Kiev’de Altı Gün

Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

        25-30 Haziran 2009 tarihlerinde, Halk Kültürü Araştırma Kurumu ve Taras Şevçenko Milli Devlet Üniversitesi’nce (Kiev-Ukrayna) ortaklaşa düzenlenen “Uluslararası Türkiye-Ukrayna Kültür İlişkileri ve VII. Uluslararası Gagauz Kültürü Sempozyumu”na katılmak üzere 24 Haziran günü saat 08.40’ta THY ile Kiev’e doğru havalandık. Uçak tamamen dolu idi. bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Kiev Bristol Havaalanına inerken şehrin ve Dinyeper nehrinin görünüşü harika idi. Daha şehre inmeden, bana bu güzel bakış açısını sağlayan his ve ifadelerin, Kiev’in 9. yüzyıl ortalarından itibaren yaklaşık 250 yıl Hazarlar, ondan sonra bir o kadar da Altınordu Hanlığı idaresinde yani beş asır Türklerin hâkimiyetinde kalmış olması bilgisinden kaynaklandığını düşünüyorum. Kiev’e iz bırakan bu iki Türk devleti, TC Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 yıldız içinde temsil edilen devletlerden idi. Şehrin Kievan Rusları tarafından mı, yoksa Hazar Türkleri tarafından mı kurulduğu hususu netlik kazanmış değildir. Ama bazı kayıtlarda Kiev adının Dinyeper nehrine izafeten “Kıyı ev”den gelmiş olabileceği yorumları, ilmî olsun veya olmasın, Türkçe olmasından dolayı herhalde benim daha hoşuma gitmiş olmalı. Kiev 3 milyona yakın nüfusuyla Ukrayna’nın başkenti ve en büyük şehri. Ama bunun da ötesinde en önemli özelliği yeşillikler içinde bir şehir olması. Kimileri ona “Avrupa’nın bahçe şehri” diyorlar. Ünlü Alman edebiyatçı Goethe, Kiev’le ilgili şöyle demiş: “İçinde parklar olan şehirler gördüm ama parkın içinde şehri ilk kez görüyorum.” Nitekim, biraz ileride anlatacağımız üzere, yıllar önce söylenen bu söz, bugün dahi geçerliliğini kaybetmiş değildir.
Kiev havaalanına indikten sonra, tahminen 40 km. uzaklıktaki şehir merkezine doğru hareket ediyoruz. Bütün yol boyunca devasa atkestanesi ve ıhlamur ağaçları gölgesi altından geçmek insana huzur veriyor. Atkestanesi ağaçları, şehrin sembolüymüş. Rehberimizin anlattığına göre, Çar Nikola, Kiev’e geldiğinde buralar bataklık olduğundan atkestanesi dikilmesini emretmiş ve gittikçe ıhlamur ağacı ile birlikte çoğalmış. Yeşillikler içinde, ikamet edeceğimiz Üniversite misafirhanesine ulaştık.
25 Haziran saat 14.00’te sempozyum için Taraş Şevçenko Milli Devlet Üniversitesi’ne geldik. Daha üniversitenin içine girer girmez insan kendini; tarihin, kültürün, geleneğin ve bilimin içinde hissediyor. Hiç farkında olmadan böyle bir duygu etrafınızı sarıveriyor. Üniversite 1834’te kurulmuş ve Ukrayna’nın en prestijli üniversitesi olarak biliniyor. Toplam öğrenci sayısının 20.000 civarında olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgileri alınca ve karşımda geleneği olan bir üniversite görünce ister istemez güzel Türkiye’mdeki üniversite anlayışıyla alakalı bazı gelişmeler gözümün önüne geliverdi. Hiç unutmuyorum çok geç değil daha 2000’li yılların başlarında Anadolu’nun ortasındaki bir üniversitenin rektörü, 80.000 mevcutlu üniversitesi hakkında, bilimsel yayın ve ülke ve dünya ligindeki başarı kriterlerini bir tarafa bırakıp, “Türkiye’nin en büyük üniversitesiyiz.” ifadesini sık sık dile getirebiliyordu. Hâlbuki üniversite için büyüklüğün kemiyette değil keyfiyette saklı olduğunu nasıl düşünemiyorduk. “Şişmanlık” ile “büyüklük” nasıl birbirine karıştırılabiliyor idi? Öte yandan, bazı istisnaları olmakla birlikte, acaba kaç üniversitemizde binasıyla, uygulamalarıyla bir gelenek oluşturabilmişizdir, diye düşünürken sempozyumun açılış saati de gelmiş bulunuyordu. Açılışa, Türkiye’nin Kiev Büyükelçisinin de katılması ve Türkiye’nin Ukrayna’daki imajı ve başarılarına temas eden konuşmaları, benim biraz önceki halet-i ruhiyemi az da olsa ferahlattı. Sayın Büyükelçimizin verdiği bilgiye göre, Ukrayna’da başta inşaat sektöründe olmak üzere Türk firmaları, Avrupa’nın diğer gelişmiş ülke firmalarını geride bırakarak büyük başarılara imza atmış ve atmakta idiler. Ülkenin büyük inşaatlarında ve otoyol yapımlarında Türk firmalarının flamalarını görmek bizim için gurur verici çok güzel bir tablo idi.
Sempozyum oturumlarına ertesi gün devam edildi. Benim, “Birinci Dünya Savaşında Rusya’nın Ukrayna ve Diğer Bölgelerindeki Türk Savaş Esirlerine Dair Bazı Tespitler” konulu tebliğimin, sorulan soruların yoğunluğundan ilgi çektiğini düşünüyorum1. Ne zaman bu tebliğ konusu aklıma gelse, I. Dünya Savaşı’ndaki Türk esirleri ve şehitler içimi yaralar, canımı acıtır. Anadolu dışında sayısını bile henüz tam tespit edemediğimiz binlerce vatan evladı; bir kısmı sonradan tespit edilmiş ve korumaya alınmış şehitliklerde ve önemli bir bölümü de henüz nerede nasıl Hakk’a yürüdüğü bilinmeyen ve günümüzde izi dahi olmayan garip mezarlarında bizden ulaşacak duaya muhtaç durumdalar. Sırf Ruslar’a esir düşen 65.000 civarında vatan evladının, ancak 25.000 kadarının I. Dünya Savaşı’nın bitimini takip eden yıllarda peyderpey yurda dönüşünün sağlanabildiği düşünülecek olursa geride kalan 40.000, evet yanlış duymadınız 40.000 civarında Türk esirin akıbetinin maalesef günümüzde dahi henüz bilinmiyor olması, konunun vahametini gözler önüne seriyor. Tabii ki bunların büyük bir kısmı esir kamplarında ve yollarda hayatlarını kaybetmiş olmalılar. 1937 yılına ait Varşova Büyükelçimizin yazışmalarından anladığımıza göre2, günümüzde Ukrayna sınırlarında bulunan Türk şehitlikleri sayısından çok daha fazla şehit mezarları olduğu anlaşılıyor, ama maalesef bugün dahi bunların yerleri henüz bilinmiyor. Ukrayna’da bulunduğumuz sürece, onlara dua göndermekten başka elimizden ne gelirdi ki… Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu coğrafyasında her gittiğimiz yerde, benzer tablo ve duygular içinde bulunmamız, herhâlde, bir cihan devletinin vârisi olmanın ve büyük bir milletin mensubu bulunmanın, kaçınılmaz mesuliyeti olmalıydı…
İki gün süren ve Türk tarih ve kültürü, Türkiye- Ukrayna ilişkileri, Gagavuz Türk kültürü vb. konularında oldukça verimli geçen sempozyum oturumları sonunda, güzel bir değerlendirme programı icra edildi. Takip eden iki günde de yine sempozyum etkinliklerinden olarak Türk kültürüne ait resim ve diğer sanat faaliyetleri sergisi, üniversitenin ilgili mekânlarında devam ediyordu.
Ertesi gün 27 Haziran’da sempozyum üyeleriyle birlikte Kiev’e yakın Pirogova Açık Hava Müzesi’ne gittik. Burası dünyaca ünlü ve Avrupa’nın en büyük açık hava müzelerinden birisiymiş. Adeta, Ukrayna’nın sosyal tarih ve kültür okulu dersek hiç de mübalağa yapmamış oluruz. Bu çok büyük ve geniş komplekste: Ukraynalıların gerçek köy hayatı ve günlük hayatına dair 14. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar uzanan hayatı; orijinal evler, okul, kilise ve yel değirmenleri ve günlük hayata dair etnografik materyallerle sergilenmekteydi. Evlerin içine girince; mutfakta kap-kacaktan, koltuk ve yataklara, hatta el işi nevresimlere kadar, her şeyi orijinal hâlinde görebiliyoruz. Yine: hediyelik eşyaların satıldığı, mekânlar bulunuyor. Geçmiş 4-5 asır içindeki el sanatları ile ilgili dikkat çekici örneklere rastlıyoruz.
Benim nazarımda bütün bu manzara; Avrupalıların “müze”, “sosyal tarih” ve “kimlik” kavramlarına ne kadar önem verdiklerini gösteriyordu. Çünkü benzer tabloları pek çok Avrupa şehrinde görmüştüm. Meselâ; İngiltere’nin York şehri adeta bir açık hava müzesiydi. Yine Belçika’da Vaterloo savaşlarının geçtiği mekân ve panorama savaş müzesi, daha nice örnekler… İşte tarih şuuru, mensubiyet duygusu ve kimlik kazandırmanın vazgeçilmez önemli yollarından biri bu olsa gerek diye düşündüm. Yoksa, yıllardır bizim uygulayageldiğimiz siyasi ve askerî tarih konularının kronolojik sırada ezberlettirilip anlatılması, tarih eğitiminin esas amacını gerçekleştirmeye yeterli olabilmesi mümkün müydü? Tabii ki hayır. Çok fazla gerilere gitmeye gerek kalmadan, cihanşümul bir Türk devleti inşa etmiş olan Osmanlı’yı ve Osmanlı tarihini konu alan temel kitaplara meselâ, Enver Ziya Karal ve benzeri Osmanlı tarihi çalışmalarına lütfen bakalım; siyasi ve askerî tarih konularından başka ne görebiliyoruz? Acaba, Osmanlı’da aile kurumu nasıldı? Köylünün veya şehirlinin bir günü nasıl geçiyordu? Esnafın durumu ve fiyat hareketleri nasıldı? Kadının, çocuğun sosyal hayatta konumu ne idi? Bunlara yeterli cevap bulabiliyor muyuz? Daha yakına gelelim; artık tabii ömrünü tamamlamış bir çınardan yeni bir filiz verme süreci olan Millî Mücadele tarihimize bakalım. Belli başlı inkılap tarihi kitaplarında yaygın ve hâkim olan konular; kongreler, savaşlar, imzalanan antlaşma ve maddeleri. Tabii ki bunlar muhakkak verilmeli ve gereklidir de. Ama, cephe gerisindeki tablo ne idi? Bu millet ve asker ne yedi ne içti? Kıtlık, yokluk, salgın hastalıklar, nüfus ve ekonomik durum, hatta mütareke zenginleri vs. İstiklal Savaşı’nın önemli değişkenlerinden değil midir? Bu konulara, yani sosyal tarih ve kültür tarihi konularına -istisna kabilinden bazı araştırma yayınlarının ötesinde- okul tarih ders kitaplarında ne kadar yer veriyoruz? Mevcut mahiyet ve metotla tarih şuuru kazandırabiliyor muyuz? Bu sorulara, bilimin gerektirdiği şekilde lâyıkıyla cevap verebiliyor veya olması gereken şekilde uygulayabiliyorsak zannediyorum, ancak o zaman “millî kimlik” ve “millî şuur” kavramlarının inşasına hizmet edebileceğimiz açık bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Bizzat yerinde inceleme imkânı bulduğumuz İngiltere Eğitim Bakanlığının okul tarih müfredatına “sosyal tarih” ünitesini koymuş olması, çok anlamlıdır. Bir taraftan bunları düşünür bir taraftan da, Pirogova açık hava müzesinde yel değirmenlerine bakarken vaktin hızla ilerlediğinin henüz farkına varamamış idim. Rehberimizin “Hocam geç kalıyoruz.” sözleriyle adımlarımı çıkış noktasına doğru hızlandırdım.
Beni bir hayli düşünceye sevk eden Pirogova gezisinden sonra, akşam yemeği için Kiev merkezinde bulunan TİKE adlı güzel bir Türk lokantasına gittik. Çok sayıda çalışanı bulunan ve Kiev’de tanınan bu büyük işletmenin sahibi Adanalı bir iş adamı. Kendisi bize, “Tike”nin, Çukurova’da “bir lokma et” anlamına geldiğini söyledi. Şu kadar bin km. ötede, artık işçi değil işveren konumunda Türkleri görmek bizleri gururlandırdı. Aldığımız bilgilere göre, hatırı sayılır işverenlerle birlikte Ukrayna’da 40-50 bin Türk olduğu söylendi.
28 Haziran’da Kiev’i dolaşmaya çıktık. Önce, önemli tarihî mekânlardan biri olarak bilinen Kiliseler bölgesine gittik. Bölge, turist rehberlerinde görülecek yerlerin başında yer alıyor. Bu dev kompleks içinde yer altında ve yer üstünde, 30 kadar kilise var. O kadar büyük bir alan ki, Vatikan’ın iki katı kadar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. UNESCO tarafından da Dünya Kültür Mirası listesine dâhil edilerek, koruma altına alınan bu alan, Ortodoksların Kudüs’ten sonra ikinci önemli dinî mekânı olarak kabul ediliyor. Kiliselerden 6 tanesi yer altında mağaralarda bulunuyor. Bu mağaralarda aynı zamanda, manastır içinde yaşamış azizlerin mezarları var. Oda şeklinde yapılmış mezarlarda cam tabutlar içinde ölmüş azizlerin mumyalanmış naaşları bulunuyor. Ziyaretçi çokluğu dikkatimi çeken bu mekânlara Hristiyan müminler ellerinde mum ile giriyor ve dua ediyorlar. Bayanlar, ister mini etekli isterse de dekolte kıyafetli olsun ama muhakkak başlarını örtüyorlar. Kiliseler bölgesi olarak tanınan bu kompleks, adeta Kiev’in kimliğini vurgular nitelikte. Öte yandan, bu bölgenin dışında da bazı cadde ve parklara önemli din adamlarının devasa heykellerinin özenle yerleştirilmiş olması dikkatimi çekti. Din adamlarıyla birlikte, bilim adamları ve Ukrayna’ya hizmet etmiş kişilerin heykellerinin bulunduğu veya isimlerinin verildiği caddelerin, yukarıda bahsettiğimiz Progova parkı misali “tarih” ve “kimlik” inşa etme yönünde önemli katkı sağladığını düşünüyorum.
Gezerken, her gittiğim yerde hatıra olsun diye, oraya ait bir kültür unsurunu hediyelik alma alışkanlığım bulunduğundan, sempozyuma birlikte katıldığımız aynı fakülteden Resim Bölümü öğretim üyelerinden değerli dostlarım Doç. Mehmet Başbuğ ve Yrd. Doç. Mehmet Büyükçanga ile birlikte bu tür dükkânlara göz atmaya başladık. Hemen her dükkânda, bizim “gürz” de dediğimiz çeşitli ebatlarda ahşap veya metalden yapılmış “topuz”un ön plana çıktığını gördüm. Meğer topuz, Ukrayna’nın hediyelik eşyada sembolü imiş. Güç ve iktidarı temsil ettiği söylendi. Kiev şehrinde hediyelik eşya satılan hemen her yerde, ister istemez bu tablo beni, Türk tarihinin derinliklerine götürdü. 11. ve 12. yüzyıl Gazne saraylarındaki muhafız figürlerinde ilk kez gördüğümüz topuz tasvirlerinden, Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının bizzat kullandıkları topuza ve hatta Osmanlı hükümdarlarının idareleri altında bulundurdukları Kırım hanlarına, Erdel, Eflak, Boğdan beylerine özellikle topuz hediye etmeleri gözümün önüne geldi. Kiev’de aşağı-yukarı 5 asırlık bir Türk hâkimiyetini de hatırlayacak olursak acaba topuz, Ukrayna kültürüne Türklerden mi, geçti diye düşündüm.
O günün akşamı, bazı arkadaşlarla Kiev’in merkezi ve ana meydanı olarak bilinen Hürriyet Meydanı’na geldik. Sanat ve kültür etkinlikleri ile siyasi gösterilerin yapıldığı önemli bir alan; Ukrayna’nın Rusya’dan ayrılış sürecinde önemli gösteri ve protestoların yapıldığı yakın tarihe şahit olmuş bir mekân olarak şöhret kazanmış. Alanın hemen altında, dev bir alışveriş merkezi var. Meydanın orta yerinde, Kiev şehrinin kurucularının heykelleri ile yüksekliği 60 metreyi geçen hürriyet anıtı bulunuyor. Sütun üzerinde yükselen anıtın benzerlerini diğer Avrupa şehirlerinde mesela; Londra’nın ünlü Trafalgar Meydanı’nda, Zagrep Meydanı’nda, Varşova’da görmüştüm. Tabi anıt deyince Kiev’in bazı yerlerinden ve Dinyeper nehrinden görülen devasa 102 metre yüksekliğindeki “Vatan Ana” heykelini Kiev’in sembollerinden olarak belirtmek gerekiyor. “Hürriyet Anıtı” benzerlerini, yine benzer isimlerle Batı kültür dairesinde yer alan ülkelerin pek çoğunda yer alması; her hâlde Orta Çağ Avrupası’nda skolastik anlayış ve baskısına karşı, yıllarca verilen mücadeleler ile kazanılan bireysel hürriyet anlayışının önem ve değerini anlatmak ve vurgulamak ile alâkalı olmalıdır, diye düşünüyorum. Günün ve akşamın yorgunluğunu, kaldığımız otelde iyi bir uyku ile gidermeye çalıştık.
Ertesi gün 29 Haziran’da -bugün Ukrayna’nın Anayasa Bayramı imiş- 3-4 arkadaş ile Kiev’in tarihî ve kültürel dokusunu tanımaya devam ediyoruz. Kiev’in meşhur 8 şeritli 1.2 km. uzunluğundaki Kresçatnik Bulvarı, ünlü mağaza ve alışveriş merkezlerini bir tarafa bırakacak olursak, 18. yüzyıldan günümüze önemli mimari özellikleri gözümüzün önüne seriyor. Bu bulvara açılan diğer caddelerde de Ukrayna tarihine, kültürüne ve sanatına hizmet edenlerin unutulmadığını görüyoruz. Bilim adamı, tarihçi ve Ukrayna milliyetçisi Kruçevşky’den operanın kurucusu Viçenko heykel ve büstlerine varıncaya kadar. Biz, bu ve benzeri dokulara bakarken kendimizi Ayasofya Katedralinin önünde bulduk. Kilisenin giriş kapısındaki levha ve üzerindeki; “Ekümenik Patrik Bartholomeos 2008’de burayı ziyaret etti.” yazısı dikkatimi çekti. Tabii ki bu ifadeler, bakıp da görebilen Türk vatandaşları için olduğu gibi, benim de keyfimi kaçırmış bulunuyordu. Batı’nın ısrarla, Lozan’da İstanbul’daki Ortodoks vatandaşlarımızın din işlerini görmekle sınır ve statüsü belirlenmiş bir Türk kurumunu, ekümenikleştirme çabasının ne anlama geldiğini öncelikle bizlerin anlaması gerekiyordu. Kanunlar karşısında Eyüp Müftülüğü ne ise, Fener Rum Patrikhanesi’nin de yasal konumunun aynı seviyede olduğunu bilmez isek; yakın bir gelecekte, dinen evrensel ve siyaseten de müstakil bir statü, yani İstanbul’da Vatikanvari bir yapıya doğru gidişin ayak seslerini duyduğumuzda iş işten geçmiş olabilir. Kilise kapısı önündeki levhanın bizi sevk ettiği bu düşünceler içindeyken, diğer arkadaşlarımızın yakındaki ressamlar caddesine doğru uzaklaştığını fark ettim. Bakü ve Bişkek’te de benzerlerini gördüğümüz sırf ressamların ve resimlerinin yoğunlaştığı Andreyovsk yokuşuna hızla ilerleyerek, o güzel sanat eseri resimlere bakarak, biraz önce tarihin haklı olarak beni sevk ettiği endişeli halet-i ruhiyeden kurtulmaya çalıştım. Değerli ressam dostum Mehmet Başbuğ Bey’in tavsiyeleri doğrultusunda bir tablo satın aldım.
Sempozyum sosyal programı çerçevesinde, öğleden sonra Dinyeper nehri üzerinde vapur gezisi yer alıyordu. Serbest gezide bulunan diğer arkadaşları da bekletmemek için vapur iskelesine yöneldik. Sempozyum üyeleriyle de burada buluştuktan sonra, vapura binmek üzere kuyruğa girmeye niyetlendik. Ama ne fayda, özellikle Ukraynalılarda sıraya girmek gibi bir alışkanlığın olmadığını veya daha geniş anlamıyla medeniyet kavramı içinde mütalâa edilebilecek bazı kuralların henüz gelişmemiş olduğunu gördük. Adeta bu tespitimizi doğrularcasına, geziye katılmak için alışverişten dönen bir hanım sempozyum üyesini telaşlı ve heyecanlı bir şekilde görüp, çantasını çaldırmış olduğunu duymamız, vapur gezisi keyfimize ister istemez gölge düşürdü. Biz yine de güzellikleri görmeye gayret ettik. Vapur’dan şehrin görüntüsü bir kartpostal gibiydi. “Ukraynalı” kimliğini ısrarla inşa etme vurgusu taşıyan, heykeller ve kiliseler, ormanlık ve yeşilliğin hâkim olduğu panoramanın ön planını işgal ediyordu. Nehirden net ve sıklıkla görünen katedral ve kiliselerin altın renkli çatı ve kubbeleri, Kiev’e “park içinde şehir” unvanının yanı sıra, “altın kubbeli şehir” yakıştırmasını da katıyor idi.
Vapurda seyir hâlinde iken, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Ukrayna’da da nehirlerin iktisadî ve sosyal hayatta çok önemli yerinin bulunduğunu anlamamak imkânsız gözüküyor. Özellikle taşımacılıkta, nehirler fevkalâde verimli kullanılıyor. Güzel Anadolu’mda acaba bizler yeterince nehirlerimizden, sularımızdan istifade edebiliyor muyuz, sorusu aklıma geldi. Dinyeper nehri oldukça temiz görünüyor. Kendimizi neredeyse İstanbul boğazında hissediyoruz. Muhtemelen, sonradan nehir kıyısına taşınan kumlarla oluşturulan sahilden, denize girer gibi, nehre giren ve güneşlenen insanları görmek, bana Anadolu’mun sahillerinin kıymetini bir kat daha hatırlatıyordu.
Bu tür ifadeler ve bakış açısı, altı günlük Kiev programımızın sonunda herhâlde benim Türkiye’mi özlediğimin bir işaretiydi galiba. Bu heyecan ve duygu içinde Kiev’de yaşadığımız güzel günlerin yoğunluğu ve yorgunluğunu alan bir uykunun ardından 30 Haziran günü Türkiye’ye dönmek üzere havaalanına doğru hareket ettik.


Türk Yurdu Haziran 2015
Türk Yurdu Haziran 2015
Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele