KİMLİK TARTIŞMALARI ve TÜRK KİMLİĞİ

Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

         

Tarih boyunca halklar; kim olduklarını, nereden geldiklerine, hangi tarihin ya da coğrafyanın ürünü olduklarını hep merak etmişlerdir. Bu nedenle de insanlar; aidiyetlerini, kimi temsil ettiklerini ve birlikteliklerini -yaşadıkları zamanların aktörleri olarak- sürekli bir biçimde sorguladıkları bilinmektedir.

Ünlü toplumbilimci Durkheim, “Hiçbir toplum yoktur ki, birliğini ve kişiliğini oluşturan kolektif duyguları ve kolektif düşünceleri düzenli aralıklarla onaylamak ve doğrulamak ihtiyacını hissetmesin” der. Diğer tüm varlık ve yaratıklardan farklı olarak insanoğlu önce kendisini sonra doğayı daha sonra da yaratılışı anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu bağlamda ortaya çıkan ön kabuller ve ön yargılar daha sonraki nesiller tarafından sorgulamaya tabi tutulmuştur.

İster doğal ve giydirilmiş isterse de zorakî ve inşa edilmiş olsun; bütün kimlikler, inançlar ve değerler bir tarihi sürecin ürünüdürler. Bugünün kimlikleri, az veya çok tarihin derinliklerinden sonsuza akan zaman süreci içinde; ananın, babanın, tarihin, coğrafyanın, klanın, cemaatin, cemiyetin, devletin, doğal şartların, inanç sistemlerinin, geleneğin göreneğin, siyasî sistemlerin, ahlakî değerlerin, üretim şartlarının, felâket ve zaferlerin ürünü olarak şekillenmiştir. Hiçbir toplumu bu süreçten muaf tutmak mümkün değildir.

 

Kimlik ve Anlam Ortaklığı

Arkeologların etnografik malzeme olarak rastladığı nesebi anlaşılamamış bazı istisnai kalıntının dışında, tarih; kimliği olmayan ya da kimlik sorunu bulunmayan bir toplumdan bahsetmez. Kimlik; toplumların yıllar boyunca üretip, geliştirdiği bir anlam, var oluş ve birikim kaynağıdır. Bu bağlamda kimlik; toplumların yaşama, maddeye ve dünyaya karşı aldıkları özgün bir tavırdan başka bir şey değildir. Bireylerin diğer bazı insanlarla olan ortak yanlarını keşfetmeleriyle beliren kimlik; bireylerin kendilerini başkalarından hangi ögelerin farklılaştırdığını kavramalarıyla da biçimlenen bir aidiyet konseptidir.

Kimlikler daha çok sosyalleşme sürecinde inşa edilirler. Anlamların ortaklaştırılmasıyla da bu inşa süreci büyük ölçüde tamamlanır.

Castoriadis’in ifade ettiği gibi “bir toplumu bir arada tutan şey, o toplumun anlamlar dünyasının bir arada oluşudur”. “Anlamlar dünyasının bir arada oluşu” anlam ortaklığının farkında olmasıyla ilgilidir.

Jean-Françoıs Bayart, Kimlik Yanılsaması adlı eserinde şöyle der: “Yapılan ortak hata, farklılığın indirgenemezliğini kültürün ağırlığına, daha doğrusu herkesin ‘kendi’ kültürüyle arasında olduğu varsayılan özel ilişkiye bağlamaktır. Kuşkusuz Max Weber’i okuduğumuz için biliyoruz ki insan, kendi ördüğü anlamlar ağına takılmış bir hayvandır”. Bayart, insanların birileri tarafından örülen ya da “kendi ördüğü anlamlar ağına takılma” gibi bir takıntısının olduğuna dikkati çekmektedir. Anlamak ve anlamlandırmak yaşam sürecinin bir gerçeği olduğu gibi, aynı zamanda amacıdır.

Anlam ortaklığını, bir yandan benzerlikler diğer yandan farklılar yaratır. Bu durum bir yandan bizi; diğer yandan da onları, ötekileri, sizi ve diğerlerini üretir. Hiçbir toplum bu yönelimden muaf değildir. Bu süreç bütün kültürler, toplumlar ve diller için geçerlidir. Calhoun’un ifadeleri bunu vurgular niteliktedir; “İsmi olmayan insanlar, benlik ve öteki, biz ve onlar arasında bir takım ayrımların yapılmadığı diller ya da kültürler bilmiyoruz”.

 Tarih boyunca uluslar hep kendilerini tanıtmak, karşıtları tarafından da kendi belirledikleri biçimde tanınmak arzusu içinde olmuşlardır. Yer küresinde kutsalları, değerleri ve kültürleri kendisine benzetmeye kalkışmamış hiçbir tarihî halktan bahsetmek mümkün değildir. İlkel toplulukların bile zaman zaman kendi kimliklerini evrensel bir model olarak sundukları bilinmektedir.

Feylesof Xenophanes’ın söylediğine göre “Etyopyalılar tanrılarının kara derili, kısa kalkık burunlu, Trakyalılar ise tanrılarının kızıl saçlı, mavi gözlü olduklarını söylerlermiş”. Xenophanes, çok daha çarpıcı bir tespiti şöyle yapmaktadır: “Öküzlerle atların elleri olup insanlar gibi resim ya da sanat eseri yapmak isteselerdi, atlar tanrılarını ata, öküzler de öküze benzeterek kendi vücutlarını model alarak tanrılarını şekillendirirlerdi”.

İlkelinden gelişmişine kadar bütün toplumlarda kendine özgüleri referans almak öncelik arz eden bir yaklaşım biçimidir. Küresel çağda da durum pek farklı değildir. Bu kez de Etyopyalıların yerini küresel gücü elinde bulunduran mihraklar almıştır.

 

Küreselleşme ve Kimlik

Küreselleşme; dünden kopuşu, kalıcılığın ölüm çanlarının çaldığı yeni bir dünyayı temsil ediyor. Bu dünya; kültür dönüşümleri, inanç sarsıntıları, değer buhranları gibi belirleyici özelliklerle öne çıkartıyor. Zenginlikle yoksulluk, bürokrasi ile ad hokrasi, imkânlarla umutsuzluk, zorluklarla kolaylıklar küresel dünyanın dışa yansıyan görüntüleridir. Küresel dünyada bir yanda teknolojik yükselme, kozmopolitleşme ve  geçiciliğin hâkimiyeti söz konusudur. Diğer yanda da  kozmopolitleşmeye karşı, millî kültür ile insanların kendi hayatları ve çevreleri üzerinde denetim sahibi olmak arzularına yönelik olarak duydukları güçlü kolektif kimlik talepleri söz konusudur.

Küreselleşme ile kimlik çatışmaları soğuk savaş sonrası yeni dünyanın temel gerçeklerindendir. Tekno/ekonomik üstünlüğün sağladığı tek kutuplu dünyanın çift ya da çok kutuplu dünyaya ait kimlik yorumlarıyla yetinmesi beklenemezdi. Kürenin askerî ve ekonomik denetiminin ortaya çıkardığı yeni sorunlarla yaşamak yerine onları aşmak gerekiyordu. Elbette ABD veya diğer bir küresel güç, kendinden önceki dünyayı onaylamak yerine, teknolojik devrimdeki ileriliğinden hareket ederek dünyayı kendine, kendi çıkarlarına, amaçlarına ve var olma biçimine uydurmaya çalışacaktı. SSCB’yi dizleri üzerine çöktüren ABD’nin kazandığı bu zaferin sonuçlarını bir biçimde devşirmesi gerekiyordu.

Bütün devrimler ve zaferler değerlerden önce, kimlik dayatırlar. Fransız ihtilali dünyaya Fransızca bakmayı, Bolşevik ihtilali de Rusça okumayı önermişti. Nasıl ki, milliyetçilik Fransız, Komünizm Rus, Emperyalizm İngiliz çıkarlarını meşrulaştırmasının aracı olarak kullanıldıysa; küreselleşme de (neoliberal serbest piyasa düzeni) tek küresel gücün çıkarlarını maksimize etme aracı olarak kullanılacaktı.

 

Kimlik-Çıkar İlişkisi ve Kimlik Dayatmalarının Amacı

Kavramlar, emelleri gerçekleştirmede önemli rol oynarlar. Küresel gücü elinde tutanlar, stratejik kaynaklar üzerindeki eylemlerine meşruiyet kazandırmak için insanların zihinlerini kendi lehine dönüştürecek biçimde yeniden inşa ederler. Bilinç ve kimlik algılarının küresel güç yararına dönüştürülmesi hayatî önem taşır. Kimlik ile çıkar arasındaki ilişkinin bilinen yönü, küresel iştahın şiddetini tayin etmektedir. Giydirilen kimlik, inşa edilen çıkar demektir. Toplumlar çıkarlarının neler olduğunu da ancak kim olduklarının farkına vardıklarında bilebilirler. Huntington bu gerçeği bir başka biçimde; “ulusal çıkarlar ulusal kimlikten doğar” diyerek açıklar.

Doğal olarak da kim oldukları konusunda kafaları karıştırılan toplumlar; farkında olarak ya da olmadan düşman yararını kendi yararlarının önüne koyabilirler. Bu yüzden Huntington haklı olarak “çıkarlarınızın neler olduğuna karar vermeden önce kim olduğunuzu bilmek zorundasınız” der. Kimliklerle oynayanların bu olgunun ne anlama geldiğini çok iyi bildikleri anlaşılmaktadır.

Bugün gibi gelecek de “kim” olduğunun farkında olanların olacaktır. Kim olduğu hususunda kafası karışık olanların ya da kim olduğuna henüz karar verememişlerin geleceği de olmayacaktır.

Küresel güçlerin halkların kim olduğuyla, onların neye inanmaları gerektiğiyle, neyi kabul edip neye karşı çıkmalarıyla bu kadar ilgilenmelerinin nedeni de budur. Dünya üzerinde etkinlik kurabilmiş her emperyal güç, kendi çıkarlarını meşrulaştıran ve önceleyen bir kimliğin halklar tarafından da onaylanmasını isterler.

Halkların kim olduğuna karar vermek de halkların kendilerinin değil; egemen güçlerin işidir. Bu gerçek; Brüksel ya da Atlantik ötesi güçleri; Avrasya/Orta Doğu vb. halklara etnik ya da mezhepsel kimlik giydirmeye yöneltmektedir. Çıkarları bunları yapmaya onları zorlamaktadır. Onlara göre dünya üzerindeki halkların kim olduğuna hep birileri -daha çok da başkaları- karar vermektedir. Ivor Jennings’in dediği gibi “Biri, halkın kim olduğuna karar vermeden, halk kim olduğuna karar veremez”. Halkların kim olduğunu onlara söyleyenler ise; medyayı ve kitle iletişim araçlarını elinde bulunduranlar olmaktadır.

Milan Kundera, “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı” adlı eserinde yazdıkları bizim yukarıda anlattığımızın âdeta bir özetini sunmaktadır: “Bir halkı tasfiye etmenin ilk adımı”, dedi Hubl, “onu belleğini silmektir. Kitaplarını, kültürünü, tarihini imha et. Sonra başka birilerini yeni kitaplar yazmasını, yeni bir tür imal etmesini, yeni bir tarih icat etmesini sağla. Çok geçmeden bu ulus şimdi ve geçmişte ne olduğunu unutmaya başlayacaktır. Bu unutuş, çevresindeki dünyada daha da hızlı gerçekleşecektir”.

 

Kimlik Tartışmaları ve Türk Kimliği

AB’nin ve ABD’nin Türkiye’de Alevilere ve Kürtlere azınlık gömleği giydirmek istemesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Türkiye’de kimlik konusunda yapılan tartışmaları küresel güçlerin, genelde arzı istimlâk; özelde ise “Orta Doğu’da yeni düzen” kurmak amacından soyutlanarak açıklanamaz.

Kuşkusuz Türkiye’de de kimlik konusunda yapılan tartışmalar, kültürün kör noktalarının anlaşılmasına büyük katkı sağlar. Ancak bunun için tartışmaların bilimsel bir zeminde yapılması gerekir. Ön yargılarla dolu, tutarlıktan yoksun ve basmakalıp paradigmalar kullanılarak yapılan tartışmalar; kimlik tartışmalarından daha çok siyasî tartışmalardır.

Türkiye’de bu bağlamda yapılan kimlik tartışmalarının bölücülüğü; meşrulaştırma ve makulleştirme aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Melez zevklerin ya da çıkarların dayanılmaz etkisi altında kalan kimlik bezirgânları, millî kimlik sofrasına dadanan “kurt adamı” tavrı göstermektedir. Millî devletten, milletin egemenliğinden, millî bütünlükten bir şeyler koparabilmenin hevesi içinde kimlik meselesi tartışılmaktadır. Bu anlamda Türkiye’de kimlik tartışmaları adı altında bir çeşit devlet, toprak ve millet tartışması yapılmaktadır.

Bu tartışmaları yapan güdümlü, art niyetli ve riyakâr tavırlıların bu toprakları ve üzerindeki milleti yeterince tanımadıkları anlaşılmaktadır.

Ön Asya topraklarının temel özelliği; kimlik yiyen, kimlik eriten ve kimlik yutan topraklar olmasıdır. Onun için Anadolu “kavimler mezarlığı” olarak tarif edilmektedir. Ön Asya topraklarında hem ayakta kalmak hem de egemen kalmak sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Türk, bu topraklarda bin yılı aşkın bir süre hâkim olabilen ilk ve tek milletin adıdır.

Ön Asya topraklarında Türk kimliğini; her türlü iç ve dış olumsuzluklara rağmen içselleştirmesini becerebilmiş Türk milleti yaşamaktadır. Asya’nın derinliklerinden kopup gelen Türkler; Ön Asya topraklarına Türk mührünü vurmuştur.

Bu mührü Edebali’nin erdemi, Yunus’un sevgisi, Mevlana’nın aşkı, Süleymaniye’nin estetiği, Hacı Bayramı Veli’nin basireti, Nenehatun’un kahramanlığı ve Atatürk’ün bağımsızlık iradesi kökleştirmiştir. Türk mührünün Anadolu coğrafyasına vurduğu damganın adına da Türk kimliği denir.

Türk kimliğini de öyle çok karmaşık bir biçimde tarif etmeye gerek yoktur. Bulgaristan’daki kızıl zulüm sürecindeki ad değiştirme operasyonları sırasında Ahmet Şerif Şerefli’nin çığlık gibi ifade ettiği şu satılar arasında Türk kimliğinin cevheri saklıdır. “Bu ülkede Türk doğmak, Türk olmak, Türk kalmak yasaktı. Vatan diye yaralı anadilime sığındım. Türkçe ağladım, Türkçe güldüm, sevdimse Türkçe sevdim”. İşte bu, Türk’ün Türk kalmasını sağlayan ve diğer olanlardan onu ayıran kimliktir.

Türk kimliği; Türkçe gülmek, Türkçe düşünmek, Türkçe sevmek, Türkçe konuşmak ve daha çok da Türkçe ağlamak demektir.

 

Sonuç

Kimlikler kültürlerin direniş siperleridir. Kimlik kaybı; vatanın ve devletin kaybının çok daha ötesinde sonuçlar doğurur. Kimliğin yok oluşu hem vatanın kaybı hem  de devleti var eden milletin erimesi ve yok olması demektir. Bu bakımdan kimlik; öz savunmanın iç kalesinin son siperi durumundadır. Kimliğin kendisi başlı başına milli bir direnişin sığınağıdır.

İlgisizliğin ve belleksizliğin aşılması; kolektif itibarın ihyası, yaşamakta olanın unutulmuş olana bağlanması, yabancı ölçütlerin terk edilerek kendine özgü olanların yaşatılması her şeyden önce kimliğin işlevidir.

         


Türk Yurdu Ekim 2006
Türk Yurdu Ekim 2006
Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele