtır. Bunun cevabını aramak Türk Yurdu çevresindeki yazar ve akademisyenlerin görevidir. 

        Baran Dural meselenin özünü sonuç bölümünde net olarak ortaya koymaktadır. Ona göre “İki düşünürle ilgili ortaya çıkan tablodaki en vahim sonuç, takipçilerin tutumlarında gizlidir. Gerek Gökalp gerekse Yusuf Akçura, kendi yaşamları içerisinde karşılaştıkları sorunlara, kendi mantık silsileleri içerisinde yanıtlar üretmeye çalışmışlardır. Sorun her iki düşünürün takipçilerinin, bu iki düşünür üzerinde saygısızca akıl yürütüp, takip ettikleri düşünürü olduğundan çok farklı gösterme çabalarıdır. Düşünürler elbette ki yaşarlar ve ölürler. Başta dine yaklaşımları olmak üzere, laiklikten pozitivizme, milliyetçilik teorilerinden iktisadi görüşlerine Gökalp’te biraz Akçura, Akçura’da bir iki doz Gökalp bulma çabaları tamamıyla beyhudedir.” (Türk Yurdu, Şubat 2019, s. 56) Herkes kendi inancını, tercihini, düşüncesini anlatmak yerine güçlü etkiye sahip düşünürler üzerinden anlatmaya kalkınca ortaya bu düşünürlerden farklı yansımalar çıkmaktadır. Gökalp üzerinden İslamcılığa özel bir anlam kazandırmak için onun söylediklerinin dışında yorumlar yapılması nasıl yanlış ise, Akçura üzerinden din düşmanı bir Türkçülük üretmek o kadar yanlıştır. Her iki düşünürün dertlerini, tecrübelerini, söylediklerini doğru anlamak her entelektüelin görevidir. 

        Türkçülük, son iki yüzyıllık süreçte milletimizi başına gelen felaketlerden kurtulma, makus talihini yenerek tekrar yükseltmek için takip edilmesi gereken bir siyasal, stratejik çıkış yoludur. Tamamen reel politik bir tercih sonucunda toplumun ve devletin problemlerini çözme yoludur. Bir dinî inanç veya yeni dünya vadeden bir ideoloji değildir. Buradaki ideoloji kavramı Platon veya Marks felsefesindeki olması ve yapılması gereken kurallar bütünü anlamındadır. Yoksa Türkçülük tabii ki bir dünya görüşüdür. Hareket noktası çağdaş dünyanın ulaşmış olduğu sistemlere uygun bir strateji ve siyaset takip etmektir. Bunun için gerçekçi olmak ve enerjinizi bir noktaya yoğunlaştırmak gereklidir. Bunu engelleyen bütün temelsiz ve çarpık düşüncelerden kurtulmak ve milleti doğru sevk ve idare etmek temel ilkedir. Hem Gökalp hem Akçura bunun en büyük temsilcisi ve savunucusu olmuşlardır. Her ikisinin yaşadığı tecrübeler ve gördükleri gerçeklikler son derece önemlidir. Günümüzde şiddetle bu anlayışa ihtiyaç vardır. Türkçülük hem dünya görüşü olarak hem de siyasi bir yol gösterici ilke olarak Türk milletinin kurtuluş yoludur. Dünya yeni bir çağa girmiş durumdadır ve bu çağ çok dinamik değişkenlere sahiptir. Bunları takip ederek çıkış yolu ararken hareket ve güç noktası Türklük gerçekliğidir. Burada sosyolojinin nesnel yaklaşımına ihtiyacımız dünden daha fazladır. Bunu yaparken tarihî tecrübeler ve kültür zenginliği yol göstericimizdir. Dünyadaki kapitalizmin ekonomik düzeni ve süper güçler çatışması rasyonel olarak değerlendirilmediği müddetçe hayali ve romantik taraftarlar olmaktan ileri gidemeyeceğimiz ortadadır. Türkçülüğü Gökalp ve Akçura üzerinden doğru okuyup doğru yorumlarsak millete büyük bir katkı sağlamış oluruz. Sayın Baran Dural’a bu tartışmayı açtığı için teşekkür ediyor, yazarlarımızı bu tartışmaya katılmaya davet ediyoruz. 


Türk Yurdu Mart 2019
Türk Yurdu Mart 2019
Mart 2019 - Yıl 108 - Sayı 379

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele