PROF. DR. HASAN ONAT: “PAPA’NIN SÖZLERİ DİNÎ DEĞİL SİYASİ”

Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230


 

- Hocam, malumunuz olduğu üzere, Papa XVI. Benedikt 12 Eylül 2006 tarihinde Almanya’da yaptığı konuşmada, Bizans İmparatoru 2. Manuel Palaeologos’a atıfta bulunarak, “İslam’ın saldırganlık taşıdığını, ‘Dinde zorlama yoktur’ anlamındaki âyetin İslam’ın güçsüz olduğu zamanlarda kaldığını, Müslümanların daha sonra şiddete başvurarak inancını yaymaya yöneldiğini” belirterek, İslam dinini hedef alan sözler sarfetti. Papa’nın sözleri İslam dünyasında Müslümanlara hakaret olarak algılandı ve uzun süre özür dilemesi beklendi. Ancak Papa, “yanlış anlaşılmasından dolayı üzgün olduğunu” belirtmekle yetindi ve özür dilemedi.

Öncelikle şunu cevaplar mısınız… İslam’da “inancı şiddet kullanarak yaymak” gibi bir anlayış var mıdır? “dinde zorlama yoktur” ilkesi sadece İslam’ın güçsüz olduğu devirlerde mi geçerliydi?

- Prof. Dr. Hasan ONAT: Papa’nın sözlerinin iyi hazırlanmış bir metinden okunduğunu, alıntının da Papa’nın konu ile düşüncelerini daha iyi anlatabilmek için “giriş” niteliği taşıyacak şekilde özenle seçildiğini belirtmekte fayda vardır. Bu sözler, hesap, kitap yapılarak, bilinçli olarak söylenmiştir. Papa’nın “yanılmaz” kabul edildiğini düşünecek olursak, özür dilemesini beklemenin anlamsız olduğunu anlamış oluruz. Varlığını ve duruşunu irrasyonel ve tartışılamaz bir zemin üzerine oturtan Papa’nın İslam’la ilgili söylediklerinin rasyonel olmasını beklemek de pek mümkün değildir. Üstelik Papa XVI. Benedikt, aynı zamanda Vatikan Devleti’nin de başkanıdır; bu sözlerin siyasi olmadığını düşünmek için pek fazla bir sebep yoktur. Öncelikle iki önemli hususa dikkat çekmek isterim: Birincisi, bu sözler, 11 Eylül 2001 sonrasında gittikçe artan bir dozda, İslam’ın şiddet dini olarak gösterilmesi şeklindeki eğilimin bir devamı niteliğinde anlaşılabilir. Ana amaç, Batı’daki İslam’a yönelik kendiliğinden gelişen arayışların önüne geçmek ve İslam’ın şiddet içeren bir din olduğu şeklindeki ön yargıyı beslemektir. İkincisi ise, Batılıların insanlığın içine sürüklendiği olumsuz tablo karşısında, kendi sorumluluklarını görmezlikten gelerek, özeleştiriden kaçmalarıdır. İnsanlığı bunaltan şiddet ve terörün faturasının İslam’a ve Müslümanlara kesilmesi, bir tür “suç bastırma” ve suçlu arama psikoloji ile izah edilebilir. İslam’ın kılıç zoruyla yayıldığı iddiasının böyle bir zaman diliminde sık sık karşımıza çıkması da, benzer bir psikolojiyi yansıtmaktadır. Müslümanların tarihinde soykırım yoktur; engisizyonlar ve “cadı avları” yoktur; sömürgecilik hiç yoktur. İspanya’da ölümden kurtulabilen Yahudilere Osmanlı’nın kucak açması hâlâ hafızalardan silinmiş değildir. Eğer bugün Müslümanların yaşadıkları bölgelerin “şiddet ve terör üreten bataklık” gibi olduğu iddiasını haklı çıkartabilecek bir takım malzemeler kolaylıkla bulunabiliyorsa, bu bölgelerin “uygarlaştırma” adı altında ne kadar sömürüldüğünün hatırlanmasında fayda vardır.

İslam’ın kılıç zoruyla yayıldığı iddiası yeni değildir. İslam’a saldırmak isteyenler, çoğu zaman bu iddiaya sarılmak ihtiyacı hissetmişlerdir. Ancak, hemen belirtelim ki, bu iddia, ne tarihen doğrudur; ne de teorik çerçevede doğrulanabilir. Tarihen doğru değildir; Müslüman olmanın en zor olduğu dönem Mekke dönemidir; insanlar, hiçbir zorlama olmaksızın, doğrudan Kur’an’ın etkisinde kalarak, akıllarını kullanarak İslam’ı seçmişlerdir. Müslümanların tarihinde siyasi savaşlar elbette vardır; fakat insanların Müslüman olmaları konusunda, tarihin hiçbir döneminde zorlama olmadığı, tarihi belgelerle kanıtlanabilecek bir husustur. Eğer insanlar zorla Müslümanlaştırılsaydı, bugün Birleşmiş Milletler’e üye olan, Osmanlı Şemsiyesi kırıldıktan sonra ortaya çıkan devletlerin çoğu olmazdı.  

İslam’ı şiddet ve terörle irtibatlandırmak isteyenler, daha çok “cihat” meselesini öne çıkartmaktadırlar. Hiç kuşkusuz İslam’da cihat vardır; ancak bu cihat, başkalarını Müslüman yapmak için değil; daha iyi insan olmak, dünyada adaletin egemen kılınmasını sağlamak; iyiyi, güzeli ve doğruyu gerçekleştirmek için yapılan cihattır. Nitekim, Hz. Muhammed, bir savaş dönüşü şöyle demiştir: “Küçük cihat bitti, şimdi sırada büyük cihattadır”.  İslam, barışı esas alan bir dindir. Savaş, ancak insan hayatı ve özgürlüğü tehlikeye girdiği zaman, insan onuruna yaraşır bir güven ortamı oluşturmak ve barışı sağlamak için yapılabilir.

İslam’ın barışı esas alan bir din olmasının ne anlama geldiğini iyi anlayabilmek için, Kur’an’ın cihat meselesine nasıl baktığını ortaya koymak gerekir. Bu konuda bize yol gösterecek ilkelerden birisi, Papa’nın Müslümanların güçsüz oldukları dönemi yansıttığını ileri sürdüğü, Bakara suresinin 256. ayetidir. Bu ayetinde içinde yer aldığı Bakara suresinin Medine devrinde nazil olduğunu düşünürsek, Müslümanların pek de güçsüz olmadıklarını anlamış oluruz. Bu ayette “Dinde zorlama yoktur” buyrulmaktadır. Müslümanlar, tarihleri boyunca, bu ayete dayanarak, hiç kimseyi Müslüman olması konusunda zorlamamışlardır. Bir kimse, Müslüman olmaya, kendi hür iradesi ile karar verir; bir kimse, “ben Müslüman’ım” diyorsa, hiç kimse onu, Müslüman olması konusunda zorlamadığı gibi, dinin emir ve yasaklarını yerine getirme konusunda da zorlayamaz. Baskı ve zulümden bunalan insanların, insanca yaşayabilmek için Müslümanlara sığındıklarına, Müslümanlara davetiye çıkarttıklarına tarih şahittir.

İslam’a göre esas olan savaş değil barıştır. İslam’ın kelime anlamı bile “barış” demektir. Savaş ârızî bir durumdur, Müslüman insan, eğer özgürlükleri, yaşamı tehlikeye girerse, ancak o zaman savaşabilir. Bir başka ifadeyle, Müslüman, eğer özgürlüğü ve hayatta kalması, sadece savaş ile mümkün olacaksa, savaşır. Onun dışında İslam’da bir saldırı savaşı söz konusu değildir. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Size savaş açanlara karşı Allah yolunda savaşın; ama amacınızı aşıp saldırganlık yapmayın, doğrusu Allah saldırganları sevmez”. (2/190), Kur’an’daki konu ile ilgili ayetlerden çıkarılabilecek önemli bir sonuç, Müslümanlar için savaşın meşruiyetinin, sadece “kendini savunma amacına bağlı” olduğudur (Muhammed Esed, 54). Kur’an’ın barışı esas aldığını gösteren bir başka ayet de, Müslümanların hep birlikte savaşa çıkmamaları gerektiğine işaret eden, Tevbe suresinin 122. ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır: “Bütün bunlarla birlikte, (savaş zamanı) mü’minlerin hepsinin toptan yola çıkması doğru olmaz; onların arasından her gruptan bazılarının seferden geri kalmaları, (bunun yerine) Din hakkında derin ve sağlam bir bilgi elde etmek yolunda çaba göstermeleri ve (böylece) seferden dönen kardeşlerini aydınlatmaya çalışmaları daha yerinde olacaktır; böylece belki onlar da kötülüğe karşı kendilerini daha iyi korumuş olacaklardır.”

Müslüman insan, savaşa ölmek için gitmez; onun tercihi her zaman yaşamaktan yana olacaktır; ancak savaşta ölürse şehit olur. Müslüman insan, savaş anında bile insan onuru ile bağdaşmayan tavır, tutum ve eylemlerde bulunamaz. Müslüman insan, haksız yere adam öldüremez. Kur’an, bir tek insanın haksız yere öldürülmesinin, tüm insanlığın öldürülmesi gibi olduğuna; bir tek insanın hayat bulmasının da tüm insanlığın hayat bulması gibi olduğuna dikkat çekerek, esas olanın barış ve hayat olduğunu ortaya koymuştur. Bu doğrultuda, “canlı bomba” olarak isimlendirilen, kendisinin ve pek çok masum insanın ölmesine yol açan intihar eylemlerinin İslam açısından tasvip edilmesinin mümkün olmadığını da belirtmekte fayda vardır. Zalimin zulmü, Müslüman’ın zalim olmasına, zulmü hoş görmesine yol açmamalıdır.

Şimdi de Hz. Peygamber’in hayatına, söz ve fiillerine bakalım. Cihat ile ilgili söz ve fiiller elbette var ama esas olan nedir? İlke bazında olaya baktığınızda, Peygamberimizin sürekli barışı esas alan bir hayat tarzı olduğunu, barışçı bir söylem biçimi geliştirdiğini görüyoruz. Alimlerin mürekkebinin şehitlerin kanından daha değerli olduğuna dikkat çeken Hz. Muhammed’dir. Gerçek cihadın, insanın iyiyi, doğruyu, güzeli gerçekleştirmek için çaba sarf etmesi olduğunu söyleyen Hz. Muhammed’dir. Savaşa gönderdiği insanlara, “sakın yaşlılara, çocuklara, kadınlara, din adamlarına dokunmayın; sakın dinî mekânları tahrip etmeyin, yeşili koruyun” diyerek, savaşmayan hiç kimsenin öldürülmemesini gerektiği uyarısında bulunan Hz. Muhammed’dir.

Hz. Peygamber’in hayatında yapılan savaşlara bakalım. Bedir Savaşı, Uhud Savaşı, Hendek Savaşı; bunların hiçbirisi doğrudan saldırı niteliği taşıyan savaşlar değildir. Bedir Savaşı ekonomik boyutu olan bir savaştır; Mekkeliler, Müslümanları Mekke’den kaçırmakla, onları yerlerinden yurtlarından etmekle yetinmemişler; onları Medine’de de rahat bırakmamışlardır. Medine’yi bir tür abluka altına almışlardır. Medine’nin hayat damarlarını kesmişler, ticari bağlarını kopartmışlar; Müslümanları, sadece Medine’ye mahkûm etmişlerdir. Böyle bir tablo karşısında Müslümanlar kendilerini korumak için, yaşayabilmek için savaşmak mecburiyetinde idiler. Uhud Savaşı yine güçlü bir orduyla gelen Mekkelilere karşı Medinelilerin yaptıkları bir savaştır. Hendek Savaşı, adını Medine’nin etrafına savunma amacıyla kazılan hendekten almıştır. Hz. Muhammed’in peygamber olarak on yılını geçirdiği Medine döneminde yapılan üç büyük savaş da, savunma amaçlı yapılmıştır.

Mekke’nin fethedilmesi, ilk bakışta, savunma amaçlı değilmiş gibi bir kanaat uyandırmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki, Mekke, oradan Medine’ye hicret eden Müslümanların da vatanıdır, sadece putperestlerin yurdu değil. Yani, Müslümanlar kendi yurtlarını tekrar ele geçirmek için harekete geçmişlerdir. Hz. Peygamber’in, Hicret sonrası, zaman zaman Mekke yönüne dönerek, o taraftan esen rüzgârı, vatan hasretiyle ciğerlerine doldurduğunu, derin derin nefes aldığını bildiren haberler, Mekke’den gelen Muhacirun’un yurt hasretini çok güzel ortaya koymaktadır. Buradan çıkan sonuç, Mekke’nin fethinin de bir saldırı niteliği taşımadığı; doğal hakları koruma kavgasından başka bir şey olmadığıdır. Özetle söyleyecek olursak, gerek Kur’an’daki kurucu ilkeler, gerekse Peygamberin sözleri, tavırları, eylemleri İslam’daki yayılmanın teori ve pratikte kılıç zoruyla olamayacağının açık göstergesidir. Bu, şu anlama gelmez: Tarihte devletler oluştuktan sonra, yani ekonomik amaçlı, siyasi amaçlı savaşlar yapılmamış mı? Yapılmış olabilir, örneklerini bulmak mümkündür, ama dünyanın başka yerlerinde ne kadar yapılıyorsa Müslümanlarda da ancak o kadardır. 

- Papa’nın konuşması bir bütün olarak düşünüldüğünde, Hristiyanlık’ta “akıl gereğince hareket etmemenin tanrının doğasına aykırı olduğu” inancının geçerli olduğu, İslam’ın akıl ve tanrı anlayışının ise buna ters düştüğünün iddia edildiği görülüyor. Bu doğru mudur?

- Kutsal kitapların hiçbirisi Kur’an kadar akla vurgu yapmaz, bu bir. Kur’an’da 275 yerde “düşünmez misiniz, “akletmez misiniz, ibret almaz mısınız” diye buyrulmaktadır. Kur’an’da ‘bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı’ açıklıkla belirtilmektedir. Hatta Kur’an, Hucûrat sûresinde insanlar arasında tek üstünlük ölçüsü olarak takvâyı belirler. Buradaki takva Allah’a yönelik, bilgiye dayalı, üst seviyede bilince dayalı saygıdır. Bilgi olmadan bu seviyede bilinç gerçekleşmez ve ona dayalı Allah’a saygı gerçekleşmez. İşte Kur’an böyle bir kitaptır.

İkincisi, Kur’an düşünmeyi, akletmeyi ön planda tutarken, Peygamberimiz Hz. Muhammed de “aklı olmayanın dini olmaz” buyurarak, İslam’ın akıl üzerine oturduğunu açıklıkla ifade etmişlerdir. Kaldı ki, bir bütün olarak bakıldığında, vahiy akla destek için vardır. İnsan aklını doğru kullandığı zaman Allah’ın var ve bir olduğu fikrine ulaşabilir; vahiy bunu destekler, insanın daha sağlıklı hareket etmesine imkân sağlar.

Nitekim, büyük Türk bilgini İmam Maturudi çok nefis bir ifade kullanır. Der ki, “eğer Allah vahiy göndermemiş olsaydı bile insanlar aklıyla Allah’ı bulabilirlerdi”. Bu da Maturudi’nin gerçekten de büyüklüğünü gösteren çarpıcı bir ifadedir kanaatimce.

Kur’an’da affedilmeyecek tek günah olarak “Allah’a eş koşma”nın gösterilmiş olması da, insanın aklıyla Allah’ı bulabileceğinin bir delili olarak gösterilebilir. Kur’an’a göre, aklını kullanmayanlar “pislik içinde” kalmaya mahkûm olurlar.

İslam, fıtrata uygun bir dindir. İslam’da akla aykırı herhangi bir şeyin olması mümkün değildir. Kur’an’da, imanın bilgiye dayalı olması gerektiği ile ilgili pek çok örnek vardır. Hz. İbrahim hakkında Kur’an’da verilen bilgiler, imanın bilgi temelli ve akla, hür iradeye dayalı olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Müslüman insan, insanı ilgilendiren her alanda, aklını en iyi şekilde kullanmakla yükümlüdür.

Buna ilaveten, belki Müslümanların Batı uygarlığının yükseliş sürecine girdiği döneme kadar, 17. asra kadar varlığını hissettiren, ortaya koydukları, meydana getirdikleri medeniyete bakmak gerekir. Bu medeniyet kitap medeniyetidir. Yani Batı karanlıklar içerisinde yüzerken, Müslümanlar muhteşem bir medeniyet yaratmayı başarmışlardır. Ama şu anda Batı güçlü, Batı uygarlığı belirleyici. Maalesef bu noktada fazla bir şey söylemeyi gereksiz görüyorum, çünkü geçmişiniz ne kadar şanlı olursa olsun eğer şu anda siz geçmişe layık bir konumda değilseniz geçmişle övünmenin fazla bir anlamı, tadı, keyfi olmuyor.

Öte yandan, mevcut Batı uygarlığının, aklın Kilise’nin ipoteğinden kurtulması ile birlikte yükselişe geçtiğini hatırlamakta fayda vardır. Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesinin ne kadar rasyonel olduğunu, Papa’nın yanılmazlığı gibi irrasyonel bir kabulle yola çıkan kafaların kolay kolay tartışamayacaklarını söylemek mümkündür.

- Papa’nın sözleri “düşünce hürriyeti”nin neresinde yer alıyor? Papa’nın bu çıkışını, Batı dünyasının son yıllarda “İslam’ı terörle özdeşleştirerek” uyguladığı saldırgan politikalara zemin hazırlama ve destek verme olarak  değerlendirebilir miyiz?

- Papa’nın bu sözlerinin, düşünce hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi kanaatimce pek mümkün değildir; çünkü, bu sözler, sıradan bir insanın sözleri olarak söylenmemiştir. Papa, Katoliklerin ruhani lideridir; bu vasfıyla, yanılma, hata yapma imkânı olmadığına inanılır. Üstelik, daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, bu sözler bilinçli olarak söylenmiştir.

Öyleyse, Papa’nın bu ifadelerinin zeminini, hem Batılıların şuuraltında, hem de 11 Eylül 2001 sonrası yaratılmak istenilen atmosferde aramak gerekir. Maalesef bu sözler, 11 Eylül sonrası tüm dünyada öne çıkartılan; “İslamofobi”, “radikal İslam”, “İslamofaşizm” gibi özenle seçilen kavramlarla dillendirilen; İslam’ı şiddet ve terörle özdeş gibi göstermek isteyen çabaların yeni bir örneği olarak anlaşılabilir.  Bush’un ağzından çıkan “Haçlı Seferleri” ile Papa’nın ifadeleri arasındaki paralellik gözden kaçmamaktadır. Amacın, ne demokrasi, ne ifade özgürlüğü, ne temel hak ve özgürlükler, ne laiklik, ne de insan hakları olduğu söylenebilir. Gelişen olaylar ve ısrarla İslam’ın şiddet ve terörle özdeşleştirilmek istenmesi, olup bitenlerin doğru değerlendirilmesinin hayati önem taşıdığını göstermektedir.

İşte Papa’nın yaptıkları da bu doğrultuda anlaşılabilir diye düşünüyorum. Bunun arka planına bakmak lazım, hafızalardan henüz silinmedi, bir karikatür krizi yaşandı. Danimarka başbakanı Rasmussen, olayı düşünce özgürlüğü ile, ifade hürriyeti ile izah etmeye kalkıştı. İslam dünyasından yükselen tepkiler de Müslümanların tahammülsüzlüğü olarak yorumlandı. Düşünce özgürlüğü ile hakaret aynı şey değildir. Ben o karikatürleri gördüğüm zaman ürpermiştim, gerçekten de utanç verici idi. Bunun düşünce özgürlüğüyle hiçbir alakası yoktu. Ancak, karikatürlere tepki göstereceğim diye birbirlerini öldüren Müslümanları anlamanın da pek mümkün olmadığını unutmamakta fayda vardır.

Papa’nın söylediklerini de ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü olarak yorumlamaya çalışanlar, yine Müslümanların şiddet ve terör yanlısı olduklarını, temel hak ve özgürlükler konusunda duyarsız olduklarını söylemeye başladılar. Ancak, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü bir buçuk milyara yaklaşan bir kitleyi aşağılamayı gerektirmez, o kitlenin inançlarıyla, dinî sembolleriyle oynamayı gerektirmez. Kaldı ki, Müslümanların geleneğinde bir karşı saldırı diyebileceğimiz türde bir oluşuma izin verecek bir yaklaşım biçimi de yoktur. Bunu da görmek durumundayız; çünkü Müslümanlar Hz. İsa’yı da peygamber olarak kabul ederler, onu severler ve sayarlar. Dolayısıyla, ne karikatür krizi, ne de Papa krizi, düşünce ve ifade özgürlüğü ile izah edilebilir. Papa’nın geçmişi ve daha önceki söz ve fiilleri, bu söylediklerinin daha iyi anlaşılmasını kolaylaştırabilir. Bu vesile ile Papa’nın “Dinler arası diyalog”dan ne anladığını da ortaya çıkmış olmaktadır. Daha doğru bir ifade ile, Papa, kültürler arası diyalogdan söz ederek, makasın değiştiğini anlatmak istemiştir.

Papa’nın söylediklerini dikkatle okuduğunuzda şöyle düşünmek pek zor olmamaktadır: Batı’da entelektüel düzeyde köklü arayışlar var. Modernitenin, aşırı sekülerleşmenin bunalttığı insan tipi, yeni arayışlara,  yöneliyor;  daha anlamlı bir hayat arıyor. Burada karşılarına iki adres çıkıyor; birincisi İslam, ikincisi Budizm. Dolayısıyla İslam’ın önünü kesmek gerekiyordu. Bu, sadece Batılıların doğal bir yönelişiyle alakalı değil. Avrupa ihtiyarladı, Amerika güç sarhoşu… Böyle bir tablo içerisinde, ortam, Müslümanların yeni bir dirilişi için uygun hale geliyor. Ama Batı açısından bakıldığında, iki noktadan bunun önünü kesmek mümkün: Bir, Batılıların gözünde İslam’ı bütünüyle düşük bir düzeye indirgemek, İslam’ın şiddet ve terör dini olduğunu Batılılara anlatmak, onlardaki doğal yönelişin önünü kesmek. İkincisi, Müslümanlarda da “işte bu sizin dininiz hakikaten şiddet ve terör içeren bir dindir” düşüncesini etkin kılmak. Hani ne derler, “bir adama 40 gün deli dersen deli olurmuş”; buna benzer bir şey. Müslümanların son iki asırdır maruz kaldıkları da bu. 

Dolayısıyla, bunun önünü kapatmanın yolu da insanların dikkatlerini farklı noktalara çekmektir.

O zaman olması gereken mesele nedir?

Açıklıkla ifade ediyorum, İslam’ın şiddet ve terörle birlikte anılamayacağını önce Müslümanların iyi anlaması gerekiyor. Sonra da, bu çerçevede Batı’nın yaklaşımları karşısında savunmacı bir yaklaşımla değil, kendi tezlerimizi ortaya koyup, kendimizi, değerlerimizi dünyaya anlatmamız lazım. İslam gibi bir din şiddet ve terörle birlikte mütalaa edilemez. Eğer bugün şiddet ve terör küresel ölçekte yayılmış ise, bunun sebebini Batı uygarlığında, sömürgecilikte, Batı’nın çifte standardında, ırkçılığında aramak daha doğru olur.

Ama İslam’ı şiddet ve terörle birlikte mütalaa etmek isteyen insanlara yeterince malzeme verilmiyor mu? İşte El Kaide veriyor, işte dünyanın başka yörelerinde yaşanan olumsuzluklar var. Yani bunlar bir defa Müslümanların da İslam’ı anlamada ciddi sorunlarının olduğunu ortaya koyuyor. Bu sebepten, bizim bu olayları fırsat bilip, gerek karikatür krizini gerekse Papa’nın ortaya koyduğu bu krizi fırsat bilip, sıkı bir özeleştiri süreci başlatıp, kendi tezlerimizi ve insanlığın sorunlarına yönelik evrensel boyutlu çözüm önerilerimizi ortaya koymamız lazımdır. Küresel boyut kazanan şiddet ve teröre ancak küresel boyutlu bir çözüm bulunabilir. Bu çözümü biz bulabiliriz. Kur’an’ın kurucu ilkelerinden hareket edersek, “yüksek güven kültürü yaratılması”nın şiddet ve terörün ilacı olduğunu görebiliriz.

Belki konuşmamızın sonunda söylememiz gereken bir şeyi hemen bu noktada söyleyeyim. Burada varolan şey şudur: Bugün Türkiye bir zamanlar Endülüs’ün, Sicilya’nın konumundadır. Türkiye’de İslam’ın uygarlığa vücut veren kök hücreleriyle Batı’nın birikimi şu anda buluşuyor. Yani, bu aslında yeni bir uygarlığın mayalanma sürecinin başladığını söylemeyi de gerektirebilir. Aslında Türkiye üzerinde oynanan oyunların bu kadar büyük olması, dikkatlerin Türkiye üzerine odaklanmasının sebebi de budur, yani pek çok hesaplaşma Türkiye üzerinden gerçekleştiriliyor. Bunu da görmemiz lazım.

- Hocam, Papa’nın konuşmasında dikkat çeken bir şey daha var. Yunan felsefesi içerisinde büyümüş bir Bizans imparatorunun sözleri yüceltiliyor; İncil ile Yunan felsefesi arasındaki örtüşme vurgulanıyor. Sizce bu ne anlama geliyor?

- Biz bugün biliyoruz ki, eğer İslam olmasaydı, Müslümanlar olmasaydı ne Batı uygarlığı olurdu, ne Rönesans, ne Reform olurdu! Batı, Sicilya ve Endülüs kanalıyla Müslümanların birikimiyle İslam’ın uygarlığa vücut veren kök hücreleriyle buluşmuş, Batı kafası, buradan beslenerek buradan aldığı sızıntılarla Rönesans ve Reformu gerçekleştirmiş, aklı özgürleştirmiş ve bugünkü Batı uygarlığı ortaya çıkmıştır. Bugünkü Batı uygarlığı bugün artık küresel ölçekte tüm insanlık için varoluşsal bir anlamsızlık hastalığını yayıyor, yani ciddî manada insanlar varoluşsal anlam boşluğunun içine sürükleniyorlar.

Batı’nın o zamanki kafa yapısını gösteriyor olup bitenler, yani Batı’nın Orta Çağ’ı karanlıklar çağıdır. O Orta Çağ’da yaşayan insanların İslam’ı doğru anlamaları zaten mümkün değil. Yani o karanlık atmosferde ne kadar doğru anlaşılır? Kaldı ki, Batı’da İslam’a karşı Müslümanlara karşı hayranlık duyanların sayısı hiç de az değildi. O zamanki şartlarda bir kısmı hayranlık duyarken bir kısmı da düşmanlık besleyecekti. İşte o zamandan alıntı yapılan sözler de kanaatimce o düşmanlığın tipik yansıması olarak, önyargının tipik örneği olarak algılanabilir diye düşünüyorum.

Batı, sahip çıktığı, varlığı ile övündüğü Yunan Felsefesi’ni bile Müslümanlar kanalıyla öğrenmiştir. Batı tekrar Yunan Felsefesi ile buluşurken, Müslümanların Felsefeye katkılarını ve diğer düşünsel birikimlerini de almış; ancak bu konuda kaynak göstermekten şiddetle kaçınmıştır.

- Özellikle dikkat çekmek istediğim şuydu: Papa’nın konuşmasında, bugünki Avrupa’nın oluşumunda Yunan felsefesinin ve Hristiyanlığın kaynaşmasına bir vurgu var ve akla önem veren Hristiyanlık anlayışının ortaya çıkmasında Yunan felsefesinin çok önemli olduğu ve bugünki Avrupa medeniyetini de bu anlayışın oluşturduğu özellikle vurgulanıyor…

- Burada şunu tekrar hatırlatmak lazım. Papa da bunu biliyor olmalı. Eğer Müslümanlar olmasaydı Batı Yunan felsefesiyle buluşamazdı. Yani, Batılılar Yunan felsefesini Müslümanlar kanalıyla almışlardır. Müslümanlar, Abbasiler döneminde özellikle Me’mun zamanında kurulan Beytu’l-Hikme’lerde Yunan felsefesini, ulaşabildikleri bütün felsefi ve bilimsel eserleri Arapça’ya çevirmişlerdir. Dünya, Yunan Felsefesini bu tercümeler üzerinden, okumuş ve anlamaya çalışmıştır.

Dolayısıyla, Batılılar övündükleri Yunan felsefesini bile Müslümanlardan almışlardır. Müslümanlar kanalıyla Yunan felsefesini alırken, Farâbî’nin, İbn-i Sînâ’nın, İbn-i Rüşd’ün görüşleri ekseninde Müslümanların birikimlerini de Batı’ya taşımışlardır. Yani orada da haklı olduklarını ben şahsen düşünmüyorum. Batı gerçekten çifte standart uyguluyor. Mesela bir Dante’ye bakın, yazıp çizdikleri, işte Batı’nın Orta Çağ’ında Müslümanların Batı üzerinde ne kadar etkili olduğunun kanıtı olarak alınabilir. Ama bunları hiç zikretmiyorlar. Bakın felsefe tarihlerine; en insaflıları, mesela Alfred Veber, zannediyorum bir iki sayfayla geçiştiriyor, Felsefe’deki Müslüman halkayı. Onun dışında pek çokları Müslüman halkadan hiç söz etmezler.

Medeniyetlerin birbirinden etkilenmemeleri asla söz konusu olamaz. Müslümanların yarattıkları “Kitap Medeniyeti” insanlığın daha önceki birikiminden yararlanılarak yaratılmıştır. Müslümanlar, aldıkları bilginin kaynaklarını hiçbir zaman gizlememişlerdir. Bu tutum, İslam’ın hayatın bütün alanlarında etkin olmasını istediği “dosdoğru, dürüst” olmanın bir gereğidir. Batı dünyası, insanlığın birikimini, Müslümanların katkıları ile birlikte almış, ancak, kaynaklarını ustalıkla gizlemiştir. Yunan Felsefesi’ne aşırı vurgu yapmak, Batı’nın İslam karşısında içine sürüklendiği olumsuz psikolojinin bir yansıması olarak anlaşılabilir. Bu konuda yapılması gereken, İslam düşüncesinin Batı’yı nasıl etkilediğinin bilimsel olarak ortaya konulmasıdır. Buna her şeyden önce Müslümanların şiddetle ihtiyacı vardır.

- Son olarak, Papa’nın Türkiye ziyaretine gelmek istiyorum. Bildiğiniz üzere Papa, kasım ayında Cumhurbaşkanımızın resmî davetlisi olarak ve “devlet başkanı” sıfatıyla Türkiye’ye gelecek. Fakat Papa şu mahut konuşmasını yaptığı günlerde, uçakta gazetecilere yaptığı bir açıklamada, özellikle “Konstantinopol’e gideceğini” vurguladı. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Papa XVI. Benedikt’in Papa olmadan önce de İslam’a karşı, özellikle de Türklere karşı önyargıları olduğu biliniyor. Bu, aslında Vatikan’ın dinler arası diyalog konusunda ne kadar samimi olup olmadığı konusunda da bir kriterdir kanaatimce. Yani Papa, “Konstantinopol” derken oranın İstanbul olduğunu bilmiyor mu! Bu bilinçli seçilmiş, bilinçli söylenmiş, bir yerlere mesaj vermek için söylenmiş bir ifade.

Papa’nın iki vasfı var biliyorsunuz, hem Katoliklerin rûhâni lideri hem de Vatikan Devleti’nin başkanı. Bu konuşmaların çoğu dinî olmaktan çok biraz siyasi gibi geliyor bana. İşin Türkçesi, bir yerlere mesaj vermek, kendi gücünü ortaya koymak maksadı var. Nitekim konuşmasında Hristiyanların din konusundaki tutumlarından rahatsız olduğu da anlaşılmaktadır. Bu tür konuşmalar, Batılıların şuuraltını tetiklemeye yönelik gibi görünmektedir. İslam’la korkutarak, Batı’nın iç dinamiklerini harekete geçirme arzusunun mevcut olduğu hissedilmektedir. İstanbul yerine Konstantinapol adının kullanılması, bu açıdan anlamlıdır.

Gerek karikatür krizi, gerekse Papa’nın bu talihsiz konuşması, bu tür örneklerle daha çok karşılaşacağımızı göstermektedir. Bizim yapmamız gereken, sağduyu ile şiddete, aşırılığa kaçmadan tepkimizi ortaya koymak; daha da ötesi, kendi işimize bakmaktır. Bizim işimiz, bütün insanlığa ışık tutacak yeni “Kızıl Elma”lar yaratmaya çalışmaktır. İnsanlık gerçekten bunalmıştır. Vahyin diriltici soluğuna her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. İslam gibi evrensel bir din de ortada durmaktadır. Öyleyse, bize düşen önce İslam’ı Kur’an’daki kurucu ilkeler doğrultusunda doğru anlamak, sonra da insanlığın muhtaç olduğu yeni uygarlık yolunda yürümektir. Biz, bir arada yaşama kültürüne sahibiz. Batı, bunu henüz öğrenememiştir. Biz, daha önce uygarlık yaratmayı başardık; tekrar başarmamamız için hiçbir sebep yoktur. Avrupa’ya işçi olarak giden insanlarımızdan bir kısmının “işveren” konumuna yükselmiş olmasının da, Papa’nın bu sözleri söylemesinde etkin olduğunu düşünüyorum. Biz, işimize bakmalıyız. Bilginin gücünü damarlarımızda hissettiğimizde, insanlığın kaderinin değişeceğini düşünüyorum. Ben yeni bir uygarlığın beşiğinin Türkiye olacağını kanaatindeyim.

- Teşekkürler hocam.

- Ben teşekkür ederim.  


         

* Söyleşi: Ömer BEKEÇ - Mehmet EKİZ


Türk Yurdu Ekim 2006
Türk Yurdu Ekim 2006
Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele