Aytmatov’dan Sinemaya

Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

        Sovyetler Birliği’nde en az şart koşularak desteklenen saha sanattı. Bunların başında da kitlelere en iyi ulaşma yolu özelliğini hâlen koruyan sinema yer alıyordu. Temel propaganda aracı olarak kullanılan sanat sahaları, bir anlamda rejimin açıklarını kapatan bir işleyişe sahipti.

        
Cengiz Aytmatov’un eserleri, yazıldıkları tarihten çok kısa bir süre sonra beyazperde tabir edilen büyülü ekran ile buluşmaya başladı. Sinema, bilinen kendi büyüsü yanında insanları bir düşünceye ikna etme aracı olarak da kullanılıyordu. Bu çerçevede, Aytmatov’un eserleri, başlangıçta Sovyetler Birliği’nin merkezden uzak alanlarına yönelik çalışmalar olarak tasarlandı, ardından da bütün coğrafyaya ve hatta dünyanın Sovyet sistemi yörüngesinde yer alan coğrafyasına ulaştı.

        
Aytmatov, rejime ciddi eleştirileri olan bir yazardı ama bunu sistem içinde yapıyordu. Bu durum yazarı, yazarken çevreyi kollayan, ön görülü bir yazar hâline getirdi. Yaşadığı, başlangıçta çok iyi şartlarda, ardından da çok zor şartlarda geçirdiği çocukluk yılları onu sanata, edebiyata ve sinemaya yönlendirdi.

        
İki dilli bir yazar olarak sınıflandırabileceğimiz Aytmatov, dünyada benzeri örneklerde de görüldüğü gibi, ikinci dili olan Rusçaya kendi ana dilinin unsurlarını, kıvraklığını, betimleme gücünü ve motiflerini taşıdı. Bu durum, yazarın daha erken tanınmasını, gücünün ve etkisinin artmasını sağladı. Hayatı bir sosyolog, psikolog ve pedagog tavrıyla algılayan yazar, gördüğü erken ilgi yanında eleştiri oklarıyla da erken tanıştı.

        
Eserlerinin gördüğü ilgi, her geçen gün popülerliği ve sistem tarafından kullanılırlığı artan sinema sahasının da dikkatini çekti. Başlangıçta, merkeze bağlı sinemacılık anlayışı teklemeye başlayınca birliğe bağlı cumhuriyetlerin de merkez destekli sinemaları kurulmaya başlandı. Muadilleriyle aynı koşul ve imkânlara sahip Kırgızfilm Stüdyoları, en küçüklerden biri olmasına rağmen kısa sürede dikkat çekmeye başladı.

        
Aytmatov’un eserleri önceleri, sadece merkeze bağlı yönetmenler tarafından sinemaya aktarıldı. Ama bu durum, Kırgız sinemasına ve yazara bir olumsuzluk olarak yansımadı. Oluşum sürecindeki yerel sektör, yüksek düzey yönetmen, oyuncu ve imkânlarla en başından tanışma fırsatını buldu ve yerli yönetmen, oyuncu, senarist ve teknik kadroların yetişip gelişmesine büyük katkı sağladı.

        
Eserlerinde sinemacı duyuşunu hissettiren yazarın eserlerinin hazır birer senaryo gibi algılanması, bir bakıma yazarın eserlerinin sinemaya uyarlanan versiyonlarının vasat veya vasatın hemen üzerinde çalışmalar olmasına sebep oldu. Aytmatov’un en baştan beri gerçekten çok güçlü olan eserleri, sinemaya aktarıldıklarında normal, sıradan ama seyredilebilir çalışmalar hâline geldi.

        
Bu noktada, eserlerinin senaryolaştırma sürecine de kısmen katılan yazara, yönetmene, senariste ve oyuncu kadrosuna söylenebilecek fazla bir söz yoktur. Burada unutulmaması gereken, yazarın zihnindeki dünyayı kaleminin ucuna geldiği şekliyle yazması ile bir senaryo veya uyarlamanın sinemaya aktarılmasının asla aynı şey olmadığıdır. Gerçekten de dünyadaki örneklere bakıldığında bu durumun hemen hemen bütün yazarlar için söz konusu olduğu görülür. Hollywood uyarlamaları, aslında aynı durumdadır ama eserlerin çoğuyla önce sinema vasıtasıyla tanışılmış olmasından dolayı böyle görülmemekte ve değerlendirilmemektedir. Son dönemlerde ise eserler özellikle siparişle ve önce kitaptan para kazanma, ardından sinemadan ve reklam promosyonlarından para kazanma şeklinde üç aşamalı hâle getirildiğinden farklı bir yola girilmiş durumdadır.

        
Aytmatov’un eserlerinin kurgusu çok güçlüdür. En küçük hacimli ilk eserlerinden büyük hacimli son dönem eserlerine kadar bunu söylemek mümkündür. Yazarın, ideolojilerin üzerine insanı oturtmuş olmasının, geleneksel tavrını korurken dünyadaki gelişmeleri takip ediyor olmasının bu anlamda büyük katkısının olduğu söylenebilir.

        
Bir ideoloji içinde ve ideolojinin ileri gelenlerinden bir olma sıfatına sahip olup kendi düşünce ve dünyasını usulünce aktaran yazar, bu tavrı sayesinde, “her devrin adamı” olmadan her dönemde başarılı eserler verebilmiş, bilinirliğini korumuştur.

        
Yazara ilişkin yapılan bazı sınıflamalar, kişilerin kendilerine aittir ve yazarı gerçek anlamda sözü geçen sınıflamaların içine sokmaya yeterli değildir. Yediden yetmişe herkesin ulaşabildiği, yediden yetmişe herkese ulaşabilen yazar, sanat ile ideolojiyi birbirinin yerine koymadan aynı potada tutmayı başarmıştır. Bunu da açık bir şekilde, “her şeyden önce insan” düsturundan hiç vazgeçmemiş olmasına borçludur.

        
Sinema ve edebiyat, iki vazgeçilmez sanat alanı olmakla birlikte pek çok konuda birbirinin düşmanı ve aynı zamanda vazgeçilmez unsuru durumundadır. Birbirlerini besledikleri bilinmektedir. Sinema, “yedinci sanat” olarak anılır ama aslında, “yedi sanat” barındırır içinde. Edebiyattan en temel farkı, yazarının kalemiyle kâğıda aktardıklarının binlerce unsur eklenerek görsel hâle getiriliyor olmasıdır.

        
Karşılaştırılamayacak kadar birbirine uzak, bir o kadar da birbirine yakın bu iki sahanın uyarlamalar vesilesiyle bir araya gelmesi, pek çok örnekte görüldüğü üzere başarı hikâyesi hâline gelmemiştir. Öz ve basit şekliyle, yazarın kalemiyle yaptığını, benzer bir şekilde yönetmenin yapması mümkün değildir.1

        
Yazar, yağmurlu bir havada güneşli havayı anlatabilir, yazarın kahramanının sağlığı yerindedir ama yönetmenin oyuncusunun başı ağrıyor olabilir. Meteorolojiye göre hava açıktır ama yönetmenin üstünde dolaşan kara bulutlar hiç de öyle söylememektedir. Yazar, gecesini rahatça yazabilirken yönetmenin jeneratörü bozulmuştur ve en çok geceyi anlatırken ışığa ihtiyacı olduğunu yapımcı dâhil hiç kimseye anlatamamaktadır. Ve bunlara eklenebilecek binlerce örnek daha bu iki sahayı kesin çizgilerle birbirinden ayırmaktadır.

        
Senaryo, her ne hikmetse, edebiyat ile sinema arasında bir yerde konumlandırılır ve neredeyse sanat sıfatı kazandırılmaya çalışılır. Senaryo, asla sanat değildir. Bir edebiyat ürününün veya bir konunun film diline tercümesine yardımcı olan yazılı bir belgeden ibarettir. Bunun yanında sinemanın olmazsa olmasıdır senaryo. O yoksa, yetersizse veya eksikse yapılabilecek bir şey yoktur. Senarist, edebiyatı çok iyi bilen ama ondan uzak durması gereken kişidir. Sinemayı bilir ama yönetmene mesafelidir. Netice olarak senaryo, iki arada bir derede kalmış, kimseye yaranamayan bir ara daldır.

        
Yönetmen ve yazar birbirinin muadili görünmekle birlikte asla aynı yerde değillerdir. Yönetmen, yeni bir eser ortaya koymaktadır. Set işçisinden ışıkçıya, kaprisli oyuncudan geç kalan aktöre, yağmura, ters esen rüzgâra ve ters ışığa savaş açmak durumdadır. Bunlara ek olarak bir uyarlama eseri sinemaya aktarıyorsa saldırgan bir okuyucu kitlesi, eserinin mahvedileceğini düşünen ve burnundan kıl aldırmayan bir yazar ve her şeyi para zanneden bir yapımcıyla uğraşmak durumundadır.

        
Yazarın bir satırda anlattığı sahne, senaristin anlayışı ve yönetmenin yorumuyla filmde iki dakikalık bir yer kaplayabilir ve çekimi bir hafta sürebilir; o da işler yolunda giderse. Ya da tam tersi, yazarın sayfalarca anlattığı bir bölüm sinema perdesinde sadece ve sadece bir saniyelik bir görüntü olabilir.

        
Bilinmesi gereken, filmin yeni bir eser olduğu, uyarlanmış olsa da bir başka sanat alanında ve bir başka sanatçının elinde yoğrulduğudur. Beklenti esere dayalı ise sonuç her zaman hayal kırıklığıdır. Beklenti, filme dayalı ise o da başta senarist ve yönetmen olmak üzere birbirini tamamlayan pek çok unsura bağlıdır.

        
Uyarlamalarda, senaristin ne derece esere bağlı kaldığı, yönetmenin sanat anlayışının yazarınkiyle ne kadar uyuştuğu veya uyuşmadığı, filme yatırılan paranın büyüklüğü ve yetersizliği yanında bir de ideoloji ile uğraşılıyorsa ortaya bir eser çıkabilir ama bu kesinlikle beklenen eser olmayacaktır. Bir başka eser olduğu ise ayrıca tartışılacaktır.

        
Aytmatov’un eserlerinin sinemaya uyarlanmasında da karşılaşılan durum, bunlardan farklı değildir. Eserleri sinemayla çok erken tanışan yazar, pek çok filmine de senaryo ve imkânlar açısından destek olmuş; çok sayıda sinemacının yetişmesine vesile olmuş; bir dönem Kırgızfilm Stüdyolarında da görev almıştır.

        
Aytmatov’un eserleriyle ilgili pek çok akademik çalışma yapılmakta2, tezler yazılmaktadır3. Yazarın eserlerinden uyarlanan filmler hakkındaki kaynaklara önceleri ulaşmak çok zordu ama günümüz şartlarında bu bilgilere daha kolay ulaşılabilmektedir4. Yazarın eserlerinden uyarlanan filmler üzerine ilk akademik çalışma, “Selvi Boylum Al Yazmalım’ın Roman, Senaryo ve Film Olarak Mukayesesi-1990” adını taşımaktadır5. Yazarın diğer filmlerini ele alan bir doktora tezi de “Cengiz Aytmatov’un eserleri ve Eserlerinden Sinemaya Uyarlanan Filmler Üzerine Bir İnceleme 1994” adını taşımaktadır6.

        
Aytmatov’un eserlerini sinemaya aktaran yönetmenler; Aleksei Sakharov (Dağ Geçidi- senaryo C. Aytmatov -1961), Sergei Urusevski (Gülsarı-1969), Irina Poplavskaya (Cemile 1969, Selvi Boylum 1972), Gennadi Bazarov (Toprak Ana-1968), Larissa Shepiko (Deve Gözü-1963), Andrej Konchalovsky (İlk Öğretmen 1966), Hocakulu Narliyev (Mankurt 1988), Monica Teuber (Cemile 1994), Marie Poncheville (Cemile 2008), Karen Gevorkyan (Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek-1990 ), Ardak Amirkulov (Gülsarı-2008), Bakıt Karagulov (Buranlı- Gün Uzar Yüzyıl Olur 1990, Yüzyüze’den esinlenerek Göçmen Kuşun Ağıtı), Atıf Yılmaz (Selvi Boylum Al Yazmalım 1977), Tolomuş Okeyev, (Kızıl Elma-1965), Polatbek Şemsiyev (Beyaz Gemi 1975, Erken Gelen Turnalar 1975, Fujiyama 1988).

        
Burada sıralanan eserlerin yanı sıra pek bilinmeyen, sadece esinlenen çalışmaların da olduğunu belirtmek gerekiyor. Eserlerin tarihleriyle ilgili de pek çok tutarsızlık var. Kaynakların kaynağından tutarlı bilgiler alınamadığı için pek çok yanlış, tekrarlanmaya devam ediliyor.

        
Yazarın sinemaya uyarlanan eserleri dışında neredeyse bütün eserleri tiyatroya, radyo oyununa uyarlandı. Opera, bale, kukla gösterisi vs. sayıldığında binden fazla farklı şekilde uyarlama yapıldığını söylemek mümkün.

        
Deve Gözü adlı eserinden uyarlanan, Larissa Shepitko’nun yönettiği ilk önemli film, 1963 yapımı filmdir. Filmin senaryosunu, Larissa Shepitko ve Cemile’nin yönetmeni Irina Poplavskaya birlikte yazdılar. Yine filmin ses çalışmalarını ünlü yönetmen Tolomuş Okeyev yaptı.

        
Andrej M. Konchalovski’nin İlk Öğretmen adlı çalışması, kendi döneminde hayli yankı bulan bir filmdi ve belki Aytmatov’dan uyarlanan filmler arasında ilk yönetmen sineması örneğiydi. Irina Poplaskaya’nın Cemile’si, Natali Arrinbasarova’nın başrolünü oynadığı dönem içinde tanınan bir filmdi. Cemile, daha sonra Monica Teuber ve Marie Panchoville tarafından da uyarlandı.

        
Sergei Urussevski’nin Gülsarı’sı bir lirik sinema örneğiydi ve müzikleriyle de tanınan bir filmdi. Gennadi Bazarov’un Toprak Ana’sı, bildiğimiz Toprak Ana tadını vermekten uzak bir yapımdı. Karen Gevorkyan’ın Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek uyarlaması (Senaryosunu Tolomuş Okeyev yazdı) dağılma sürecinin ardından yapılan ilk film örneklerinden biriydi.

        
Hocakulu Narliyev’in Türkiye-Türkmenistan ortak yapımı filmi Mankurt, ortalama bir filmdi. Başrolünü Tarık Tarcan ve Narliyev’in eşi Maya Aymedova’nın oynadığı film, dönem şartlarında belli bir başarı kazandı.

        
Ardak Amirkulov’un Gülsarı çalışması, modern bir uyarlamaydı. İyi çalışılmış bir film olan Gülsarı, büyük ilgi gördü. Film, Türkiye’de de festivaller ve TV sayesinde belli bir seyirci kitlesine ulaştı.

        
Atıf Yılmaz’ın pekiyi bilinen Selvi Boylum Al Yazmalım adlı çalışması ise özellikle Türkiye’de herkes tarafından bilinen bir çalışma. Yönetmenin sinemasında önemli bir yeri olan film, Türk sinemasında “Star sistemi”nin dağılmasına da ön ayak olmuş bir yapımdır.

        
Selvi Boylum Al Yazmalım, tam anlamıyla serbest bir uyarlamadır ve insanlar bu filmi Cengiz Aytmatov’u bilmeden sevmişlerdir. Dolayısıyla, bu film diğer bütün filmlerden ayrı bir konum ve öneme sahiptir.

        
Sonuç olarak Aytmatov’un eserleri hemen hemen her uyarlamanın başına gelebilecek süreçleri yaşamış, yazarın ünü ve eserlerin erişilmez gücü dolayısıyla yapılan filmler, “orta karar” filmler durumunda kalmışlardır.

         

        ------------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        1 www.aytmatov.org/tr/edebiyattan-sinemaya (21.05.2015)
2 www.aytmatov.org/tr (21.05.2015)
3 www.aytmatov.org/tr/cengiz-aytmatov-yok-dokumantasyon-merkeziakademik-calismalartezler (21.02.2015)
4 www.aytmatov.org/tr/kirgiz-sinemasi (21.05.2015)
5 www.aytmatov.org/tr/mustafa-cetin-yuksek-lisans-tezi (21.05.2015)
6 www.aytmatov.org/tr/mustafa-cetin-doktora-tezi (21.05.2015)


Türk Yurdu Haziran 2015
Türk Yurdu Haziran 2015
Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele