YENİ OKUDUĞUM KİTAPLAR

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

YENİ OKUDUĞUM KİTAPLAR

                Türk Ocaklı, kütüphanesi olan adamdır, kitap okuma alışkanlığı kazanmış adamdır. Türk Ocaklı gençlerin de en heveslendikleri şey, büyükleri gibi bir kitaplık sahibi olmaktır. Ne yapar ederler, hâli vakti yerinde olmayanlar harçlıklarından biriktirir ve bu kitaplıklarında aralarında bir Türkçe sözlük, bir Osmanlıca – Türkçe sözlük, bir de İngilizce (veya Fransızca, Almanca) -Türkçe sözlük olmak üzere en az birkaç sözlük bulundururlar.

                Yaz tatili, denize girmek, yaylaya çıkmak, dinlenmek için bir vesiledir. Biz hangisini yaparsak yapalım içinde kitap okumak mutlaka vardır. Bu Türk Ocaklılar, tatilde okuyacağı kitapların listesini yapıp tatile çıkmadan onları temin etmeye çalışırlar.

                Ben de bu yaz başında kısa tatilime çıkarken öyle yaptım ve yanıma birkaç roman, bir kaç deneme kitabı aldım. Fakat burada ele alacağım kitapların birini tatile gitmeden okumuştum, diğerini de tatilden dönünce okudum.

Tatilde okuduğum romanlardan Zemheri Kuyusunu da burada değerlendirmek isterdim. Fakat daha önce Türk Yurdunda İbrahim ALTAY onun hakkında bir tanıtma yazısı yazmıştı. Roman’ın kahramanları Peyami Safa’nın Yalnızız ve Fatih Harbiye isimli kitaplarından çokça bahsediyorlar ama ben Zemheri Kuyusunu okurken, Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu hatırladım. Belki Fuat hasta olduğu için. Metin SAVAŞ, Türk Romancılığında belirli bir yere gelecek gibi görünüyor.

Tanıtacağım kitaplardan ilki Dr. Fahri ATASOY’un “Küreselleşme ve Milliyetçilik” isimli çalışması, ikincisi Nevzat KÖSOĞLU’nun “Türk Olmak Ya da Olmamak – Millî Kültür, Mozaik Kültür ve Etnisite” isimli çalışması.. Her ikisini de Ötüken Neşriyat A.Ş. basmış.

Fahri ATASOY’un akademik bir çalışması olduğu anlaşılan kitap, 2005 yılında basılmış ve geniş bir kaynakça da dâhil, 443 sayfadan oluşuyor. Küreselleşme döneminde kültürel farklar artıyor mu, milliyetçilikler yükseliyor mu? Bunu cevaplamak için Atasoy, modernleşme ve aydınlanma döneminden başlayarak evrenselci anlayışın, sosyal olayları tek biçimli açıklamalarına rağmen, toplumlar arasında kültürel farklılıkların da artarak devam ettiğini göstermeye çalışır.

Evrenselci anlayışın Batı’ya has olduğunu anlatıyor Atasoy. Kilisenin “mükemmel sona yolculuk” anlayışının Batı’daki çeşitli ekolleri nasıl etkilediğini fark ettiriyor bize kitap. Hegel, Comte, Marks dünyayı kendi öngördükleri mükemmel sona götürmeye çalışırlar. Tarihten geleceğe giden yolun kâhinleri hep kendi mükemmellerini öngörmektedirler. Onlara göre, toplumlar bu mükemmele doğru evrim geçirmektedir. Toplumlar arası farkların bu müşterek sona doğru yolculukta ortadan kalkacağı iddiası, Batılı ülkelerin müstemleke politikalarında ortadan kaldırma fiiline de dönüşmüş; bir toplumun mükemmel sona doğru evrimi bir başka toplumun baskısıyla sağlanmaya çalışılmıştır.

Kitaptan benim anladığım kadarıyla, ya da kitabın bana anlattığı kadarıyla, Fukuyama ve Huntington gibi son zamanların kâhinleri, toplumlar arasın farkın ortadan kalktığı / kalkmakta olduğu görüşlerini, Amerikan hegemonyasının patenti olan “yeni dünya düzeni” ve “küresel olgular” ile açıklamaya çalışmaktadırlar. Ama Fukuyama’nın tarihin sonu derken kastettiği “farklar ortadan kalktı” görüşüne karşı Huntington “evrim kendiliğinden olmazsa bir insani faktörün yaptırımıyla olmalıdır” görüşünü temsil eder gibidir.

Bu evrenselci yaklaşıma itiraz eden yok muydu? Burada İbni Haldun’la başlatılmaya çalışılan bir karşı tez, Sorokin ve Wallstein gibi araştırıcıların dilinden ortaya konmaya çalışılır: tek biçimli açıklamalara karşın “Fuzzy mantığı”. Ancak burada, V. Pareto gözden kaçmış gibidir. Sorokin’in geniş ölçüde etkilendiğini bildiğim Pareto’nun ve Alman romantizminin, Avrupa’daki milliyetçi ve, faşizm ve Nazizm gibi, aşırı milliyetçi akımlar üzerine etkisi, belki de, kitabın kapsamı dışında kaldığı ve/veya hacmi pek artıracağı düşüncesiyle incelenmemiş. Atasoy, ümit edilir ki, gelecek çalışmalarında bunları el alsın. Avrupa milliyetçiliği de belki, tek biçimli evrenselci yaklaşımdan nasibini almış, diğerlerini yönetme ve mükemmel sona doğru evrimleştirme yetkisini kendinde görmüştür.

İnsan ister istemez bizim milliyetçiliğimiz ile Batı’nın milliyetçiliğini mukayese noktasına geliyor. Mehmet İzzet ne demiş, Sadri Maksudi ne demiş, bizim kültürümüzde ötekine bakış, Avrupa’nınki gibi mi? Ötekine bakış noktasında kültürler arasında bir fark var mı? Cemil MERİÇ Batı’yla Doğu’yu nasıl karşılaştırıyor? Yoksa burada da tek biçimli bir açıklama daha mı geçerli? Bunlar da Atasoy’un gelecek çalışmaları için mutasavver konular… İbni Haldun’da da bütün toplumlara, daha doğrusu medeniyetlere şamil “tek biçimli” bir model var aslında. Ama o kadar benzerliğe kimsenin itirazı da mümkün değil; bütün canlılar doğar, büyür ve ölür. Ama bu benzerlik, canlıların farklılıklarını ortadan kaldırmıyor.

Sonuç olarak “Küreselleşme ve Milliyetçilik”, okunması gereken bir kitap. “Türk Milliyetçileri günceli yakalayan eserler veremiyor artık” hükmünden insanı vazgeçiren bir kitap.

 

*  *  *

Nevzat KÖSOĞLU’nun kitabı da 2005 yılında basılmış, 240 sayfalık kitap, 14 başlıkta toplanmış yazılardan oluşuyor, bunların bir kısmı yazarın daha önceki çalışmalarından, Türk Ocaklarında yaptığı konuşmalardan ve Türk Yurdunda çıkan yazılarından oluşuyor.

Kitapta ilk bölümlerde Türkiye’nin güncel problemi olan Kürt etnikçiliği etrafında millî kimlik ve millî kültür meseleleri tartışılıyor. Türk kimliğinin bir etnik kimlik değil, bunun üzerinde bir kimlik olduğu, ancak tarihî gelişme içerisinde Türklüğü ifade etmeye dahi gerek duymadan bir millet hâline tekâmül ettiğimiz anlatılıyor. Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, “milliyetçilik mikrobunun” Osmanlı’yı nasıl yıktığı, önce gayrimüslim sonra Müslim tebaanın ayrılışı ele alınıyor. Sonunda, yine Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, çok zarar gördüğümüz bu milliyetçilik mikrobundan şimdi biraz da bizim yararlanma zamanımızın gelişi dile getiriliyor.

Kitap, her bakımdan bir Nevzat KÖSOĞLU klasiğidir; son zamanlarda “niye yeni Erol Güngörler, Seyit Ahmet Arvasiler yok” diyenlere âdeta “işte Kösoğlu var ya” dedirtmektedir.

Önce Türkistan’da, Hazar Denizi’nin öbür tarafında devletin tebaası olma idraki etrafında yoğrulmaya başlayan kültürümüz, sonra Anadolu’da bin yıl içerisinde tekâmül eden bir toplumsal hayat, bu kültürün üzerine bir medeniyet kurdurdu bize. Bu toplumun fertleri, etnisitesi, soyu ne olursa olsun, aynı topluma mensup olma idrakine sahiptiler. O topluma Türk, kurduğu devlete ve yaşadığı topraklara Türkiye, Türkistan deniliyordu. “Milliyetçilik mikrobunun” Osmanlı unsurlarına sirayet ettiği yıllarda biz “Türk’üz” deme ihtiyacı duymadık, ama öyleydik. Nitekim herkes milliyetçilik rüzgârına kapılıp târumar olduktan sonra biz de Türklüğümüze, onun mefâhirine dört elle sarıldık. Şimdi birileri bazılarımızın etnik farklılıklarını kaşıyarak, bu birliği bozmaya çalışıyor. Sosyal gerçeklik ise, bizim bir olduğumuzdur.

Seyyahların anlattıklarından bir Türk karakteri çıkarmaya çalışan kitabın orta bölümlerinde bizim kültürümüzden medeniyet çıkaran dinamikler yer alıyor: bu karakter etrafında, onu mayalayan tasavvuf ve tarikat kavramları ve onun şekillendirdiği dünya nizamı –Devlet-, Kızılelma, Türk Cihan hâkimiyet Mefkûresi ve Fatih. 

Sonraki bölümlerde eğitim meselelerimiz üzerinde durulmuş. Millî şuur vermeden olmaz. Bu da eğitimle olur. Tarih eğitimi ve müzik eğitimi bu bakımdan çok önemlidir. Tarih, Türklük şuuru için, müzik ise Türk olmak için lazımdır.

Sonra “kendi yapmamız gerekenleri kitapta aradık” diyor Kösoğlu. Kitap medeniyeti, kitabın hükmüyle amel eden bir medeniyetin adıdır. Evet, gerçekten de, kitabın kavlince hükmetmeyi bir kenara bıraktıktan sonra, “kendimizin vermesi gereken cevapları kitapta aramaya başladık.”

 

 


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele