NÂMIK KEMAL ve İZLERİNİ SÜREMEYEN AYDINLARIMIZ

Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

19. Yüzyılın Üç Tarz-ı Siyaset (Osmanlıcılık/İslamcılık/Türkçülük) Milliyetçiliğinin,

20. Yüzyılın Kemalizm ve Anadoluculuk Milliyetçiliğinin Kaynağı:

 

Namık Kemal, Batılılaşma maceramızın Türk aydınına yüklediği sorumlulukların ve yaşattığı buhranların buluşup numune teşkil ettiği bir yüzyıl vicdanıdır. Eski edebiyatı çok iyi bildiği için, dil ve edebiyattaki yenileşme gayretleri toplumda mâkes buluyordu. Geleneksel müesseselerle anlamlı bir terkîbe ulaştırıldığı için Batı’dan etkilenerek geliştirilen fikirlerde olduğu gibi... Meşrutiyet, Meşveret, Meclis, Tabiî Hukuk, Osmanlıcılık, İttihad-ı İslâm, hürriyet, müsavat, ihtilal, Yeni Osmanlılar, gazetecilik, vatan ve milliyetçilik... bütün bu fikirlerin ve mesleklerin son Osmanlıları etkilememiş olması düşünülemezdi. Hele hele Alman Birliği sağlanırken, Osmanlı ülkesinde veya Doğu’da ümmeti ya da milleti bir yeni ideal etrafında birleştirme gayretlerinin ortaya çıkmasından daha tabii ne olabilir? Batı düşüncesinin Doğu’yu etkilemesi bizde de kaçınılmaz biçimde (Nurettin Topçu’nun yabancı ideolojiler adını verdiği[1]) Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımlarının doğmasına yol açtı. Artık Tanzimat’la birlikte çağdaş Türk düşüncesi diye bir çerçeve çiziliyorsa; bu, Batı tesirindeki Türk düşüncesidir ister istemez. Buna geleneksel değer ve müesseselerle bütün karşı duruşlar veya bütün sentez arayışları da dâhildir.

                Yeni fikirlerin ve mesleklerin, -Alman Birliğinden ve Fransız İhtilâlinden sonra yükselen yeni değerlerin sarstığı Doğu’yu, Osmanlıyı yine; “düşmanın silahıyla silahlanınız” düstûruyla- ayakta tutacak formüller hâline dönüştürülmesi Namık Kemal ve arkadaşlarınca olmuştur. Hemen bütün bu yeni fikirlerin İslâm’da karşılığını bulan, şeriata mugayir hiçbir sapmaya izin vermeyen Kemal, fildişi kulesinde ahkâm kesen aydın tipine ters olarak bilfiil halkın içinde yer almış, elini taşın altına koymuş;  gazete, meydan, sahne, sürgün, örgüt... her unsuru-aracı kullanmıştır.

                Son dönem Osmanlı aydınının fikir babası, gür sesi, hür tavrı olarak klişeleşen Namık Kemal, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve ardından gelen Kemalizm, Anadoluculuk, Sosyalizm gibi yeni versiyonlarının da ateşleyicisi olmuş gerçek bir üstâddır.

Süleyman Nazif, Namık Kemal adlı risalesinin mukaddimesinde şöyle der:

“Üstâdın tercüme-i hâlini tafsilatıyla, intikadatiyle yazmak zamanımızın bir tarihî siyasiyat ve edebiyatını vücûda getirmektir. Herkesin tanıdığı o büyük çehreyi yine herkese tanıtmak için ciltler yazılmalıdır. Bu küçük makale, bu zayıf kalem o kadar mühim bir vazifeyi deruhte edemez. Biz burada üstâdı târif değil, tebcîl edeceğiz...”[2]

Tabiidir ki Süleyman Nazif’in deruhte edemeyeceğini ifade ettiği vazifeyi bizim yapmağa kalkışmamız her hâlde biraz haddaşinaslık olacaktır. Zaten Türk edebiyatının ustaları tarafından yeterince tebcil edilmiş de bulunan Namık Kemal’in biyografisini yeniden yazmağa kalkışmaklığımız, aslında günümüz fikir kulüplerinin nemalandığı bu Türk düşüncesinde “yenileyici” kaynağa yeniden bakışları çevirmek arzusundandır. Gerek Osmanlı’nın çöküş yıllarında tutunacak dallar olarak ortaya çıkan üç tarzı siyaset, gerekse bu siyaset tarzlarının Cumhuriyet’ten sonraki çocukları, Namık Kemal’in açtığı çığırdan doğmuşlar; referanslarını ona göndermişlerdir.

Divan Edebiyatı ve Türkçe’nin Arap ve Acem edebiyatlarından etkilenerek tumturaklı söyleyişlere kapılanması Tanzimat dönemine gelinirken aydınlar arasında eleştiri konusu ediliyor; dilin sadeleşmesi yolunda gayretler sarfediliyordu. Namık Kemal’den önce de dilde, edebiyatta ve fikirde yenileşme hareketleri vardı. Namık Kemal’in feyz ve ilham aldığı Âkif Paşa ve Şinasi bunlardandır.

“Âkif Paşa bu (sadeleşme) ihtiyac(ın)a tevfiki kalemle kendinden yüz bu kadar sene evvel gelmiş olan Naima’nın o mensi, fakat makbul meslekî edebini ilcaat-ı zamaneye(zamanın zorlamaları) bir derece daha takrip etti(yaklaştırdı). Vakıa ümmetin ufku idrakinde yığılıp kalmış olan sehabı tereddüdü dağıttı. Lâkin –Yozgat’ta doğup büyümüş olmak cihetiyle- (tabiati muhite) dehasının tamamen ihrazı muvaffakiyet etmesine mani oldu. O büyük fikir, o metin kalem lisanı ıslah etmekle beraber yine efkârı düşmüş olduğu giriyvei hayret ve gafletten kurtaramadı. Şahsiyat ile uğraştı durdu!

Paşadan bir rubu asır sonra yazı yazmağa başlamış olan Şinasi merhum, edebiyatı daha büyük yerlerde görüp tanımış olduğu için Âkif Paşadan ziyade ve belki tamamiyle muvaffak olabilirdi. Lâkin asabı zaafa, eyyamı maraza mahkûm olduğundan Âkif Paşa edebiyatını bir derece daha tezyin etmekten başka bir şey yapamadı. Tarzı edebi zamanın ihtiyacatına tevfik için (kuvvei natıkaya kahramanların âsabı iktidarını ilave edebilecek) bir kudreti âliye sahibinin vuruduna intizar olunuyordu. Kemal geldi. O zinciri kırdı. O perdeyi yırttı. Efradı ümmete kuzuların fevkinde bir mevkii mümtazları olduğunu haber verdi.”

 

                Namık Kemal’in Harâbât ismi verilen eski edebiyatı yıkmak ve yenisini inşa etmek yolundaki çabaları devrinde büyük heyecan uyandırdı; bugün belki bu teşebbüs fazla radikal bulunabilir, fakat zamanında yürüttüğü işlev çok tesirli oldu ve dilde, edebiyatta ve fikirde sadeleşme ve “rasyonal”leşme böylece sağlandı.

Batı tarzındaki sistemli fikir geliştirme ve Türk düşüncesindeki Batılılaşma, Namık Kemal’in gür ses ve kendinden emin çehresiyle ve biraz da radikal çıkışıyla gerçekleşti. Gazeteci, memur, mutasarrıf, Yeni Osmanlılar örgütünün kurucusu, dernekçi, meydan adamı, tiyatro-roman yazarı, vatan ve hürriyet şairi olarak Namık Kemal, ancak kırk sekiz yıl süren kısa ömründe Türk dili, edebiyatı ve fikriyatında “yenileyici” rol üstlenen nadir şahsiyetlerimizdendir.

Namık Kemal’den başlayarak Erol Güngör’e kadar getirdiğimiz Türk Düşüncesi çizgisi, bütün siyaset tarzlarının varlık gerekçesi olarak tebellür eden ortak paydaları hâvîdir. Jön Türkler, İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf, Cumhuriyet Halk Partisi ve ondan sonraki bütün siyasî partiler ideolojik söylemlerini ne kadar başka iklimlere kaydırsa da ideolojik temellerini bu ortak çizgiden alır.

                “Günümüz İslamcıları, kendi düşüncelerini rüşeym(embriyo) halinde ilk defa dile getiren, ilk defa tartışan mübeşşirleri hemen hemen hiç bilmemekteler. .. günümüz Türkiye’sindeki İslâmcılığın kendi geleneğini tevarüs edememesi ve asıl kaynak olarak diğer toplumların İslâmcı düşüncelerinden beslenmesidir. Buna, Cumhuriyet’in resmî ideolojisinin yarattığı idrak kırılmasını da eklemek gerekir.”[3]

Süleyman Nazif, Mehmed Âkif, Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Mustafa Kemal, Mustafa Şekip, Fuad Köprülü, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Nihal Atsız, A. Hamdi Tanpınar gibi birçok fikir ve eylem adamının arka-planında Namık Kemal’den izler vardır. Günümüzde bazı “idrak kırılmaları” veya “idrak gecikmeleri”, nesillerin birikimi üzerine fikrî ve estetik gelişimin gerçekleşmemesine yol açmakta; bu yüzden saçılan tohum bakımsız tarlada bir türlü çimlenememektedir.

Sınırsız bir vatan sevgisine sahip Namık Kemal, bir o kadar da hürriyet aşığıydı. Bu iki sevda, gerçekte ondaki büyük sentezin de nasıl gerçekleştiğinin kanıtı idi. Belâdan ve tehlikeden çekinmeyen tabiat ile yiğit-ülkücü karakter birleşince de geriye kalan bilgi-tecrübe ve estetik zevk idi. Bunlar da Kemal’de olduğuna göre, onun bütün bir yüzyılın yenileyicisi unvanını alması boşuna değildir.

Türkiye’nin bugünkü nesilleri, bu kaynak insana tekrar tekrar yönelmek; inancını, terkibini, mücadelesini ve ülküsünü yeniden kavramak durumundadır. Osmanlı-Türk ve Cumhuriyet dönemi Türk aydınının Batı karşısındaki; zaman zaman medeniyet değiştirmeğe, kimi zaman köklerinde ısrara, çoğunlukla da senteze yönelen/yönelten durumu, her kulvarda ve her devirde farklı biçimlerde tezahür etse de her birinin story-board’u Namık Kemal’in sergüzeştidir.

 

Kendi İzlerimizi Sürebiliyor muyuz?

Genellikle günümüz aydını tarafından, Tanzimat’la başlayan Batılı tarzda ilmî eserler verme çabası küçümsenir ve bunların hiçbirisinin Batı literatürlerine geçmediği, dünya çapında değer ifade etmedikleri vurgulanır.

“Tüm 19. yüzyıl boyunca hiçbir Osmanlı aydını, o dönemde Batı’ya egemen olan fikir akımları içinde yer alabilecek bir eser vermemiştir.” [4]

Osmanlı Kimliği yazarı Taner Timur böyle diyor. Timur gibi birçok günümüz aydını, yüz yıl önceki aydınlarımızdan gerçek anlamda haberli midirler? Bu şekildeki yaklaşım, neredeyse günümüz aydını için genel bir kanaat hâlini almıştır.

Prens Sabahattin, Ziya Gökalp, Mehmet İzzet, Ahmet Rıza muhtemel ki, bugünkü sosyologlardan ziyade Batılı hocalarla dirsek teması içinde idiler. Türkiye’de çok tanınan ve Türkiye içtimaiyatı için çok daha ön plana geçen Ziya Gökalp modelini takip ettiği Durkheim’i ve yetiştiği ortamı tanıma fırsatı bulamamıştı. Ahmet Rıza Ogüst Comte’un talebesi sayılabilirdi; her ne kadar Meşveret gazetesi sahibinin Paris’e gidişi Comte’un ölümünden sonra ise de Comte’un nizam ve ilerleme formülünü 1897’de Paris’te neşrettiği Meşveret gazetesinin programı hâline getirmiştir. Ahmet Rıza’nın Saltanattan Parlamentarizme geçişte büyük tesiri olduğu açıktır.

                “O tarihlerde müsbet felsefe, Fransa’da o kadar revaçta değilken, Meşveret sahibinin, Comte’a katılması, belki bir mizaç anlaşması ile izah edilebilir. Maamafih bu sebep haricinde objektif bir âmil de yok değildir. Ahmet Rıza’nın bir taraftan ilmî mülahaza tesiriyle çekingen ve ihtiyatkâr olan, öte taraftan içtimaî dinamizme tâbi olarak bir terakki ve ilerleme lüzumuna kani bulunan müsbet felsefeyi, amelî ve tatbikî bakımdan Osmanlı İmparatorluğunun bünyesine elverişli bulduğuna hükmetmek yanlış olmıyacaktır sanıyoruz. Ahmet Rıza için, bu ilerleme, meşrutî parlamentarizmden ibaret bulunmaktadır.”[5]

Fındıkoğlu, Comte tesirinin Ahmet Rıza’dan başka özellikle Meşrutiyetten sonra, siyasî mülahazalardan ziyade, ilmî ve felsefî hareketler olarak kendini gösterdiğinden de bahsetmektedir. “Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuasını neşredenler, bu arada bilhassa Salih Zeki, umumiyetle müsbet felsefenin temayüllerini temsil ediyorlardı.”

Adem-i merkeziyet ve şahsî teşebbüs formülünü getiren Prens Sabahattin’in de Le Play okulu mensubu olduğu açıktır. Le Play’in, “şarkta hakim olanın cemaat, garpta hakim olanın ise fert” açıklaması göz önüne alındığında, cemaatten ferdin üstünlüğüne geçen bir toplumun medeniyet değiştirme sancıları yaşayacağı aşikârdı. Böyle bir toplumda aydınların yine de Batılı farklı ekolleri takip etmesi anlamlı olmalıdır.  

Durkheim’in takipçisi sayılan Gökalp, Fransa’yı dinden sonra saracak, kucaklayacak ve işe-harekete sevk edecek toplumcu tesanütçülüğü kendi toplumu için de formül görmüştür. Gökalp stratejiyi belki de sosyolojiden öne koyduğundan kısa zamanda eleştirilmekten kurtulamadı ama Türkçü-Turancı yönüyle ismi üzerindeki müsbet spekülasyonlar bugüne kadar taşındı. Oysa hemen ardından Mehmet İzzet, hem Durkheim’in, hem de Rauh’nun talebesi olarak tenkitçi bir yaklaşım ortaya koymuştur.

“Her ne olursa olsun, sadece F. Rauh ile teması, Fransız içtimaiyat mektebinin, bizde Gökalp elinde aldığı nasçı şekli tenkide kâfidir. Böylece muhtelif kaynaklardan gelen tesirler, Mehmet İzzet’in cidden sanatkâr olan şahsiyetinde, bir bakıma Gökalp’ı  bir yana bırakacak felsefî bir terkibin içine girmektedir.” Rauh’un ahlâkî tecrübesi, Türk sosyolojisinde fikri sade cemiyet için değil, fikir için de hasbî incelemeye layık kılmıştır.

Günümüz aydınları, geçen iki asırdaki arayışları, aydınlanma çilesini layıkı veçhile takip etmiyorlar. Bunlara bir örnek de Taner Timur’dan sonra, Doğu Batı dergisinde yayınlanan bir yazıdır.

Doğu Batı’da Binyılın muhasebesi yapılırken Müslümanlık da unutulmamış ve Yasin Ceylan, “Yeni Yüzyılda Müslüman Olmak” başlıklı bir yazı kaleme almış. Belli ki, dergi editörleri siparişi biraz geç vermişler; ya da hoca, zamanı iyi kullanamamış ve yazıyı aceleye getirmiş. Gazâli’nin felsefe aleyhtarlığı sebebiyle 13. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasındaki aydınlanma hareketinin zayıfladığına dair kanaatler öteden beri söylenegelmektedir. Yasin Ceylan’ın da bu tezi işlediği yazısında öylesine “sıkma” hükümler var ki, insan “ben daha önce okuduklarımdan acaba yanlış bilgiler mi saklamışım durduk yere” demeden edemiyor ve tekrar kitapları, belgeleri karıştırmak zarureti hissediyor.

“İslâm tarihinin en büyük kültürel vakası olarak adlandırdığımız İslâm Yunan düşüncesi çatışmasından, büyük bir zenginlik ve güçlü zihinler doğmasına rağmen, ortaya çıkan kültürel hareket kısa vadeli olduğundan ve devamlılık arzetmediğinden başarılı bir sonuç elde edilememiştir. 19. Asırda ve 20. Asrın başlarında İstanbul ve Kahire gibi İslâm âleminin kültür merkezlerinde, bilim ve teknoloji ağırlıklı Batı dünya görüşünü anlamaya ve değerlendirmeye çalışan Cemaleddin Afgânî, Muhammed Abduh, Seyyid Kutub, Muhammed İkbal, Sait Halim Paşa, Ziya Gökalp, Mehmed Âkif, Namık Kemal gibi İslâm aydınlarının ortaya koydukları görüşlerde yedi asır önce yaşanan bu büyük tecrübeden hiçbir iz yoktu. Hiçbiri İbn Sina’nın Şifa’sını, Fârâbî’nin Medinet el-Fâzıla’sını, İbn Rüşd’ün Aristo Şerh’lerini okumamıştı. Hepsinin görüşünde bir acemilik görünüyordu. Çünkü bu düşünürler 13 asırlık İslâm kültürünün varisleri değillerdi. Bir büyük dönemi tamamen unutmuşlardı. Temsil ettikleri kültür, İslâm âleminin son üç-dört asrının cılız medrese eğitiminden ibaretti.”

Buradaki hüküm, İslâm dünyasındaki alacakaranlığın niçün’ü üzerine bizi, kolaycana bir izahata ulaştırmakla beraber, Yasin Ceylan’ın silsilesini pek tutturamadığı isimlere ait eserleri bütünüyle okuyup okumadığı yolundaki kuşkularımızı da haklı çıkarmaya yetmiştir.

Bir kere Namık Kemal’in Ebüzziya Tevfik Beye yazdığı mektubu acaba sayın Ceylan okumuş mudur? Namık Kemal üstâdımız, Kâni Paşazade Rifat Beyin Paris’te neşrettiği Hukuk-u umumiye kitabını tenkid etmek üzere yazdığı mektupta, Pradier Fodere’nin kitabını esas ittihaz eden Rifat Beyin ahlaktan yola çıkarak hakkı bulabileceği iddiasını çürütürken Fârâbî’nin Medinet-ül Fâzıla’sına atıf bulunmaktadır:

“Hukukta (Kâni Paşazade Rifat Beyin Hukuk kitabında) ‘ahlâk, ilm-i hak ve nahak olmak hasebiyle insanın bilcümle mezahir-i içtimaiye ve şahsiyesine bakar’ denilmiş ise de ilm-i hak ve nahak, akayid-i islâmiyece ahkâm-ı şer’iye olarak ahlâk ise tezkiye ve tehzibe hidmet edecek evleviyet ve efdaliyet-i muamelâta müteallik bir takım tasavvurat-ı hikemiyedir... Millet-i müteşerria-i islâmiye için hürriyete akıl namına olarak kanunlar vaz’eder, hareket-i beşeri idare eyler, ahlâka nizam verir, mukteza-yı hayatımızı bildirir, vezaif ve hukuk-u hükmiyemizi öğretir, bize hayır ve şerri, fezâil ve rezâili gösterir ancak kitap ve sünnetten muktebes olan ahkâmdır... Ahlâka müteallik olan mülâhazat-ı hikemiyeyi kitapta irat olunan ve belâda bazı ifadatı nakledilen ahvâle şamil ve kâfil addedersek, insanın tedeyyün ihtiyacından vareste olması lâzım gelmez mi? Hak ve nahakkı ahlâk sayesinde öğrenmeğe istidad-ı beşer muktedir olsaydı inba-i ilâhi’ye ne ihtiyaç kalırdı?

“Sırf akıl cihetine atf-ı nazar olunduğu halde Eflâtun’un, Aristo’nun... ve bunlar kabilinden olarak ya akval veya ef’alce medeniyete hidmet etmek isteyen sair bunca ahlâkıyonun şerait gibi bir ahd-i saadet değil, hakîm Fârâbî’nin medinet-ül fazılasında adi bir hal gibi bin türlü itirazat ile tarif ettiği Hilâfet-i Abbasiye ahdine mümasil addolunabilecek bir medeniyet şekline bile muvaffak olmadıklarını Mösyö Pradier Fodere’nin ahlâka müdani addedecek kadar ehemmiyet verdiği – fenn-i tarih, pekkolay isbat eder.”

Namık Kemal, Ebuzziya Tevfik’e yazdığı mektupta, onu, “fikrini inhida’den muhafazaya çalış!” diye uyardıktan sonra, “Hak ve nahakkı bildiren mülâhazat-ı hikemiye değil, ilhamat-ı diniyedir. Ahlâk-ı fazıla ‘Tehallaku biahlâkillah’ fermanından inbias eder, bir veya birkaç müellifin reyinden değil. Elimizde yakîniyattan ve Mösyö Pradier Fodore indinde dahi müsellamattan bir delil daha var: ahlâk ‘ilm-i hak ve nahak’ ise vem’iyat-ı siyasiyenin kıyam ve devamına medar olmak için hattâ dinsiz milletler tarafından yapılan nizamat-ı esasiye niçin ahlâkın himayesine verilmiyor da İsm-i Âzam-ı İlâhinin kefalet-i mukaddesatına tevdî ediliyor? İtikad-ı mahsusuma göre Allahtan korkmayan adam fırsat buldukça levazım-ı ahlâktan değil, hattâ vezaif-i siyaset ve mucibat-ı mücazattan bile ihtiraz etmez...” diyerek konuyu bağlıyor.[6]

Sanıldığı gibi, Namık Kemal, Mehmet Âkif ve diğer Tanzimat ve Meşrutiyet aydınları Farabi’den, İbn Rüşd’den habersiz değildiler. Osmanlı aydınının çilesini daha yapısal meselelerde aramak doğru olur kanaatindeyim. O da cemaatçi bir toplumun ferdileşme çabası, İslam medeniyetinden Batı medeniyetine yönelik formülasyonlar üretme hamlesi ve kendi organik ve tabii akışının dışında dışardan gelen siyasî etkilerde kendini gösterecektir. Nesiller arasında yeterince bilgi birikimi ve tecrübe taşınamamaktadır. Her nesil Batılı kaynakları, üstadları takip etme çabasıyla yoğrulurken kendi toprağına ait fikirlerden ve isimlerden uzaklaşabilmektedir. Oysa bilimsel çalışma daha çok önceki fikirler ve isimler üzerine yapılmalıydı. Batılıların bir ekol geliştirirken şakirdlerinin üstadları üzerine onlarca eserler verdiklerine şahit olmaktayız.  Bizde ne yazık ki, açıkça bir ekolün peşinde gidenler bile üstadları üzerine yeterince bilimsel eser vermemekte hemen bir kopuş yaşanmaktadır. Bunun en yakın zamana ait örneği de Nurettin Topçu ve şakirdleridir. Türkiye'nin en özgün fikir adamı, şakirdleri tarafından yeterince işlenmemiş; hakkında yazılması gerekenler yazılmamış ve bu yüzden yeni nesiller bu fikir ve felsefe adamından habersiz kalmışlardır.    

Alternatif Yayınları’nın Türk Düşünce Ufukları serisi, bir açıdan Türk fikir akımlarının ortak paydalarının sanıldığından daha fazla, ayrışma noktalarının ise sanıldığından daha az olduğunu tespit etmek ve Namık Kemal’den Erol Güngör’e kadar bütün fikir adamlarının hayat ve eserlerinden bir Türk düşüncesi çizgisi geliştirmek saikiyle hazırlanmış olmakla birlikte; bir başka açıdan da izlerimizi sürebilmenin gayretini ortaya koyma amacı taşımaktadır. Yalnızca bugünkü nesiller değil aydınlar bile, henüz yüzyıl önceki yenileyicilerin izlerini süremiyorlarsa; değil bir idrak kırılması veya gecikmesi, idraksizliğin sürüklediği akıl gemimizin türlü sularda başıboş dolaşması mukadderdir.

İlk gençlik yıllarımda siyasî mücadeleye başladığımda Namık Kemal’in kocaman bir yağlıboya tablosunu yapıp herkesin göreceği bir yere asmıştım. Yıllar geçtikçe, Türkiye’nin bütün fikir hareketleri gibi bizim yolumuz da yavaş yavaş aslından uzaklaştı ve başka fotoğraflar edindi. Şimdi dönüp dolaştığımız yerde Namık Kemal yine karşımıza çıkıyor. Çağdaş Türk Düşünce ufuklarını onunla başlatıyoruz. Her ne kadar Osmanlı toplumu kendi tabii yaşantısını sürdürürken Yeni Osmanlılarla başlayan bütün bu ...izm’ler birer deli gömlekleri gibi üstümüzde sırıtsa da, bir anlamda Osmanlıcılık da, Pan-İslâmizm de, Pan-Türkizm de her biri birer yabancı ideoloji gibi dursa da Batı etkisindeki sistemli düşünme arayışı biraz da bu yenilenmelerin eseridir ve her ne kadar kendisi sistemli bir fikrî çerçeve ortaya koyamamış olsa da bütün fikir sistemlerimizin kaynak ismi olarak Namık Kemal yüzyıla mührünü vuran bir hayattır. Süleyman Nazif’in dediği gibi; eseri hayatından büyük, hayatı eserinden büyük adamdır o.

 

Üç Tarz-ı Siyaset ve Kemal

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu iç içe geçmiş birkaç yüzyıldır. Çözülme devam etmektedir, Avrupa Fransız devriminin yansımalarıyla yeni bir şekil almaktadır, Şark meselesi artık yüzyılın başı, ortası ve sonu itibariyle süratli biçimde üç farklı senaryonun işletildiği sonucu iştahla gözlenen temel mesele hâline getirilmiştir. Çöküşü yükselişinden muhteşem olan bir imparatorluk kendisiyle beraber bütün imparatorlukların da tarih sahnesinden çekilmesinin zeminini hazırlamaktadır. Avrupa şekillenirken Çarlık Rusya’sı da çöküşünü yeni emperyal vizyona kalbetmenin derinden hazırlığındadır. Yeni Osmanlılar, Fransız devrimi ile ortaya çıkan yeni sahneden rol alabilmenin yolunu araştırmaktadırlar. Tutkal yeni asabiyeler etrafında yeniden kurgulanmalıdır. İşte Osmanlıcılık o dönemin milliyetçiliğidir.

Bugünden bakarak Namık Kemal’in milliyetçi olmadığını iddia edenler var. Hâlbuki devrimle şekillenen Avrupa’yı okuyan Namık Kemal, oradaki yeni kavramlara kendi şeriatinden karşılıklar bularak medeniyetimizi ayakta tutmaya çalışmıştır. Hürriyet, vatan, şura, meclis, tabii hukuk gibi kavramlar bu çerçevede onun tarafından yeniden üretilmiş kavramlardır. Milliyetçilik milleti bölmenin yolu olabilir mi, elbette milleti bir arada tutacak tutkalın adıdır. Her dönem, her vatan coğrafyasında, her dönem dilinde şemsiyesi altındaki bütün milliyet unsurlarını akıllıca kullanmaktan geçer.

Milliyet unsurları sadece ırk birliğinden ibaret değildir ki... elbette yeri geldiğinde, dönemin dili olduğunda soycul bir arada tutma ameliyesi olarak işlev görecektir. Bu anlamda Türklerin çok geniş bir coğrafyaya uzanan soy birliği umdesi müthiş bir potansiyel olarak durmaktadır. Ancak dil birliği, kültür birliği, din birliği, coğrafya birliği, siyaset birliği, ortak yaşama iradesi, ortak geçmiş, daha bir sürü umde yeri geldiğinde kullanılabilecektir.

Milliyetçilik mümkün olan en büyük birlik projesidir. Geçmişten ilham alır, ancak geleceği inşa etmek için hangisini öncelikle gündeme getireceğine ve işleyeceğine karar verme bilincidir.

Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük hatta Turancılık bu anlamda Türk milliyetçiliğinin dönemsel büyük birlik projeleridir.

Alman milliyetçiliği ırkçı, soycul bir milliyetçiliktir. Neden? Almanların kültür bakımından, dil bakımından geri olduğundan mı? Elbette ki hayır. Faransız milliyetçiliği kültürel milliyetçiliktir. Neden? Fransızların kültürleri Alman kültüründen üstün olduğundan mı? Sebebi gayet basittir. Her iki dünya savaşında da karşı karşıya gelen bu milliyetçilikler Sanayi Devrimi ve yeni paylaşım siyasetlerinin bir sonucudur. Bugün aynı birlik içinde bir arada olan bu milletler milliyetlerini sürekli yarıştırdılar. Hangi coğrafyada? Alsas-Loren’de...

Sanayi devrimi için ham madde lazımdı, enerji lazımdı. Bunlar nerede var? Alsas-Loren’de... Fransa da Almanya da bu bölgede hak iddia ediyor, ihtiyacı olan ham maddeye ve enerjiye erişmek için. Kömür ve demir. Kömür yakılacak, fabrikalar çalışacak demir çelik hâline gelecek ve tanklar imal edilecek ve daha bir sürü şey...

Bölgenin halkı ırk olarak German’dır, ama daha çok Fransızca konuşmakta, Fransız kültürü baskın olmaktadır. Almanlar yöre insanı Alman iddiasıyla coğrafyada egemenlik kurmak istemekte, Fransızlar da buranın kendilerine ait olduğunu savunmaktadırlar. Fransız milliyetçiliği soycul prensibi niçin öne çıkarsın ki? Almanların da başka çaresi mi var? Bu iki ülkeye bakıp buradan bizim de şunu ya da bunu tercih etmemiz söz konusu olamaz. İhtiyacımız olan ne ise milliyetçiliğimizi elbette ona göre şekillendirmekten daha tabii ne olabilir?

Osmanlıcık devrinin o siyasî toplumda yani devlette millet kavramı etrafında örgülediği milliyetçiliğin adıdır. Osmanlı milleti vardır ve onun milliyetçiliği de Osmanlıcılıktır. Hıristiyan unsurlar ortak Batı stratejisi koşutunda koparılınca İslamcılık yeni milliyetçiliğimizin adı oldu. millet kavramı da bu çerçevede yeni şeklini aldı. Milliyet unsurlarından hangisine bel bağlayacağımız tebellür etti. Fakat Şark meselesini sonuna kadar köklü bir strateji olarak uygulayanlar Müslüman unsurları da bin bir dalavere ile bünyeden koparınca ister istemez Türkçülük yeni Türk milliyetçiliği olarak ortaya çıktı. Turancılık, Çarlık emperyası komünizm ile yeni vizyona kavuşunca ve Ruslar emperyal miraslarını bu yeni kuşatıcı milliyetçilikle – büyük birlik projesiyle devam ettirince Türkiye’deki yeni ve heyecanlı iktidar İttihat Terakki’nin paşalarının alelacele yapıştıkları projenin adıdır. Komünizm ile atbaşı onunla Bakû ve benzeri toplantılarla geliştirilen dostluk gölgesinde Doğu Türk emperyasının ihyası anlamına gelmektedir.

Türkler Batı Türk emperyasının artık sürdürülemeyeceğini anlayınca acaba Doğu Türk emperyası inşa edilebilir mi diye düşündüler. Osmanlı en güçlü olduğu zamanda da Orta Asya ile siyasal bir birliğe gitmediği hâlde, Balkanlardan sürülen Türkler Orta Asya’daki kökleriyle hızla bir program geliştirip bir büyük birlik inşa edebilirler miydi? Bu çok zor işin yine de neredeyse üstesinden geleceklerdi. Turancılık, işte böyle bir düşüşte peşine takılınan bir hayal olarak kaldı. Eğer İslamcılık Çarlık Rusya’sındaki komünizm tutkalı gibi Afganî ve Abduh gibi dışarıdan aydınların da desteğine rağmen köklü bir reform projesi hazırlayabilseydi ve birliği muhafaza etmede başarılı olsaydı, ne Türkçülüğe ne de Turancılığa ihtiyaç kalmayacaktı.

Gerek Mehmet Âkif ve gerekse Ziya Gökalp’ın fikir babası olan Namık Kemal, bir dönem önce bu iki toprağa bağlı ziraatçı Türk ve İslam fikir ve sanat adamının birden temsil ettiği milliyetçiliğin mimarıdır. Yani Mehmet Âkif’in temsil ettiği İslamcılığın –her zerresinde Türkçülük de vardır- yollarını o döşemiştir. Aynı zamanda Ziya Gökalp’ın her Osmanlı aydınının yaşadığı fikrî sergüzeşti yaşayarak Osmanlıcılıktan İslamcılığa oradan Turancılığa, Türkçülüğe, sonra Oğuzculuğa ve Anadoluculuğa uzanan sefaininde yine o vardır. Hatta Üç Tarz-ı Siyaset tarih olup artık reel-politik zeminde Mustafa Kemal son sığınak olunca onun da sığındığı Türkiyecilikde yine o vardır. Namık Kemal, Mustafa Kemal’e de millî mücadele heyecanını veren adamdır. Kemalizm ve Anadolucuk ise Üç Tarz-ı Siyaset’in 20. yüzyıldaki küçültülmüş versiyonları daha doğrusu izdüşümleridir. Kemalizm Anadolu’da, son kalede varoluş için köklerini mümkün olan en eskiye götürme kurgusunun adı olarak Sümerlere, Etilere kadar uzanmış, Batı ile yapılan kurtuluş mücadelesi ardından pozitivzm silahını ondan alarak kendince ülkeyi ayakta tutmaya çalışmıştır. Anadoluculuk da coğrafyanın milliyetçilik umdeleri arasındaki yerini daha öne çıkararak Anadolu toprağını hem bin yıllık İslam’la hem de üzerinde yaşayan bütün bileşimiyle hür ve müstakil kılmaya çabalamıştır. Kemalizm ile Anadoluculuk gerçekte önceki üç siyaset tarzının mütemmimidir lakin biraz kıstırılmış, kendi gerçeğine dönmüş biçimiyle... birinde Türk’ün Batılılaşarak ayakta kalabileceği ön “yargı”sı vardır, diğerinde Batılılaşmaya teknik anlamda itiraz etmeyen ama bin yıllık terkipten de kopmamızın doğru olmayacağını ileri süren temel öngörü...  Ama ikisi de gerçek anlamda toplumcudur, ikisi de korperatiftir.

Üç siyaset tarzının dikey çözümlemesi öteden beri yapılıyor. Yani kimlik aidiyetleriyle tasnifleme işini iyi biliyoruz. Fakat bu siyaset tarzlarının yatay eksende tasnifi yapılacak olursa ne çıkar? Şu açıktır ki, Osmanlıcılık bugün bile Türkiye’de hiçbir liberalin erişemediği anlamda liberalizm ile örtüşmektedir. İslamcılık muhafazakarlıkla, Türkçülük ise sosyalizm ile... Zaten ilk Türkçülerin sosyalizm ile atbaşı proje peşinde koşmaları boşuna değildi.

Bugün de 19. asrın üç siyaset tarzıyla 20. asrın isdüşümleri yani onların isleri arasından yol bulma çabaları ile bugünün AB eşiğinde, Avrasya potansiyelinde, İslam veya Orta Doğu birliği yakın-gerçekçi ama uzak çok uzak (kafalarımız bakımından uzak) daha gerçekçi ve kaçınılmaz projesinde, Büyük Ortadoğu Projesi değil ama gerçek Büyük Doğu projesinde yitiğimizi arıyor değil miyiz? 


         

 

[1] Lütfü Şehsuvaroğlu, Nurettin Topçu, Alternatif Yayınları, Ankara, 2002.

[2] Süleyman Nazif, Namık Kemal, İstanbul, 1897; Hilmi Yücebaş, Bütün Yönleriyle Namık Kemal, İstanbul, 1957.

[3] Mümtaz’er Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, iletişim, İstanbul, 1991.

[4] Taner Timur, Osmanlı Kimliği, İmge, Ankara, 1998).

 

[5] Prof. Dr. Ziyaeddin F. Fındıkoğlu, İçtimaiyat Dersleri, İktisat Fakültesi, İstanbul, 1971.

[6] Fevziye Abdullah Tansel, Namık Kemal’in Mektupları, 5 cilt Ankara, 1967.

 


Türk Yurdu Ekim 2006
Türk Yurdu Ekim 2006
Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele