TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN, CUMHURİYET’İN 100. YILINA HAZIRLANMA PROGRAMI

Kasım 2006 - Yıl 95 - Sayı 231

 

Türk Milliyetçiliği’ni Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıkan Avrupa eksenli “nationalism”den ayıran; a)insan, b)zaman, c)medeniyet bakımından derin farklılıkları vardır. Bu farklılıklar o kadar derindir ki, modernizm sürecinde handiyse bütün toplumları ilgilendiren temel bileşkeler ve ayraçlar ne kadar birçok batılı düşünce sistemini bazı belirgin “diyalektik” çözümlemelerde buluştursa da, sosyolojinin kimi ortak paydaları bütün dünyaya şamil çıkarsamalara götürse de matematik, fizik ve kimya formülleri kadar net ve kesin farklılıkları muhtevidir. Gerçi bunlar, bu formüller gibi kitabîleştirilmemişlerdir ama onlardan daha doğru ve somut gerçekliktir.

Orhun Kitabeleri’nde geçen “bütün Türkleri topladım; az milleti çok kıldım” hitabı Batı’da herhangi bir toplumun milliyetçilik geçmişinde bulunmayan bir idraki ve millet verisini ortaya koymaktadır. Bu kitabeden bu yana milliyetçiliğimizin tarihinde temel gösterge olan “az milleti çok kıldım” düsturunca devrî olarak birçok baskın unsur etrafında değişken “büyük birlik” stratejileri ve ortak tarih, ortak coğrafya, ortak medeniyet inşaasında farklı üsluplar geliştirilmiştir.

 

Türk milletinin neredeyse temel hasletlerinden olan büyük empati, özümseme, adaptasyon ve zamanı ilaç addeden müthiş tevekkül kabiliyeti içine girdiği kültür ve medeniyet dairesini içselleştirme projesi, uzun vadede milliyet unsurlarının birkaçını birden her geçen dönemde müessir kılmağa yetmiştir. İçine girilen veya hamledilen medeniyet dairesi ana unsurları itibariyle köklü bir düşmanlık sergilememişse milletin onda kavi ya da sadık durmaması diye bir şey düşünülmemiştir. Gerek Çin, gerekse Hind daireleri bu bakımdan iyi imtihan vermemişler ve bu iki köklü kültür coğrafyası veya medeniyet dairesi Türklerin onları kanatlandırması ihtimalinden ne yazık ki nasiplenmemişlerdir. İslâm medeniyet dairesi bu bakımdan gerçekten de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük saadet halkalarından birini Türklerin asker ve halife vetirelerinden geçerek insanlığa bahşetmiştir. Türkler başta Halife’nin askeri olarak vazifeye atılmışlar, köle veya asker olarak girdikleri dairenin sonra bileğinin hakkıyla halifesi olmuşlar ve en büyük medeniyet projelerinden, dünya barışı sistemlerinden, Nizam-ı Âlem’den birini Osmanlı projesini en büyük “devlet” olarak insanlık saadetine ikram etmişlerdir.

İnsanlığın en büyük düşmanı insanın kendini “Tanrı” yerine koyması girişimidir ki, şeytan ve nefis bu konuda en büyük “günah”ta buluşmuşlardır. Bu günah, bütün çağların günahları toplamından daha fazla bir zulüm içermektedir. Elbette ki büyük zulüm büyük kan dökücülük değildir tek başına. Allah’a koşulan “şirk”ler, “fitne”ler, “zillet”ler “kıtal”den daha fazla insan coğrafyasına menfi tesir icra etmektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de yaratan “fitne kıtalden kötüdür” hükmünü boşuna hatırlatmamaktadır. Ve fakat çağdaş zillet, fitne, şirk aynı zamanda bütün çağların en fazla kan dökücülüğünün de sahibidir. Eski diktatörlerin insanın şerefini hiç olmazsa muhafaza eden kan dökücülükleri vardı. Şimdiyse kanını içmekle kalmıyor, zilletin, sefaletin, onursuzluğun her türlüsünü de “tabiî” bir olaymış gibi kanıtlıyor kanırta kanırta, okşaya okşaya...

Bu zillet, fitne ve şirk her ne kadar bugün adına “globalizm” dese ve masum ve nötr bir gelişmenin-sonucun-verinin üzerine otursa da gerçekte liberalizmle başlayan kapitalizme varan ve sonunda emperyalizm olgusuna erişen ortak batı kötülüğünün çirkin yüzüdür sadece...  Hıristiyanları mağara kiliselerine mahkum eden ve Hz. İsa’yı çarmıha geren zihniyette saklı olan bu şirk, fitne ve zillet özünde “seçilmiş” ırkın Yahudi’nin mayasında gizlenmiş liberalizmden başka bir şey değildir. Bu anlamda kahraman Mel Gibson’ın –hani o cesur yürek İskoç’un- en son filmine ilişkin büyük saldırı bu insanlık saldırısının boyutlarını vermektedir- liberalizmin saf ve çocuksu yüzüne aldanıp onun yaban bir emperyalizm canavarına dönüşmesi karşısında sosyalizm(ler) “Batı’nın bir vicdan muhasebesi” olarak son bir iki yüzyıldır kimi zeminde tebellür etmesine rağmen günahsız Doğu’ya ihraç edilerek Batı’nın kendi ürettiği kısmî insancıllıktan bile nasibini alamamasına yol açtı. Sosyalizm(ler) henüz çocukluk aşamasında iken onu bir başka emperyal canavara döndüren Marksizm ve Leninizm, Komünizm kara kitabını bütün kutsal kitapların üzerini örten yeni din haline getirmiştir. Batı’nın böylece günah çıkarma ameliyesinden bile kurtularak onu Doğu’nun yeni kutsalı haline dönüştürme süreci başlamıştır. Oysa Kemal Tahir’in altını çizdiği veçhile, Doğu’nun günahı yoktur ki, böyle bir günah çıkarma ameliyesine ihtiyaç duysun. Bu ihtiyaç Batı’nındır ve Batı, bunu bile kendini (nefsini, şirkini, zilletini, benliğini, fitnesini) sıkan bir rahatsızlık saymıştır. Ferdi Tanrı’nın yerine koyan ve her türlü mezelleti hak gören Batı, belki sosyalizm(ler)le işledikleri liberalist, kapitalist ve emperyalist günahların muhasebesini yapabilecekken bundan sıyrılarak fitne silsilesini muhafaza edebilmiştir. Bu anlamda Doğu’nun sadece Türk ve Müslüman coğrafyalarının değil tamamının liberalist-kapitalist-emperyalist halkalardan birine dahil olması düşünülemez. Feodal tarihsel yapısı bile Batı’nın feodal tarihsel yapısıyla asla örtüşmeyen Doğu’nun ne günahın muhasebesini yapmaya ne de buradan günah çıkarmaya ihtiyacı olmamakla birlikte; dünya düzeni için sosyalizmi refere etmesi gayet tabiidir. Aslında buradaki “paradoks”un anlaşıldığı kanaatiyle “bir ben vardır bende benden içerû” esprisiyle meselenin fazla üzerine gidip kafa karıştırmağa mahal yoktur. Bilinmesi gereken şimdilik, Batı sosyalizmle kurtulur, Doğu ise ancak Büyük Doğu ile...  oysa bugün yeni Yahudi-Anglosakson ittifakı tarihte eşine rastlanmamış biçimde bir “büyük birlik” stratejisi ortaya koyuyor. Tarih boyunca bütün hareketliliğini “bölünük” olmaktan alan Batı, büyük çapta ilk defa böylesi bir büyük birlik hedefi ortaya koymaktadır. Bu büyük birlik daha çok şirk, daha çok fitne, daha çok zillet demektir. Buna teşne olan ve böylesi bir günahı ithal eden bizden değildir.

Türk Milliyetçiliği’nin Büyük Doğu halkası içindeki bütün halklara yönelik bütün düşmanlıkları, hesapları -ikinci bir emre kadar- rafa kaldırılmıştır. Türk Milliyetçiliği herhangi bir etnik milliyetçilikle mukayese edilemeyecek büyük birlik coğrafyasına ve büyük toleransına sahiptir. İç-içe halkalar halinde, aile, şehir, millet, Türkiye, Oğuz, Balkan, Kafkas, Ortadoğu, Türkistan, İslam ve Büyük Doğu çemberleri birbirinin rakibi değildir. Bunlar iç içedir. Öyle ki, Sezai Karakoç’un üzerine basarak beyan ettiği cihetle, “Yunanlıya bile sen Ortadoğulusun, Akdenizlisin” ikazını yapacak halka şuuru Türk milliyetçiliğini birinci maddede beyan edilen husus paralelinde her daim etkin ve bir medeniyet projesi olarak canlı tutar. Türk milliyetçiliği velhasıl basit bir Kürt milliyetçiliği karşıtı etnik kimlik tebarüzü değildir. Türk milliyetçiliğinin birinci stratejik çıkarsaması bu büyük birlik ve coğrafya eksenli idrak temelinde Anadolu’nun bölünmez bütünlüğünü her şeyin üzerinde tutmaktır. Böyle olunca da Anadolu’daki bir Kürt, Kazakistan’daki bir Kazak’tan çok daha yakındır, öyle olmak durumundadır. Bu folklor, dil, inanç, coğrafya, ortak yaşama iradesi ve birçok milliyet umdeleri bakımından da böyledir. Elbette ki milliyetçiliğin soya taalluk eden umdesi de vardır ama mutlak doğru olarak belki de sadece geçtiğimiz çağda Almanlar için ileri sürülmüş bir büyük birlik projesidir. Bizim için de soy umdesi geniş bir coğrafyada birlik talepleri için engin bir vasatı hazırlamaktadır; fakat diğer umdelerin ondan geri kalmayan ve daha reel-politik zeminde gözle görülür avantajları ve öncelikleri inkar edilemez bir gerçektir.

Dünya sistemini elinde bulunduran global statüko Türk milliyetçiliğinin muzaffer olamaması için onun umdelerini ve ortak paydalarını ayrı ayrı ideolojilermiş gibi ayrı ayrı kimlik aidiyetleriymiş gibi takdim etmektedir. Geçen yüzyılın başında Şark meselesi etrafında Türkleri Balkanlardan hatta elverirse Küçük Asya’dan atmak hevesi, Batı’nın iğrenç yüzünü ortaya koymuş olmasına rağmen; gerek 1911-12 savaşları, gerek İstanbul’a o müthiş geri dönüşün yaşanması, gerek Batı Türk İmparatorluğunun çökmeğe başlamasıyla birlikte Doğu Türk İmparatorluğu ihtimalinin evrensel bir proje olarak hayat bulamaması sonucunda reel-politik zeminde Anadolu coğrafyasına razı olmuş bir milli mücadele ve ardından cephede yenilmediğimiz ama ruhen karşısında çöküntüye uğradığımız Batı’ya karşı bir stratejik sosyoloji kurgusuyla Batı medeniyetindenim (Gökalp’ın meşhur üçlemesinden biri) çözümlemesi, Batı’ya bize karşı uyguladığı program için ilham vermiştir. Sultan Galiyev’in her Asyatik halk için öne sürdüğü sosyalizm-İslamcılık ve milliyetçilik sacayağı, kurtuluş reçetesi bu ayaklardan biri olmazsa ayakta duramayacağı için hep karşı karşıya getirilmiştir düşman eliyle. Geçen yüzyılın başında gerçekleşmeyen formülün artık hayata geçirilmesi için yine önümüzde bir büyük fırsat vardır: bu karşı karşıya gibi duran üç umdenin et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmayacağı biri olmazsa diğerinin olmayacağının bilinmesi gerekmektedir. Türk milliyetçiliği bu üçlü sacayağının idrakinde olmaz ve bu üç kudreti birbirine karşı tutmağa devam ederse tekrar tekrar yaşanacak olan her hamlede met olma korkusudur yeniden... yine derin bir “entropi”dir. Enerjinin içerde patlatılmasıdır. Oysa bu üç sacayağı matematik, fizik, kimya dengesine kavuşur; başta belirttiğimiz insan, zaman ve medeniyet terkibine ulaşırsa karşısında hiçbir güç barınamayacaktır. Daha doğrusu karşısına çıkmağa cesaret edenleri de yine bir insanlık projesinde hizmete koşacaktır.

Türk milliyetçilerinin 100 yıldır Gökalp’ı aşamadıklarına dair politik zeminde yapılan kimi yorumların doğru olmadığı, Gökalp’ın en azından Erol Güngör gibi kalemlerce bile çoktan aşıldığı malumdur. Bu aşma hadisesi Gökalp’ın önemini inkar etmek anlamında elbette değildir. Gökalp geçen yüzyılın başında önce Osmanlıcılık, sonra İslamcılık ve sonra Türkçülük çizgisinde her Osmanlı-Türk aydınının entelektüel çilesinin haricinde biri değildir. Nihai noktada onun Türkçülük çizgisi önceki maddede belirttiğimiz Batı yerine Doğu Türk emperyası ihtimaline istinat eder. Türkçü-Turancı çizginin daha sonra Türkçü-Türkiyeci çizgiye dönüşmesi de yine onun sosyolojiyi stratejist olarak biçimleme çabasındandır. Batı’ya “fazla üzerime gelme ben de sendenim” diyen bir stratejidir bu. Yine de bir terkip çabası vardır. Türk milletindenim ve İslam ümmetindenimdir. Bunlara ilave Batın medeniyetindenim diyebilmek için de medeniyetin beynelmilel olduğu varsayımının şekillenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Eğer medeniyet ve kültür tariflerini değiştirirsem ve kültür vazgeçilmez ve milli olur; medeniyet de daha öncesinde sıkça vurgulandığı gibi fen ve teknik olarak algılanırsa o zaman bu tarif değiştirmeler işe yarayacak ve medeniyet değiştirme projesi yeni milliyetçilik heyecanında makes bulacaktır. Gökalp çok da haksız sayılmaz. Belki de her şeye rağmen medeniyet değiştirme projesi kültürü de, dini de, hayat görüşünü de her şeyi her şeyi değiştiriyor olsa da; bu gizli senaryolar sosyolojisine de yüzyıl öncesinden işaret ediyor demektir. Öyle ya  Kızılelma zaten sürekli lakırdısı edilen bir şey değildir ki. Türkler eğer bu büyük medeniyet değiştirme projesini Batı’ya ram olma biçiminde değil de, Batılı olma olarak yansıtabilselerdi, belki içine girilen medeniyet dairesinde daha öncekilerde olduğu gibi bir kanatlanma mevzubahis olacaktı. Bu belki de komünizm heyulasının olduğu dönemde Batı üzerinde bir yeni Türk globalizmi olarak hayata geçirilmesi gereken ve fakat şimdi zamanı geçmiş bir plan olarak değer taşıyabilir yine de. Fakat bugün artık Türk milliyetçiliğinin üç temel sacayağını kendi dev gövdesini bir karikatür gibi devrik tutmak istemiyorsa sağlama almasında fayda vardır. Bu anlamda bir Müslüman’ın “liboş” ve Amerikancı (daha doğrusu derin Amerika’ya fazla yüklenmeden onun yönetimini eline geçirmiş Anglosakson-Yahudi çetesinin maşası olma zilleti Türk milliyetçiliğinin bugün çözmesi gereken birinci problemidir. Yine aynı minval üzre milliyetçinin liberal olma ihtimalinden bile bahsedilmesinin mevzubahis olamayacağı vurgulanmalıdır. Ama Marksizm ve Leninizm sapmasından ziyade bir sosyalizm yani toplumcu batı mantalitesinin;“diyalog” sürecinde, Büyük Doğu’yu uyandırmada ve Batı’nın günah çıkarmaya yeniden dönüşünde bir büyük imkan bahşettiğini söylemeğe gerek yoktur kanaatindeyim. Milliyetçi, İslamcı ve sosyalist birikimin böylece birbirine salt güncel ihtiyaçtan ya da bugünlerde karikatürize edilen “ulusalcılık”tan öte derin ve köklü ideolojik bir zemini bulunmaktadır. Bu aynı zamanda hiç kuşkunuz olmasın Osmanlı ile Şeyh Bedrettin’in 21. Yüzyıl versiyonu olacaktır. Bu barışık versiyon, bütün ülke coğrafyasındaki sözde bölünük gibi duran etnik kimlik aidiyetlerini –alevi, Sünni, Kürt-Türk- veya sözde ideolojik ayrımları –sağcı-solcu, sosyalist-milliyetçi, akıncı-ülkücü-devrimci ve her çeşit siyasal parti- bin yıllık evrenseli kucaklayan yerellikle, Anadoluculukla bütünleştirecektir.

İmparatorluk döneminde neşet eden Üç Tarz-ı Siyaset ve onun Cumhuriyet kurulurken ve sonrasındaki Anadoluculuk ve Kemalizm ile ortaya çıkan meşru çocukları ve diğer üç haşarı çocuklarıyla yeni siyaset tarzları, artık burada barınabilmenin gerekçelerinde daha yanaşık gözükmektedirler. Artık Kemalizm doğuş dönemindeki pozitivizm modasından herhalde sıyrılmış olmalı ve 80 yıllık yeni devlet kurgusundan vazgeçerek bin yıllık derin kökleri yabanıl siyasetlerin empoze ettiği düşmanlıktan vareste olarak yeniden anlamağa sevmeğe barışmağa çalışmalıdır. Anadolu’nun bin yıldır piştiğine dair kanaate sahip öncekiler de tarihin taklidiyle değil yeniden yazılmasıyla uğraşı kazanmalıdırlar. En azından ne Kazım Karabekir, ne Mustafa Kemal, ne Mehmet Akif olmaya özenmek bir fayda hasıl edecektir; ne de buna imkan vardır. Yapılması gereken yeni ve orijinal yeni terkiptir, yeni program ve yeni stratejidir. Bu öyle bir şey olacaktır ki, geçmişi çok iyi tahlil eden düşman eskiyi taklide kalkışanların oyununu çabucak bozma kudretinde bulunduğundan yeni senaryo, onlarca sadece hayranlıkla izlenmekten öte bir tehditle karşılaşmayacaktır. Bu açıdan bakılınca otuz yıl boyunca sürdürülen pratik politik Türk milliyetçiliği siyasetinin de taklit edilmemesi gerektiği açıktır. Artık ne Alparslan’ı, ne Fatih’i, ne Abdülhamit’i, ne Atatürk’ü ne de Türkeş’i geriye işletmekle bir yere varmak mümkündür. Beklenen yeni ve beklenmedik bir çağrı, heyecan, ihtilal, inkılap ve diriliş muştusu olacaktır. Yine bu anlamda, “bir zamanlar kartaldık” nostaljisiyle eski dostların bin-bir kahırla, iç çekişle sözde istişaresinden de elde edilecek bir fayda umulmamaktadır. Bundan ziyade kuşakları bütünleştiren ve onları önce bir ortak paydada sonra bir strateji ve eylem planında buluşturan zemine ihtiyaç var. Figüratif unsurların iktidar suçlarının da sayılıp dökülmesi yerine, fikir unsurlarının piramitteki yerlerini almalarında zaruret vardır.

Ana hatlarıyla dokuz maddede özetlenen fikrî – zihinsel – ideolojik temel yaklaşım denemesini tartışmaya açtıktan sonra; Türk milliyetçilerini bekleyen 20 yıllık çalışma programını dillendirmeğe çalışacağız.  


         

Türk Yurdu Kasım 2006
Türk Yurdu Kasım 2006
Kasım 2006 - Yıl 95 - Sayı 231

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele