Almanya’da Yaşayan Türklerin Entegrasyon Süreci

Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

        Almanya’ya, Türkiye ile 30 Ekim 1961’de imzalanan İşgücü Anlaşması’nın ardından Türkiye’den misafir işçi göçü başlamıştır. Bir milyona yakın işçi, Almanya’da 1973’te yaşanan petrol krizi nedeniyle işçi alımlarının durdurulmasına kadar göç etmeye devam etti. Zaman içerisinde bir kısmı Türkiye’ye geri dönerken, günümüzde Almanya’da sayıları üç milyonu bulan Türk kökenli göçmen hayatını sürdürmektedir. Göçün ilk yıllarında çok iyi uyum sağladılar diye kayıtlara geçen Türkler hakkında, hükümetlerin yanlış entegrasyon politikaları sonucu günümüzde uyumsuz, en kötü entegrasyon sağlayan millet olarak haksız değerlendirmeler yapılmaktadır...

         

        Yunanistan, İtalya, İspanya, Yugoslavya ve Türkiye gibi birçok ülkeden işçi talep eden Almanya’nın 1960’lardaki iş gücü (misafir işçi) ihtiyacı sadece geçici süreliğine düşünülmüştü. Acil olarak ihtiyaç duyulan işgücü nedeniyle göçmenlerin kalıcı yerleşmesi hiç düşünülmemiş ve planlama yapılmamıştı. Diğer ülkelerden gelen misafir işçiler için imzalanan işgücü anlaşmalarından farklı olarak Türkiye ile imzalanan anlaşmada Türk işçilerine çalışma ve oturma müsaadesi iki yıllık şart ile verilmiş ve aile birleşimi imkânı ise sağlanmamıştı (Çelik, 2012, s. 155). Uzman doktorların sağlık kontrollerinden geçen, sağlıklı, genç göçmenler genellikle Almanların ve kendilerinden önce gelen diğer milletlerden işçilerin başvurmadığı ve kabul etmediği, sağlıklarını tehdit eden, kötü çalışma koşulları olan ve en düşük ücretlerin ödendiği işleri almıştı. O yıllarda kısa süre çalışıp ülkelerine geri dönecekleri düşünüldüğü için Türk işçilerinin mümkün olabilecek entegrasyonları ve geldikleri memleketleri, gelenekleri ve dinleri hakkında konuşulması gerekli dahi görülmemiştir (Königseder ve Schulze, 2011).

         

        İş hayatına başladıkları ilk yıllarda Almanya İşverenler Birliği’nin (BDA) 12 Aralık 1962’de Federal Çalışma Bakanlığına gönderdiği mektup “Türk işçileri çok çabuk uyum sağlıyorlar, yabancı iş gücü ihtiyacımız da devam ediyor, uyum sağlamış ve Almanya’yı tanımış Türk işçileri iki yıllık bir süre sonra geri gönderip yerine yenilerini getirmek ülkemiz için de önemli bir külfet oluşturmaktadır. Bu nedenle Türk işçileri için iki yıllık sınırlandırmanın kaldırılmasını ve oturma izinlerinin uzatılmasını talep ediyoruz.” şeklinde kayıtlara geçmiştir. 9 Ocak 1963 tarihinde Federal Çalışma Bakanlığından gönderilen cevap ise “Bu konuda yeni bir düzenlemeye gidilecektir.” şeklinde olmuştur. Bunun üzerine 1960’ların ikinci yarısında rotasyon prensibi, ekonominin işlemesi ve yeniden oluşacak eğitim maliyetlerini engellemek için gevşetildi (Çelik, 2012, s. 156-157).

         

        Misafir işçiler ilk yıllarda yaptıkları işler ile dikkate alınırken, Türkler veya diğer misafir işçilere belirli özelliklerin atfedilmesi ve geldikleri milliyetlere göre kategorize edilmesi için yıllar geçmişti. Türk işçiler disiplinli, kanaatkâr ve çalışma arzusu ile dolu olarak görülüyordu. Alman basınında ise Türkler hakkında övgü dolu olumlu haberler yapılıyordu. Basında yazan haberlere göre Türkler temiz, geleneklerine bağlı, mütevazı olarak gösterildi. Alman işverenler çalışma hayatında Türk işçilerini, çalışkanlıklarından ötürü, İtalyan, İspanyol ve Yunanlılardan daha fazla takdir etmeye başladı. Göçmenler en kısa zamanda mümkün olabildiğince fazla para kazanma arzusu içindeydiler. Prim, vardiya ve gece çalışmaları gibi performans arttırıcı kazanç şekilleri Almanlara nazaran misafir işçiler arasında oldukça yaygınlaşmıştı. Parça başı iş özellikle Türklerin performans arttırmalarında etkili olmuştur. Türklere iş verilmesinin başlangıç evresinde Alman iş arkadaşları, Türkler çılgınlar gibi çalışıyor ve bundan dolayı parça başı iş oranlarını bozuyorlar gerekçesiyle şikâyet etmelerine sebep olmuştur. Özellikle bu davranışlar, işletmelerde Almanların Türklerden hoşlanmamasına sebep teşkil etmiş ve aralarında olumsuz hava esmeye başlamıştır (Luft, 2011). O yıllarda Türkler geldikleri ülke hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadıkları için gettolarda, en kötü koşullardaki çok yataklı evlerde kalıyorlar ve bir yatağa aylık 100 mark veriyorlardı. Almanlar Türkleri kendi içlerine almak istemedikleri gibi, onların yabancısı oldukları bir ülkede birbirlerine yakın muhitte oturma arzusunu fırsata çevirmişlerdi: Gettolarda oluşan ranttan, Türklerden kira rayicinin kat kat fazlası alınıyordu. Örneğin, metre karesi 2,80 mark olan 3 odalı 100 metrekarelik bir daireye, 18 yatak yerleştirip, metrekaresi 18 marktan Türklere kiralanıyordu (“Die Türken kommen – rette sich, wer kann”, 1973, s. 29).

         

        İlerleyen yıllarda Alman basını, artık Türkler ve İslam’la ilgili önyargılarla dolu, olumsuz, ürkütücü haberler yazmaya başlamıştı. Örneğin, der Spiegel dergisi, işçi alımlarının durdurulmasından bir kaç ay önce, Temmuz 1973’te“Türkler geliyor, kendini kurtarabilen kurtarsın.” şeklinde başlık atmıştır (“Die Türken kommen – rette sich, wer kann”, 1973, s. 24).

         

        1970’li yılların başında misafirler gitmezse neler olacak tartışmaları başlamıştı. Alman yabancılar politikası geri dönecekleri düşüncesiyle yıllar boyunca göçmenlerin kültürel kimliğinin korunması hesaplarını yaparken, göç sürecinde kimliğin değişime uğrayacağını görmezden geliyordu. O yıllarda şimdikinin aksine misafir işçilerin geldikleri köken kimliklerinin korunması sayesinde geri dönmeleri sağlanmak isteniyordu. (Luft, 2011).

         

        1973’te işçi alımlarının durdurulmasına rağmen Almanya’daki Türklerin sayısı artmaya devam ediyordu. Kadınlar ve çocukların aile birleşimi yoluyla gelmesinin yanı sıra, 1980 askeri darbe sonrası sığınmacıların gelmesi zaman içerisinde Türk nüfusunda artışa sebep olmuştur. 1980’lerin başında 2. Petrol krizi nedeniyle oluşan ekonomik krizle mücadele eden Alman hükümeti Türklerin sayısından korkuyordu. Konuyla ilgili olarak İngiliz hükümetinin 30 yılı aşkın süre sonra ortaya çıkardığı gizli belgeler; o dönemde yeni iktidara gelmiş olan koalisyon hükümetinin Başbakanı Helmut Kohl’ün radikal planına açıklık getiriyor: 28.10.1982 tarihinde İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’in Bonn ziyaretinde, Kohl Almanya’da yaşayan Türklerin yarısından, dört yıl içerisinde kurtulmak istiyordu, ama bunu açık bir şekilde söyleyemiyordu. Daha da önemlisi: Şu anki Türk nüfusunu asimile etmek Almanya için imkânsız” sözlerini sarf etmiş olmasıdır. Thatcher-Protokolü, Kohl’ün yüzbinlerce Türk’ten kurtulmak istediğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bir önceki Başbakan Helmut Schmidt de Stern dergisine 1982’de verdiği bir röportajında “Artık sınırdan tek bir Türk bile geçemez.” ifadelerini kullanmıştır. Bu düşüncelerin ardından Kohl hükümeti Geriye Dönüşü Teşvik Yasası’nı çıkartarak Türklere 10.500 mark veda parası, ayrıca her çocuk için de 1.500’er mark vererek onlardan kurtulmaya çalışmıştır. Ancak sadece yaklaşık olarak 100 bin kişi memleketine geri dönünce hükümet amaçladığı hedefe ulaşamamış oldu (Hecking, 2013).

         

        Geçmişten gelen olumsuz duyguların ardından 1989’da duvarın yıkılması ve 1990 yılında Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi beraberinde işsizlik oranında artışı getirirken var olan yabancı düşmanlığını da ciddi boyutlara ulaştırmıştı. 11 Eylül 2001 sonrası basının ve siyasilerin Müslümanlarla ilgili önyargıları ve olumsuz söylemlerinin artması, İslamofobi ve Türkofobi’nin artmasında, dolayısıyla yabancı düşmanlığının ve şiddet eylemlerinin artmasında önemli bir etkisi olmuştur. Tüm bu olumsuz propagandalar yaşamın her alanında Türklerin ayrımcılığa ve yabancı düşmanları tarafından saldırılara uğramasına sebep olmaktadır.

         

        Elli yılı aşkın süredir Türklerin Almanya’da yaşadığını ve artık kalıcı oldukları gerçeğini göz önünde bulundurursak, Alman ve Türk tarafları bir arada yaşam için gereken adımların atılmasında geç kalmışlardır. Almanya’nın bir göçmen ülkesi olduğu gerçeğinin kabulü ile gündemi en fazla işgal eden konu entegrasyon ve asimilasyon tartışmaları olmaktadır. Yıllardır çok sayıda medya ve politikacı tarafından bu konu ile ilgili olumsuz görüşler dile getirilmektedir. Tarihte yabancıların imha edilmesi politikalarından sonra asimilasyon yöntemine geçen Almanya’nın göçmen politikalarından bahsetmeden önce devletlerin azınlıklara uygulayabileceği politika seçeneklerinden bazıları olan asimilasyon ve entegrasyon kavramlarını açıklamak faydalı olacaktır.

         

        Entegrasyon (Bütünleşme): Belirli bir tanımı olmamakla birlikte entegrasyon sözcüğü bütünleşme anlamını taşır ve kavram olarak, toplumdaki etnik, dini, dilsel tüm sınırların ortadan kaldırılması, birbirinden farklı grupların birleşmesi şeklinde tanımlanabilir (Akgül ve Sezal, 2002, s. 9). Uyum, iki taraflı bir süreçtir ve çoğunluk toplumu ile kültürel azınlıklar karşılıklı olarak birbirlerine yönelmek zorundadırlar. Uyum, her iki toplumun denge kurma sürecidir ve kendi kültürünü inkâr etmek olarak algılanmamalıdır. Kültürel azınlıkların topluma aidiyet hislerinin gelişmesi ve yerleşmesi için azınlığın toplum yaşamına aktif katılımı ancak uyum yoluyla sağlanabilir (Keskin, H. 2009/2011, s. 28-29).

         

        Asimilasyon: Azınlıkların, çoğunluk kültürü içinde eritilmesi ve yok edilmesidir. Asimilasyon yabancılaşmaya götürür, kendi kültürel çevresiyle bağlarının ve aidiyet hislerinin kopmasına ve sonuç olarak kökünün kurumasına yol açar (Keskin, H. 2009/2011, s. 29). Asimilasyonun çeşitli dereceleri vardır, zorla ya da gönüllü olabilir. Bazı durumlarda azınlık kültürleri çoğunluk kültürleri içerisinde kendiliğinden de asimile olabilir (Akgül ve Sezal, 2002, s. 9).

         

        Almanların, entegrasyon konusundaki kendi başarısızlıklarını Türklere fatura ederken göz ardı ettikleri en önemli husus; dahil olunan toplumun kaynakları ve süreçleri üzerinde eşit söz sahibi olunmaksızın ve kültürel çoğulculuğa saygı gösterilmeksizin uyumun sağlanamayacağıdır (Kızılocak, 2007, s.71). Almanya’daki Türklerin en önemli sorunu bu ülkeye kaynaşamama olarak gösterilmektedir. Oysaki Türkler, kendi sosyal yapısıyla, değerleriyle, gelenek ve görenekleriyle yerleşmiş bir topluma gelip bu yapı içerisinde uyum sağlayıp yer almaya çalışmaktadırlar. 50 yılı aşkın süredir Almanya’da yaşayan veya orada dünyaya gelen ve artık uyum sağlamış Türklerin arasından siyaset, ekonomi, kültür-sanat ve spor gibi birçok alandaki başarılı Türk dikkate alınmamaktadır. Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin (HUGO) yapmış olduğu araştırmaya göre, Avrupa’da yaşayan Türk kökenlilerin % 82,5’u topluma entegre olduğuna inanmaktadır (Erdoğan, 2013).

         

        Buna karşın Almanların birçoğu, yabancı olarak kabul ettikleri insanları, kendilerinden saymaya hazır ve istekli olmadıkları gibi Türklerin uyumunun ancak kendi milli kimliğini, kültürel değerlerini, dilini bir yana bırakıp bunun yerine Alman kültürünü, dilini benimsemeleri ve bunun gereğini yapmaları hâlinde mümkün olabileceği düşüncesindeler. Bu düşüncelerle geliştirilen politikalar ise uyumun her iki tarafın da kabul edebileceği bir biçimde sağlanmasına engel olmakta ve ciddi sosyal sorunlar yaşanmasına sebep olmaktadır. Alman Hükümetlerinin, Türklerin hakim kültüre uyum sağlamaları yönünde yürüttükleri entegrasyon politikaları, nihai hedef olarak Türkleri asimile edilmiş insan hâline getirmek olduğu anlaşılmaktadır (Seyyar, 1999, s.13). Almanya’da yaşayan Türklerin entegrasyonunda başarılı sonuçlar elde etmek için onların kültürünü, değerlerini göz önünde bulunduran kapsayıcı politikalar uygulanmalıdır.

         

        Almanlar, demokratik bir toplumda asimilasyon olmayacağını belirterek Türklerin asimile olmaktan endişe duymalarını yersiz ve abartılı buluyorlar. Türklerin asimilasyon korkularını besleyen en önemli uygulamalardan bazıları; Türk gençlerinin eleyici Alman eğitim sisteminde ayrımcılığa uğraması, ana dillerini okullarda öğrenmeleri yolundaki engeller, Almanca bilmeden aile birleşiminin mümkün olmaması, çifte vatandaşlık hakkının Türklere kısmen tanınması ve iş başvurularında fırsat eşitsizliği şeklinde sıralanabilir.

         

        Diğer yandan göçmenler ve çocukları, sosyal devletin tüm organizasyonlarında, kreşe başlamaktan, iş ve işçi bulma kurumuna (Arbeitsamt), okullar, iş yerleri, hastaneler ve emniyete kadar her alanda ciddi anlamda ayrımcılığa uğramaktadırlar (Gomolla ve Radtke, 2009, s.13). Bu ayrımcılıkların neticesini son raporlardan elde edilen tüm veriler ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçlarına göre Türkler, eğitimde Almanlar ve tüm göçmenler arasında açık ara en başarısızlar konumunda (Tucci, 2013, s. 200). Basit işlerde en fazla Türkler çalışırken, orta ve yüksek pozisyonlarda en az çalışanlar yine Türkler (Tucci, 2013, s. 203). Dolayısıyla ortalama gelir düzeyi yine Türklerde geçmişte olduğu gibi en düşük seviyede iken, en yüksek gelir düzeyine sahip Türklerin sayısı da en düşük oranda ve yoksulluk sınırının altındaki en yüksek nüfus yine Türklerde en fazla olarak kayıtlara geçmiştir (Tucci, 2013, s. 199).

         

        Türk Dili: Türkçe dersinin zorunlu ve kredili ders grubundan çıkartılması ve hatta öğrencilerin kendi aralarında Türkçe konuşmalarının yasaklanması konusu, Almanların Türklere uyguladıkları asimilasyoncu politikalarının en belirgin olanlarından.

         

        80’li yıllara kadar, Türklerin ülkelerine geri dönecekleri düşüncesi ile kendi ülkelerinde uyum sorunu yaşamamaları için Türkçe dersi birinci yabancı dil olarak verilmekte idi ve hatta Türk çocuklarının devam ettiği Türk sınıfları açılmaktaydı. Bu uygulamayla Türk dilinin yanı sıra din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri de verilmekteydi, bu sayede yeni kuşaklara Türk dili - kültürü ve dini bilgiler öğretiliyordu. Ancak günümüzde Türklerin kalıcı olduğunun kabul edilmesi ile yeni neslin Almanya’ya daha iyi uyum sağlaması gerekçe gösterilerek Türkçe dersleri zorunlu ders grubundan çıkartıldı veya tamamen kaldırıldı. Birsen Şahin’e göre uygulanan bu entegrasyon politikaları çoklu entegrasyondan ziyade asimile olmuş bireylerin sayısında artışa neden olacaktır (Şahin, 2008, s. 231). Aksine asimilasyonun olmaması ve çocuklarımızın kendi kültürünü unutmaması için Türkçe dersinin tüm eyaletlerde zorunlu ders olarak eğitim sisteminde yer alması gerekir.

         

        Konuyla ilgili Alman İçişleri Bakanı Otto Schily, Süddeutsche Zeitung gazetesine 27.06.2002 tarihinde verdiği demeçte, bugün de hâlâ devam eden Almanların Türklere bakış açısı ve entegrasyon politikalarını açık bir şekilde gözler önüne seriyor:

         

        Röportajda, Almanya’da herhangi bir azınlığın oluşmasına kesinlikle karşı olduğunu belirterek azınlık dillerini kabul etmediğini vurgulayan Schily, Almancanın yanında köken dilin, ikinci anadil olarak desteklenmesini istemediğini ve birinci dilleri Türkçe olan homojen bir azınlık oluşmasını istemediğini vurguluyor. “(...) Türkler bizim kültür alanımızın içinde büyümek zorundalar. Birbirimizi yanlış anlamamamız için anadilleri Almanca olmak zorunda veya olacak. (...)Entegrasyon benim için; göçmen olanlar Alman kültüründe ve dilinde yaşar. Ben Almanya’da birçok dilin yan yana oluşabileceği ve sonunda bize gerilim ve çatışma yaratacak hiçbir gelişme istemiyorum. (...)” sözleriyle devam eden Schily çok açık ifadeyle “entegrasyonun en iyi formu asimilasyondur” diyor (Otto Schily zum Zuwanderungs- und Integrationsgesetz).

         

        Diğer yandan Şahin’in (2010), Almanya’daki Türk göçmenlerin sosyal entegrasyonunun kuşaklararası karşılaştırmasından elde ettiği bulgular çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır: Eğitim ve gelir düzeyi yükseldikçe ayrıca birinci kuşaktan üçüncü kuşağa gidildikçe Türk kimliğini ve kültürünü devam ettirme düzeyi düşmektedir (Şahin, 2010, s. 120). Bu verilerin yanı sıra üçüncü ve dördüncü nesil Türklerin Almancayı Türkçeden daha iyi konuştukları gerçeğini göz önünde tutarsak, çocuklarımızın iki dili de çok iyi konuşabilmeleri ve birinci anadilleri olan Türkçeyi-Türk kültürünü unutmamaları için tüm eğitim hayatları boyunca Türk dilinin doğru ve yaygın kullanımına yönelik tedbirlerin biran önce alınması gerekmektedir. Göçmen kökenli çocukların eğitiminde başarılı sonuçlar elde eden Kanada örneğinde olduğu gibi Almanya’daki Türk çocuklarına ana okuldan itibaren anadilleri öğretilmelidir. Almanya ve bazı Avrupa ülkelerinde yapılan çok sayıda bilimsel araştırma ikinci dili iyi öğrenebilmenin vazgeçilmez koşulu olarak anadili iyi bilmek gerektiğini doğruluyor (Keskin, H. 2009/2011, s.97). Çocukların eğitim hayatları boyunca daha başarılı olabilmeleri için Alman eğitim sistemindeki alt yapının değiştirilmesinin yanı sıra yeteri sayıda Türkçe öğretmeni de atanmalıdır. Ayrıca aileler bilinçlendirilmeli ve aile içerisinde Türkçe konuşulması teşvik edilmelidir. Çocukların Almancalarının iyi olması amacıyla, genellikle aile içerisinde Türkçe konuşulmamaktadır ve çocukların anadilini öğreneceği ilk basamak atlanmaktadır.

         

        Aile Birleşiminde Almanca Dil Şartı: Bir diğer önemli husus; Ağustos 2007’den bu yana aile birleşimi kapsamında Almanya’ya gidecek eşlerden temel düzeyde Almanca bilgisinin isteniyor olması. Lüksemburg’daki Avrupa Adalet Divanı bu düzenlemeyi Türkiye için gözden geçirip, 11.07.2014 tarihinde, “Almanca bilgisinin kanıtlanamamasının, Almanya’da yaşayan Türk eşlerinin yanına gitmek isteyen Türklere vize verilmemesi için yeterli bir neden olmadığına” karar verdi. Ancak Avrupa Adalet Divanı’nın bu kararına rağmen aile birleşiminin önündeki engeller ve Türklere uygulanan ayırımcı entegrasyon politikaları devam etmektedir.

         

        Çifte Vatandaşlıkta Ayırımcı Politikalar: Diğer önemli husus da Türklere çifte vatandaşlık hakkının kısmen tanınması ve bu konuda hâlâ ayrımcı yaklaşımların devam ediyor olmasıdır. Almanya’da 1913’den beri yürürlükte olan ve sadece kan bağı üzerinden vatandaş olma prensibine dayanan vatandaşlık yasası 2000 yılında yürürlüğe giren yasa ile değiştirildi. Bu yasa ile Almanya’da doğan göçmen kökenli gençler 18 ile 23 yaşları arasında iki vatandaşlıktan birini tercih etmek zorunda bırakıldı. Federal Mecliste 3 Temmuz 2014 tarihli oturum ile Vatandaşlık Kanununda ‘Opsiyon Modeli’ olarak adlandırılan bu uygulamayı kısmen kaldıran düzenlemeler yapıldı. Bundesrat’ta da onaylanan yeni kanun Cumhurbaşkanının imzasının ardından 20 Aralık 2014 tarihinden itibaren yürürlüğe girdi. Dar bir kesimi kapsayan söz konusu yeni yasa ile 1990 yılından sonra Almanya’da doğan ve bu ülkede 21 yaşına kadar en az 8 yıl yaşayan ya da 6 yıl okula giden gençlere, çifte vatandaşlık hakkı veriliyor. Eğitim şartına alternatif olarak okul veya mesleki eğitim diploması da kabul edilebilecek. Konuyu değerlendiren Yeşiller Partisi Grup Başkan Vekili Volker Beck yeni yasa ile etnik ayrımcılığa devam edildiğini, hem de sadece 1990 yılından sonra doğanları kapsadığı için kuşaklar arası ayrımcılığa da yol açtığını vurguluyor. Beck, bu yasayı Almanya’ya emek vermiş birinci kuşağa da büyük bir haksızlık olarak değerlendiriyor (Coşkun, 2014).

         

        Berlin Enstitüsünün yapmış olduğu bir araştırmaya göre, 2005 yılında Almanya’da yaşayan Türk kökenli göçmenlerin yüzde 32’sinin Alman pasaportuna sahip olduğunu açıklanırken, araştırma bulgularından elde edilen sonuçlara göre Türk kökenli göçmen grubunda, Alman vatandaşlığının entegrasyona olumlu yönde çok güçlü etkileri olduğu vurgulanmaktadır (Woellert, F., Kröhnert, S., Sippel, L. ve Klingholz, R., 2009, s.37). Bir diğer rapor olan ‘Datenreport 2013’de açıklanan 2011 yılı verilerine göre, Türk kökenli göçmenlerde Alman vatandaşlığına sahip olma oranının yüzde 19’lara gerilediği açıklanıyor. Bu oran Almanya’ya Doğu Avrupa’dan göç edenlerde yüzde 73 iken, göçmenlerin tamamında ise yüzde 54 düzeylerindedir (Tucci, 2013, s. 198-204). Tüm bu oranlardan Türk kökenli göçmenlerin Alman pasaportuna sahip olabilmesinin ne denli güç olduğu açıkça görülmektedir. Yıllar boyunca gençleri iki vatandaşlık arasında seçim yapmak mecburiyetinde bırakan Opsiyon Modelin ardından yeni kanunla sadece dar bir kesimi kapsayan çifte vatandaşlık uygulamaları ile ayrımcılığa devam edilmektedir.

         

        Eleyici Alman Eğitim Sisteminde Ayrımcılık: Diğer önemli husus ise seçici ve eleyici eğitim sisteminin Türk çocuklarına karşı adil ve eşit işlememesinin sonucu olarak Türklerin, Alman ve diğer göçmen çocuklar karşısında, eğitim alanında çok daha başarısız konumda olmalarıdır. Gomolla ve Radtke’nin araştırmalarına göre, eleyici Alman eğitim sisteminde, okul tavsiye kararlarının önemine vurgu yapılırken, bu sistemin göçmen aileden gelen öğrencileri eleyerek onların çoğunun özel eğitim gerektiren ve öğrenme güçlüğü çeken, başarısız öğrencilerin gittiği okullara yöneltildiği belirtilmektedir. Bilinçli veya bilinçsiz olarak etnik ayrımcılığa yol açan bu tavsiye kararları, sadece öğrencilerin performansına göre değil, aynı zamanda öğretmenlerin muhtemel ön yargıları ve bunun yanı sıra birçok karmaşık kurumsal uygulamaların sonucu olarak ortaya çıkmaktadır (Gomolla ve Radtke, 2009). Araştırma sonuçları bu değerlendirmelerin doğruluğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Başarısız öğrencilerin gittiği Hauptschule’den mezuniyet durumu, Alman öğrencilerde % 19, tüm göçmen kökenlilerde % 32 iken, Türk kökenli öğrencilerde ise bu oran % 54 düzeylerindedir. Liseyi (Gymnasium, Abitur) bitirerek üniversite tahsili yapmaya hak kazanan Alman öğrencilerin oranı % 42’ye ulaşırken, tüm göçmen kökenlilerde bu oran %33, Türk kökenli göçmenlerde ise bu oran sadece %20 düzeylerindedir (Tucci, 2013, s. 200).

         

        Konu ile ilgili benzer sonuçları Alman hükümetinin Göç, Mülteciler ve Uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz, ekim ayında kamuoyu ile paylaştığı, 2012 Haziran ile 2014 Mayıs dönemini kapsayan 10. Yabancılar Raporu da gözler önüne seriyor.

         

        Bu rapora göre de Türkler, eğitimde en başarısız öğrenciler sıralamasında birinciliğini koruyor. Özoğuz, raporun göçmenlerin uyumu ve yaşamın her alanında katılımlarını sağlama konusunda atılması gereken acil adımlara işaret ettiğini, özellikle eğitim alanında göçmen kökenli çocukların başarısını artırmak için daha fazla çaba gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Rapora göre ayrıca, eğitim sisteminde son yıllarda yapılan iyileştirmelere rağmen fırsat eşitliğinin sağlanamadığı vurgulanırken, çok dilliliğin getirdiği olanakların okullarda ve kreşlerde çok fazla desteklenmediği belirtildi. Almancanın yanında anadilin önemine değinilirken, çocuklar için iki veya daha fazla dilli büyümenin normal olduğu ve iki dili de iyi öğrenmenin şans olduğunun vurgulandığı raporda, uyum bakanlığı tarafından iki veya çok dilliliğin desteklenmesi gerektiği ifade ediliyor (Die Beauftragte der Bundesregierung für Migration, Flüchtlinge und Integration, 2014, s. 44).

         

        İş Başvurularında Fırsat Eşitsizliği: İş ararken yaşanan fırsat eşitsizliği yine 10. Yabancılar Raporu’nda yansıyan acı gerçeklerden. İş başvurularında, diğer iş başvurusu yapanlarla aynı eğitimi almış ve bütün özellikleri aynı olan, nitelikli Türk gençleri, eğitimde olduğu gibi fırsat eşitliği sunulmadan, isimlerinden dolayı mülakata dahi çağırılmadan ayrımcılığa maruz kalmaktadır(Die Beauftragte der Bundesregierung für Migration, Flüchtlinge und Integration, 2014, s. 119-120). Ayrıca iş piyasasında pozitif gelişmelere rağmen, yabancılar arasındaki işsizlik sayısının genel ortalamanın çok fazla üstünde olduğu, yabancılar arasındaki işsizlik oranının % 14,4 iken, genel işsizlik oranının ise % 6,2 olduğuna dikkat çekilmektedir.

         

        ABD, Kanada ve Belçika gibi ülkelerde uzun yıllardan beri uygulanan anonim iş başvurusu yöntemi Almanya’da, ne yazık ki, henüz uygulanmaya konulmadı. Almanya’da özellikle Türk ismine sahip olanlar, göçmen kökenliler, yaşı ilerlemiş olanlar ve kadınlar ilk mülakata çağrılmayan ve ayrımcılığa yoğun bir şekilde maruz kalanlar. Federal Ayrımcılıkla Mücadele Merkezi (Antidiskriminierungsstelle des Bundes, ADS) tarafından iş piyasasında ayrımcılığı önlemek amacıyla Almanya genelinde, Kasım 2010’da başlatılan bir pilot proje yapıldı. Bir yıllık bir çalışmanın ardından elde edilen sonuçlara göre; genellikle mülakata çağrılmayan adaylarda isim, resim, doğum tarihi, cinsiyet görülmeksizin anonim iş başvuruların yapılması hâlinde, ilk mülakata çağrılma konusunda fırsat eşitliğinin oluştuğu bildirildi (Das Pilotprojekt “Anonymisierte Bewerbungsverfahren”). Avrupa Komisyonu da konuyla ilgili yaptığı açıklamada, ayrımcılığın yapılmasının yasak olmasına rağmen her zaman bu tür olayların olduğunu ve vatandaşların haklarını bilmediğini vurgulayarak, pilot proje araştırma sonuçları doğrultusunda anonim iş başvurularıyla ayrımcılığın önlenebileceğini belirtmektedir (Kommission beantwortet Fragen zur Gleichbehandlung im Arbeitsumfeld im Plenum). Ayrıca ilk iş görüşmesinin ardından diğer aşamalarda da ayrımcılığın devam etmemesi için; kadınların iş piyasasında sayılarını artırmaya yönelik hazırlanan ve 2016’da yürürlüğe girecek olan yasa tasarısında olduğu gibi kota uygulaması ile iş yerlerinde göçmen kökenlilerin nüfusu oranında, yani yaklaşık yüzde 20’lik kota uygulanması ile Türklere iş piyasasında tam anlamıyla fırsat eşitliği sunulabilir.

         

        Almanya’da göçmen kökenliler arasında tüm bu ayrımcılıkların yoğunlukla Türklere uygulanması asimilasyon korkularını beslemektedir. Almanya’nın Türk kökenli göçmenlere yönelik entegrasyon politikalarında başarıya ulaşmak için ciddi değişiklikler yapması gerektiği anlaşılmaktadır.

         

        Sonuç ve Öneriler

        Geçmişte çok iyi uyum sağladılar diye bahsedilen Türkler hakkında günümüzde haksız değerlendirmeler yapılmaktadır. Alman Hükümetleri 30 yılı aşkın süredir Türklerle ilgili asimilasyoncu politikalar üretmekle entegrasyon politikalarını geliştirmekte hayli geç kalmışlardır.

         

        Göçmenlerin yaşadığı toplumlarda iki çözüm yolu vardır; ilki farklı kültürlerin etkileşim içinde bir arada yaşamaları yani entegrasyon, ikincisi ise asimilasyon yani azınlık kültürünün çoğunluk kültürü içinde eritilmesi ve yok edilmesidir. Almanya bu çözüm yollarından ikincisini uygulamaktadır (Akgül ve Sezal, 2002, s. 23).

         

        Almanların entegrasyon kavramından anladıkları, göçmenlerin geldikleri ülke ile ilgili düşünsel, duygusal, kültürel aidiyetlerini olabildiği kadar unutmaları, ana dillerinde eğitim görmeyip, aralarındaki iletişimin Alman dili ile yapılmasıyla, Almanya’nın ve Almanlığın uyumlu unsurlarına dönüşmesidir. (Özbek. 2011. s. 45). Bu yanlışla yapılan politikaların sonucu, Almanya’nın entegrasyondaki başarısızlığını 10. Yabancılar Raporu belgeliyor. Almanya’da 2012 yılı verilerine göre toplam nüfusun %20’sini oluşturan 16,3 milyon göçmen kökenli nüfusun en büyük grubunu % 18,3 ile yaklaşık olarak 2,998 milyon nüfus ile Türklerin oluşturduğu kaydedildi (Die Beauftragte der Bundesregierung für Migration, Flüchtlinge und Integration, 2014, s. 30). Almanya’nın artık bir göçmen ülkesi olduğu ve en büyük göçmen nüfusunu da Türklerin teşkil ettiğini göz önünde bulundurursak, Türklerin uyum konusundaki gayreti kadar Almanların da önyargılarını bir kenara bırakıp onları kabullenmesi ve kendi içlerine dâhil etmek için çaba sarf etmesi gerekir.

         

        Türklerin Almanya’ya entegrasyonunda başarılı sonuçlar elde etmek için öncelikle asimilasyoncu politikalardan vazgeçilip, çocuklarımızın Türk kimliği ve kültürünün devamlılığını sağlayacak çok dilliliğin tüm eyaletlerde desteklenmesi gerekir. Birsen Şahin’in araştırma sonuçları birinci kuşaktan üçüncü kuşağa gidildikçe Türk kimliği ve kültürünü benimseme düzeyinin düştüğünü ortaya koymaktadır. Ayrıca üçüncü ve dördüncü nesil gençlerimizin Almanca bilgileri Türkçe bilgilerinden daha iyi durumda olduğu biliniyor. Diğer yandan farklı nesillerde Türklerin Almancayı ‘iyi ile pekiyi’ düzeylerinde konuşma oranları göç geçmişlerine göre (Migrationshintergrund: Kendisi göçmen olan veya Almanya’da doğmuş olup en az bir ebeveyni göçmen olanlarda) %72 ile (Migrantennachkommen: Almanya’da doğmuş olup 16-45 yaşları arasında olanlar veya 7 yaşından önce Almanya’ya göç etmiş olup orada okuyanlarda) %97 düzeylerinde olduğu açıklanmaktadır (Tucci, 2013, s. 204). Bu bilgileri de göz önünde bulundurarak çocuklara ve gençlere Türk dilini, Alman diline ek olarak, kreşlerden başlamak üzere, eğitim hayatları boyunca zorunlu ders olarak verilmesi için her iki ülke yetkililerin ortak çalışmaları sonucu gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

         

        Seçici ve eleyici Alman eğitim sisteminin, Türk çocuklarına karşı adaletli ve eşit işlemesi sonucu ancak eğitimde fırsat eşitliği sunulabilir. Mevcut durumda Alman öğretmenlerin, muhtemel ön yargılarından ötürü, Türk çocukları başarısız öğrencilerin gittiği okullara yönlendirilmektedir. Türklerin eğitim düzeyinde en başarısızlar grubunda yer almasının önüne, ancak Alman eğitim sisteminde köklü değişiklikler yapılarak ve öğretmenlerin bilinçlendirmesi ile geçilebilir.

         

        Göç, Mülteciler ve Uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz, ekim ayında açıklanan 10. Yabancılar Raporunda ilk hedeflerinin ülkelerindeki çocukların ve gençlerin eğitim alanındaki potansiyellerini yükseltmek ve ilerletmek olduğunu açıklıyor. Gelecekte meslek eğitimi almamış hiçbir gencin kalmaması için ulusal çalışma yapılması gerektiğini vurgulayan Özoğuz, eğitim konusunun 2014 yılında kendi çalışmalarının ağırlık merkezi olacağını belirtiyor. Konunun önemine değinen bakan 1 Aralık 2014’de yapılan 7. Entegrasyon Zirvesi’nin konusunu da ‘Eğitim’ olarak önerdiğini ve bunun sevindirici bir şekilde kabul edildiğini açıkladı.  Hedeflerinin arasında eğitim alanındaki tüm ayırımcılıklarla mücadele etmek olduğunu vurgulayan Özoğuz, gençlerin tamamında özellikle de ailesinde göç hikâyesi olan gençlerin eğitime katılımlarını artırmak ve adil şansların sunulabileceği seçme usullerini uygulayacak bireylere ihtiyaç duyulduğunu, belirtti (Die Beauftragte der Bundesregierung für Migration, Flüchtlinge und Integration, 2014, s. 18-19). Eğitim alanındaki ayrımcılığın önüne geçilmesi ile Türk kökenli gençlerimiz başarılı olabilecekleri iyi birer eğitim alarak, Almanya’nın gelecekte ciddi boyutlara ulaşacak nitelikli eleman açığını kapatmak konusunda faydalı bireyler olarak iş hayatına hazırlanacaklardır.

         

        İyi dil bilmek ve nitelikli eğitim almak iş hayatında başarılı olmak için yeterli değildir. Toplam nüfusun yüzde yirmisini oluşturan göçmen kökenlilerin arasında en büyük çoğunluğunu oluşturan Türk kökenlilerin, iş piyasasındaki fırsat eşitsizliğinin önüne geçmek için de bir dizi önlem alınması gerekmektedir. Türklerin iş piyasasında ayrımcılığa maruz kalmaması için anonim iş başvuruları ile ilk mülakata çağırılma oranı yükseltilirken, kota uygulaması ile de mülakatlarda haksız elemelerin önüne geçilebilecektir.

         

        Diğer yandan Avrupa Adalet Divanı’nın kararı doğrultusunda aile birleşimi için aranan dil şartının bir an önce kaldırılması ile bir diğer ayırımcı politikanın önüne geçilmelidir.

         

        Son olarak da vatandaşlık yasasında gerekli düzenlemelere gidilerek, hiç bir ayırım yapılmaksızın, isteyen tüm Türk vatandaşlarına çifte vatandaşlık hakkının verilmesi ile Türk kimliğinden kopma endişesi olmadan her iki kimliği birlikte yaşayacakları imkânlar sunulmalıdır.

         

        * Yüksek Kimya Mühendisi, melahattoraman@gmail.com

        Akgül, D. A. ve Sezal, S. R. (2002). Almanya’nın Asimilasyonist Politikaları ve Entegrasyon Anlayışı. Stratejik Analiz. 3(28), 5-24.

        Aile Birleşimi. (t. y.). 11 Kasım 2014 tarihinde Goethe Institut Web sitesinden erişildi: http://www.goethe.de/ins/tr/tr/ank/lrn/ehe.html

        Coşkun, Ö. (2014, 8 Temmuz). ‘Yeni çifte vatandaşlık yasası ayrımcı’. Deutsche Welle. 15 Temmuz 2014 tarihinde  http://www.dw.de/yeni-çifte-vatandaşlık-yasası-ayrımcı/a-17767963 adresinden erişildi.

        Çelik, L. (2012). Ellinci Yılında Göçtürklerin Türkiye ve Almanya Açısından Önemi. Tarihin Peşinde, 15 Şubat 2014 tarihinde http://www.tarihinpesinde.com/sayi7/pdf/10.pdf adresinden erişildi.

        Die Beauftragte der Bundesregierungfür Migration, Flüchtlinge und Integration. (2014, Ekim). 10. Bericht der Beauftragten der Bundesregierung für Migration, Flüchtlinge und Integration über die Lage der Ausländerinnen und Ausländer in Deutschland http://www.bundesregierung.de/Content/DE/_Anlagen/IB/2014-10-29-Lagebericht-lang.pdf?__blob=publicationFile&v=3

        “Die Türken kommen – rette sich, wer kann”. (1973, 30 Temmuz). Spiegel, 27(31), 24-34.

        Erdoğan, M. M. (2012, Ocak). 50 Yıl 50 Karikatür: Alman Karikatüristlerin Gözüyle Türkler. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO).

        Erdoğan, M. M. (2013, Mart-Nisan). Euro-Turks-Barometre 2013. 10 Ekim 2014 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO) Web sayfasından erişildi: http://www.hugo.hacettepe.edu.tr/ETB_rapor.pdf

        Gomolla, M. veRadtke.F. O. (2009). Instiutionelle Diskriminierung: Die Herstellung ethnischer Differenz in der Schule. (3. bs.). Wiesbaden: VS Verlag für Sozialwissenschaften.

        Hecking,C. (1 Ağustos 2013). Britische Geheimprotokolle: Kohl wollte offenbar jeden zweiten Türken loswerden. Spiegel Online. 20 Ağustos 2013 tarihinde http://www.spiegel.de/politik/deutschland/kohl-wollte-jeden-zweiten-tuerken-in-deutschland-loswerden-a-914318.html adresinden erişildi.

        Keskin, H. (2011). Göçün 50. Yılında Türklerin Gölgesinde Almanya (Y. Pazarkaya, Çev.). İstanbul: Doğan Kitap. (Orijinali 2009’da yayımlanmıştır).

        Kızılocak, G. (2007, Kasım). Almanya’daki Türkler ve Türkiye’deki Almanlar – Göçün Sebepleri ve Uyum Sorunları. Göç ve Entegrasyon – Almanya ve Türkiye’de Azınlık – Çoğunluk İlişkileri içinde (s. 57-79). Ankara: Konrad Adenauer Stiftung,

        Kommission beantwortet Fragen zur Gleichbehandlung im Arbeitsumfeld im Plenum. (2014, 25 Kasım). 25 Kasım 2014 tarihinde Europäisches Parlament Web sitesinden erişildi: http://www.europarl.europa.eu/news/de/news-room/content/20141120STO79701/html/Kommission-beantwortet-Fragen-zur-Gleichbehandlung-im-Arbeitsumfeld-im-Plenum

        Königseder, A. ve Schulze, B. (2011, 25 Ekim). Türkische Minderheit in Deutschland: Geschichtlicher Rückblick. 10 Şubat 2014 tarihinde Bundeszentrale für Politische Bildung Web sitesinden erişildi: www.bpb.de/geschichte/deutsche-geschichte/anwerbeabkommen/43259/tuerkische-minderheit

        Luft, S. (2011, 14 Ekim). Skandal und Konflikt: Deutsch-türkische Themen. 10 Şubat 2014 tarihinde Bundeszentrale für Politische Bildung Web sitesinden erişildi: http://www.bpb.de/geschichte/deutsche-geschichte/anwerbeabkommen/43223/skandal-und-konflikt

        Otto Schily zum Zuwanderungs- und Integrationsgesetz. (t. y.). 05 Kasım 2014 tarihinde Bundesministerium des Innern Web sitesinden erişildi: http://www.bmi.bund.de/SharedDocs/Interviews/Archiv/DE/2002/06/Otto_Schily_zum_Zuwanderungs-_und_Id_86151_de.html

        Özbek, H. (2011, Ocak). Entegrasyonun Politik Modelinden Sportif Modeline. Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk, 13 (148), 45-46.

        Pilotprojekt “Anonymisierte Bewerbungsverfahren”. (t.y.) 25 Kasım 2014 tarihinde Antidiskriminierungsstelle des Bundes Web sitesinden erişildi: http://www.antidiskriminierungsstelle.de/SharedDocs/Aktuelles/DE/2012/Abschlussbericht-anonymisierte-bewerbungsverfahren-20120417.html

        Seyyar, A. (1999, 20 Nisan). Çifte Vatandaşlık Hakkının Yerine Asimilasyon. Dünya Gazetesi, s.13.

        Şahin, B. (2008). Almanya’daki Türk Göçmenlerin Sosyal Entegrasyonunun Kuşaklararası Karşılaştırması: Kimlik ve Ait Hissetme. Türkiyat Araştırmaları (Hacettepe Üniversitesi), 5 (8), 227-251. 15 Şubat 2014 tarihinde http://www.turkiyat.hacettepe.edu.tr/dergi/8Sayi.pdf adresinden erişildi.

        Şahin, B. (2010). Almanya’daki Türk Göçmenlerin Sosyal Entegrasyonunun Kuşaklararası Karşılaştırması. Bilig, 55,103-134.

        Tucci, I. (2013). Datenreport 2013: Ein Sozialbericht für die Bundesrepublik Deutschland. 1 Ekim 2014 tarihinde Statistisches Bundesamt (Destatis) Web sitesinden erişildi: https://www.destatis.de/DE/Publikationen/Datenreport/Downloads/Datenreport2013.pdf?__blob=publicationFile

         

        Woellert, F., Kröhnert, S., Sippel, L. ve Klingholz, R. (2009, Ocak). Ungenutzte Potenziale Zur Lage der Integration in Deutschland. 15 Mart 2014 tarihinde Berlin Institut für Bevölkerung und Entwicklung Web sitesinden erişildi: http://www.berlin-institut.org/fileadmin/user_upload/Zuwanderung/Integration_RZ_online.pdf


Türk Yurdu Şubat 2015
Türk Yurdu Şubat 2015
Şubat 2015 - Yıl 104 - Sayı 330

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele