SOĞUK SAVAŞ ŞARTLARINDA BİR DARBE: 12 EYLÜL

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

Tarihin bir döneminde yaşanan sosyal olayları değerlendirirken ilişkili olduğu faktörler ve süreçlerle birlikte ele almak her zaman faydalıdır. Sosyal bilimlerin önemli problemlerinden birisi seçici olurken ve sınıflandırma yaparken gerçekliğe uygun bilgilere ulaşabilmek üzerinde düğümlenir. Bir olayı içinde meydana geldiği şartlardan soyutlayarak değerlendirmeye çalışmak son derece riskli bir tavırdır. Bu yazıda Türkiye’de yaşanan 12 Eylül Askerî Müdahalesini dünyadaki gelişmeler bütünlüğü içinde incelemeyi denemek istiyoruz. Bugün dünya komünist sistemin çökmesiyle birlikte yeni bir tarihî sürece girmiş görünmektedir. Küreselleşme veya yeni dünya düzeni adı verilen gelişmeler ışığında dün meydana gelen olayları anlamaya çalışmak bize yeni bilgiler ve bakış açıları kazandıracaktır.

Türkiye’de Batılılaşma sürecinde yaşanan sosyal olayların gelişiminde birçok sancılı kırılmalara rastlarız. Dünyadaki gelişmelere paralel olarak kendini yenilemeye çalışan bir ülke olarak zaman zaman çözüm projeleri denenmiştir. Bu çözüm projelerinin odaklandığı nokta ise dünyada gelişmenin kutbu hâline gelen Batı dünyası olmuştur. Batı dünyasının üstünlüğü ele geçirmesiyle birlikte başlayan Batılılaşma veya modernleşme hareketleri bugüne kadar süregelmiştir. Batı’nın sosyal değişme süreci ile diğer toplumların bundan etkilenmeleri paralel bir şekilde gerçekleşmiştir. Bu anlamda her ülkenin dünya şartlarından ve meydana gelen gelişmelerden etkilenmesi kaçınılmazdır.

 

Soğuk Savaş Dönemi: İki Kutuplu Dünya Düzeni

Sanayi devriminden sonra Avrupa’da ortaya çıkan kapitalist ekonomik sistem köklü değişimlere ve yeni gelişmelere sebep olmuştur. Ekonomik ve teknolojik alandaki meydana gelen gelişmelerin etkisiyle siyasi ve sosyal alanda fiili değişimler yaşanmıştır. Fiili değişimlerin etkisi ise fikir dünyasında da yankısını bulmuş ve âdeta dünya yeniden yorumlanmaya başlamıştır. Bunun en bariz görüntüsü bir taraftan Batı modernleşmesinin ve kapitalizminin tarihsel süreçteki yerinin ve öneminin teorik açıklamaları yapılırken, diğer taraftan da bunun yol açtığı olumsuzluklara cevap olarak evrensel açılımlı ideolojik sosyalist ve komünist teoriler üretilmeye başlandı. Bu iki kutuplu bölünme 20. yüzyıldaki gelişmelere ve olaylara damgasını vurdu. Bu dönemde dünya tarihinin gidişatını etkileyen ilk büyük dalga 1917 Bolşevik İhtilali oldu.

Soğuk savaşın kutuplarından birisini olarak Sovyetler Birliği’ni ortaya çıkaran Bolşevik İhtilali, 19. yüzyılın kapitalist ve sömürgeci güçlerinin dünya egemenliği mücadelesinde güç dengelerini alt-üst etti. Birinci Dünya Savaşı, Bolşevik İhtilali ile beraber bu devletlerin istedikleri gibi sonuçlanamadı. Bir anlamda oyun bozuldu. Dünyada liberal-kapitalist sistemin karşısında alternatif bir güç olarak ideolojik içerikli komünist bir sistem kuruldu. Bu kurulan yeni sistemin, ideolojisinin gereği enternasyonalizm iddiasıyla yayılma politikası üzerine inşa edildiği için diğer güçlerle çatışmaya girmesi kaçınılmazdı. Dolayısıyla ilk büyük çatışma Almanya’da kurulan nasyonal sosyalist yönetimle yaşandı. Dünyayı egemenliği altına almaya çalışan büyük güçler arasında meydana gelen dünya tarihinin en acımasız ve kanlı savaşı yapıldı. Birbirinin karşıtı sistemlere sahip ülkeler işbirliği yaparak Alman Nazizmini durdurmayı başardılar. Bu esnada düşman karşısında çok garip bir ittifak karşımıza çıktı. Bu ittifak sıcak çatışmaları durdurmayı ve iki sistem arasındaki gerilimleri rafa kaldırmayı gerektirdi ve anlaşmalar yapıldı.

Anlaşmalarla rafa kaldırılan asıl niyetler, savaşı sadece gizlemeyi sağladığı için İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde sürdürülen diplomatik ilişkiler “soğuk savaş” olarak adlandırıldı. Faşizm tehlikesi bertaraf edildikten sonra dünyada iki önemli güç yerini almış oldu. Bu iki gücün etrafında oluşan ittifaklar ile dünya iki kutup olarak şekillenmeye başladı ve o dönemde meydana gelen olaylara bu anlayış damgasını vurdu. Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünya düzeni kendi şartları içinde birçok olaya etkide bulundu. Bu yüzden bu süreç içinde meydana gelen olayları mutlaka bu perspektiften de incelemek gerekmektedir. Türkiye bu düzenin veya dengenin belki de jeopolitik olarak tam merkezinde kaldı. Bu bakımdan Türkiye’de meydana gelen olayları soğuk savaş şartlarından bağımsız analiz etmek büyük yanlışlara sebep olur. Türkiye’de üç-beş subayın darbe yapması dünya sistemi açısından ne kadar öneme haiz olduğu ancak bu perspektifte yakalanabilir.

Sovyetler Birliği ve komünist sistem 1989’da yıkılıncaya kadar dünya, ABD öncülüğündeki Hür (Liberal) Batı Devletleri ve Demirperde ismiyle de anılan Sovyetler Birliği öncülüğündeki Komünist Blok (Varşova Paktı) olarak iki kutuplu biçimde şekillendi. Bu şekillenmenin gereği büyük güçler ve yanlarında yer alan devletler birbiriyle ilişkilerini sürdürdüler. Hem iç işlerinde, hem dış işlerinde ekonomik ve siyasi kararlarını bu denge üzerinde almak zorunda kaldılar. Sovyetler Birliği’nin birinci derecede tehdit unsuru oluşturması bakımından Türkiye’de Batı paktı içinde yer alarak konumunu muhafaza etmeye çalıştı. ABD ile bu dönemde çok yakın stratejik ilişkileri oldu. Özellikle komünist sistemin yayılmacılığı karşısında Türkiye çok özel jeopolitik şartlarda varolmasından dolayı önemli görevler üstlendi. Bir anlamda soğuk savaşın sıcak çatışmaları Türkiye içinde uygulandı.

 

İki Kutuplu Dünyada Türkiye’nin Durumu

Türkiye iki kutuplu dünya düzeni içinde ABD öncülüğündeki Batı paktının önemli bir ortağı olarak kabul edildi. Diğer ortakların tarihsel ve jeopolitik olarak Türkiye üzerinde tereddütleri olsa da soğuk savaş şartlarından dolayı kerhen desteklerini sürdürdüler. NATO bünyesinde önemli bir aktör olarak rol alan Türkiye, Sovyet bloğu karşısında bir konum kazandı. İki kutuplu dünya düzeninde bir kutbun doğrudan hedefini teşkil ederken, diğer kutbun da en önemli savunma üssü durumundaydı. Zaten yönünü Batı’ya dönmüş olan Türkiye, gönüllü olarak Batılılaşma sürecini sürdürmekteyken, karşısına çıkan böyle bir durumu modernleşme açısından bir fırsat olarak da yorumladı. Sıcak savunmaya yönelik askerî yapılanmayı ve silahlanmayı Batı Bloğunun desteği ile geliştirmeye çalıştı. TSK’nın eğitiminden, modernizasyonuna kadar birçok alanda NATO desteği alındı. Türkiye, Batı paktının ortağı olarak sınır savunmasını üstlendi. Türkiye’deki birçok gelişme bu çerçevede meydana geldi veya bu süreçten etkilenme oldu.

Tarihî olarak Sovyetler Birliği’nin ana gücü Rusya ile problemleri olan Türkiye, yeni komünist dönemde de tekrar ciddi bir tehdit ile karşı karşıya geldi. 1917 Bolşevik Devriminden sonra yerleşen yeni ideolojik sistem, mevcut Batı emperyalizmine karşı çıksa da, kendi içinde enternasyonalist bir yayılmacılık politikası barındırmaktaydı. Dolayısıyla dünyayı kurtaracakları ve dünyada cennet gibi bir düzen kuracakları komünist sistemin çevreye yayılması ana strateji olarak benimsendi. İkinci Dünya Savaşı sonrası elde edilen fırsatlar doğrultusunda hem diğer kutup karşısında yarışa girişildi, hem de ideoloji pazarlama yoluna gidildi. Bu ideolojinin taraftarları doğrultusunda çıkarılan kargaşa ortamı, yönetimlerin ele geçirilmesinde en büyük silah olarak kullanıldı. Ülkelerde yeşertilen komünist hareketler ve bunların taraftarları devrim için ilk adımı atıyorlar ve sistemin hamisi ve büyük ağabey konumundaki Sovyetler Birliği buna destek vermekteydi. Bunun örnekleri arasında kanlı çatışmalara yol açan, Macaristan’daki komünist işgal ile, Afganistan işgali verilebilir. Bunların dışında sessiz sedasız yönetimine el konmuş ve demir perde içinde sindirilmiş diğer ülkeleri ve milletleri de sayarsak olayın vahameti daha iyi ortaya çıkar.

Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmacılığı karşısında ABD öncülüğündeki Batı paktı bir savunma stratejisi sürdürdü. Bu pakt içindeki ilişkiler görünürde tamamen komünist bir düşman karşısında neler yapılması üzerine inşa edildi. Ekonomik, siyasi ve kültürel bütün olayların yönlendirilmesi bu düşman karşıtlığında kurgulandı. Bunun çok dramatik sinema filmleri yapıldı. Soğuk savaş şartlarında mücadeleyi sürdürmek için birçok yöntemler denendi. Yeşil kuşak projesi bunlardan biriydi.

Türkiye hem kendi iç dinamikleri, hem de soğuk savaş şartlarının getirdiği dinamikler içinde bir mücadele yürütmek zorunda kaldı. Millî Mücadelede ülkesini işgal etme ve paylaşma teşebbüsünde bulunan bazı emperyalist güçlerle, kendisi üzerinde sıcak denizlere inme emeliyle emperyalist niyetler taşıyan bir dünya süper gücü arasında sıkışıp kaldı. Her iki süper gücün de Türkiye üzerinde - Türkiye’nin tarihî ve jeopolitik konumundan dolayı – hesapları ve stratejileri vardı. Bir anlamda iki süper gücün perde arkasından sürdürdükleri gizli çatışmanın odak noktalarından birisi Türkiye oldu. Bu gerilim ise Türkiye’nin sürdürmesi gereken stratejilerini ve Türkiye’de meydana gelen birçok olayı doğrudan etkiledi. Bunların hangi derecelerde olduğunu belirlemek ayrı bir çalışma konusu oluştursa da konuyu yorumlarken bunlara dikkat etmek gereği son derece önemlidir.

 

12 Eylül’e Uzanan Yolda Türkiye’nin Dinamik Güçleri:

 

Devrimciler ve Ülkücüler

Soğuk savaş şartlarının Türkiye’deki olaylar üzerinde ne kadar etkili olduğunu vurgularken, Türkiye’nin kendi tarihsel süreçteki dinamiklerini gözden kaçırmamak gerekir. Türkiye yaklaşık iki yüzyıldır Batı karşısında geri kalmanın ve yenilmeye başlamanın sıkıntısıyla çözüm yolları arayan bir ülkedir. Bu çözüm yolu aramanın birinci adresi ise yine Batı yakası olmuş ve Türkiye modernleşmeyi Batılılaşma ile özdeşleştirerek yönünü Batı medeniyetine dönmüştür. Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan fikir akımları Batı’dan ve ülkenin içinde bulunduğu şartlardan etkilenmişlerdir. Osmanlı’nın yıkılmakta olduğunu gören dönemin aydınları kurtuluş reçetesi olarak gördükleri bazı temel fikirleri benimsemişler ve işlemişlerdir. Bunlar arasında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük en rağbet gören fikir akımları hâline gelmiştir. Bu fikir akımlarının ortak tavrı ise Batı karşısında ilerlemenin Batı medeniyetini almak gerektiği şeklinde zuhur etmiştir. Aralarında sadece yöntem farklılıkları vardır. Osmanlı yönetimi dahil olmak üzere hemen hemen bütün aydınlar Batı’nın ilerlemiş medeniyetine katılmamızın şart olduğu noktasında hemfikir durumdadırlar ve buna göre yeniliklere başlanmıştır. 

Zamanın şartları imparatorluğun yıkılmasına yol açmış ve yerine milletin iradesini temsil eden, başta Mustafa Kemal olmak üzere Millî Mücadele önderleri tarafından bir millî devlet kurulmuştur. Tarihin devamlılığı olan bir süreç ve bir bütün olduğunu temele aldığımızda, karşımıza varlığı Osmanlı’dan bağımsız olmayan bir Yeni Türk Devleti çıkmaktadır. Yeni Türk Devleti’nin de yönü Batı’ya dönüktür ve Osmanlı’daki yenilik hareketlerine benzer bir şekilde inkılaplara girişmiştir. Bir taraftan milliyetçilik cereyanları gücünü göstermekte, diğer taraftan da Batılılaşma ve modernleşme çabasının getirdiği kozmopolitleşme süreci toplumsal değişmeyi etkilemektedir. Ortaya bu anlamda yeni fikir akımlarının yeşermesine sebep olacak bir ortam da çıkmaktadır. Sosyalist ve komünist fikir akımlarının revaç bulması bu süreçte hızlanacaktır. Bu enternasyonalist fikir akımlarını besleyen sosyal zemin, hem uluslararası alanda, hem de ülkede meydana gelen sosyal değişme sürecinde ciddi dayanaklar bulmaya başlayacaktır.

Bu dayanakların başında Türk topraklarını işgal etme emeli taşıyan emperyalist güçlerin sürdürdüğü vahşi kapitalist sistem gelmektedir. Bu vahşi kapitalizm karşısında en ciddi eleştiriyi geliştirmiş olan komünist ideoloji, bütün millî değerleri inkâr etmesine rağmen, bir süper gücün desteği ile dünya üzerinde tarihe yön verecek bir güç hâline getirilmiştir. Dolayısıyla dünyadaki problemleri çözerek bir sanal dünya cenneti vadeden ütopik sosyalizm bir ideoloji olarak Türkiye’de de yayılma sürecine başlamıştır. Modernleşme ve yenileşme hareketleriyle kendi kültürel kodlarından uzaklaşma eğilimine giren Türkiye için bu durum bir kırılma noktasıdır. Sosyalist fikirleri besleyen bir atmosfer bilinçli veya bilinçsiz olarak yaratılmış durumdadır. Milliyetçilik için ise çok sıkıntılı bir durumdur. İki emperyalist ve enternasyonalist güç arasında kendi millî köklerini korumaya ve yeşertmeye çalışan bir milliyetçilik için zor sınavlar beklemektedir.

1960’lı yıllarda dünya konjonktüründe güç ve dinamizm kazanmış olan sol hareketler, Batı ülkelerinde olduğu gibi veya daha fazlasıyla Türkiye’de eylem zemini bulmaya başlar. 68 kuşağı olarak adlandırılan üniversite gençliği eylemlerini sokaklara taşıyarak ilk defa açıktan sosyalist devrim çığırtkanlığına başlarlar. Militanlaşmış bir ideolojik hareket artık kabından taşmış ve ülkede bir sosyalist devrim yaratabileceği inancıyla sokaklara dökülmüştür. “Tek yol devrim” sloganlarıyla sosyalist ideolojinin katıksız inancını taşıyan sol görüşlü üniversite gençliği artık devrim için hazır hâle geldiğini düşünmektedir. Bunu besleyen iç dinamiklerin yanı sıra iki kutuplu dünyanın diğer süper gücü zaten stratejik olarak bu hareketleri desteklemektedir. Çünkü gücünü artırmanın ve dünyada düşledikleri bir proletarya cenneti kurmanın yolu bütün dünya devletlerinde yapılacak bu devrimlere bağlıdır. Bu devrimler Çekoslovakya ve Macaristan örneklerinde olduğu gibi silahlı güçlerle de desteklenmelidir. Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin dünya egemenliği kurması için önündeki en büyük engel olan Türkiye gibi bir ülkede, bir an önce devrimin yapılması soğuk savaşta kazanılacak belki de en büyük zafer olacaktır. Bu zafer dünya tarihinin gidişini değiştirecek öneme de sahiptir. Bu zaferin kazanılması için her şey yapılabilir mi sorusu zaten işin boyutunu gösterebilir.

Devrim bir ideolojiye inanmış ve kendini adamış gözü pek insanlar ile yapılır. Türkiye’de sol hareketler böyle bir insan potansiyelini maalesef yakalamaya ramak kalmıştı. Türkiye’nin dinamik güçleri arasında bu inançlı devrimcileri sayarken tesadüfen böyle bir sınıflandırma yapmıyoruz. Bu güçler ülkenin kendi köklerine dayalı olarak geliştirilmesinde ve problemlerinin çözümünde kullanılabilseydi belki bugün farklı manzaralar karşımıza çıkardı. Ama o günün şartlarında gençlik heyecanı ve ideolojik etkilenmeler sonucu ülke ciddi bir şekilde uçurumun kenarına sürüklenmiş oldu. Ülke çok insanın canını ve istikbalini kaybetmesine ve kıt kaynakların israfına yol açan bir iç çatışmaya götürüldü. Devrim yapma inancıyla eylemler ve saldırılara başlayan gruplar karşısında doğal bir millî refleks kendisini göstermesiyle örgütlenmeye başlaması, süreci tek taraflı olmaktan çıkarttı. Adına sonradan sağ – sol çatışması denilecek ve askerî darbenin gerekçesi yapılacak bir çıkmaz yola sokmuş oldu.

Milliyetçilik için zor sınavlardan birisi burada verilecekti. Bir milletin güçlü olduğu, iyi yönetildiği, kendisini geliştirdiği dönemlerde zaten ihtiyaç duyulmayan milliyetçilik hareketleri genelde zor zamanlarda kendini gösterir. Güçlü bir milletin bütün üyeleri milliyetçiliğin gerektirdiği ruh hâliyle hayatlarını devam ettirdikleri müddetçe zaten milliyetçidirler ve buna tekrardan isim vermeleri gerekmez. Ama başta vatanları olmak üzere millî varlıkları sürekli darbe yemeye ve yara almaya başlayan milletlerin çok güçlü bir milliyetçilik şuuruna sahip olmadıklarında dağılmamaları için bir sebep kalmaz. Tehlike ve saldırı anlarında vatanı, bayrağı ve milleti için gözünü kırpmadan canını ortaya koyabilecek duygu ve bilinçte insanları olan bir milletin üstesinden gelemeyeceği problem yoktur. Bu durumda milliyetçilik duygusunun ve bilincinin en üst düzeyde olması beklenir ve milliyetçilik ideolojik bir hareket hâlinde ön plana çıkar. Osmanlı’nın son döneminde Türk varlığını devam ettirebilmenin kaygısı ve kararlılığı Türkçülük ve Turancılık şeklinde Türk milliyetçiliğini beslemiştir. Çanakkale’de onun için gözünü kırpmadan bile bile ölüme giden Türkler, yokluk ve çaresizlik içinde Millî Mücadeleyi başarıyla vermişler ve yeni bir devlet kurabilmişlerdir. Bunlar Türk milliyetçiliğinin tarihteki en büyük başarıları arasında yerini almış olaylardır.

Millî Mücadeleden sonra Türk milliyetçiliğinin en önemli sınavı ülkede bir sosyalist devrim yapma girişiminde bulunan kendi insanlarına karşı verilmiştir. Öncelikle fikri planda uzun zamandır devam eden çatışma, solun sokağa dökülmesi ve başta üniversiteler ve çeşitli kuruluşlar olmak üzere işgal girişimleri ile bu alana kaymıştır. Sol ideoloji için tek doğru ve tek gerçeklik vardır ki, o da sosyalizmdir. Erich HOFFER, Kesin inançlılar olarak tanımladığı niteliklere sahip militarist sol hareket, ülkede diğer farklılıklara hayat hakkı tanımamaktadır. Kendi dışındakileri “faşist”, iş birlikçi, emek düşmanı, burjuva uşağı, Amerikancı gibi birçok olumsuz sıfatla karşı cepheye koymaktadır. Kavgayı ise temel mücadele aracı olarak gördükleri için sindiremedikleri ilk güç odağı ile çatışmayı stratejik bir adım olarak seçmişlerdir. Bu seçimde karşılarına çıkan en önemli güç ise Türk milliyetçileri olmuştur. Türk milliyetçileri fikrî planda sol ideolojinin (Marksizm’in) ilmî yanlışlarını izah etmeye çalışmışlarsa da bunda başarılı olmakta çok zorluk çekmişlerdir. Çünkü diyalog kapılarını kapatarak şartlanma üzerinden beslenen sol hareket bu izahlara itibar etmeyecektir. Özellikle 1960’lı yılların sonlarına doğru kavga ve çatışmayı yöntem olarak benimseyen sol hareket, milliyetçi geçliği sokağa çekmek için büyük çaba sarf etmiştir. Bu saldırılar karşısında devletin seyirci kalması durumunda milliyetçi gençliğin örgütlenme zorunluluğu ortaya çıkmış ve Alparslan TÜRKEŞ ve arkadaşları önderliğinde ülkücü dernekler organize edilmeye başlamıştır.

Milliyetçi gençliğin milletinin istikbaline olan inancını sembolize eden ülkücülük ismiyle yeni bir millî şuur kazanmaya başlaması 12 Eylül’e giden yoldaki en önemli dinamiklerden birisi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin teslim olmak zorunda kalmasıyla Anadolu topraklarının da işgal edilmeye başlaması karşısında, bir avuç vatanseverin oluşturduğu “kuvay-ı milliye” benzeri bir ruh hâli “ülkücülük” için de söz konusudur. Fakat ülkücüler bir ikilem ile karşı karşıya kalmışlardır. Karşılarında kendi öz kardeşleri içinden ayrılan ve ideolojik bir körlükle gözü dönmüş bir kesim vardır. Bir tarafta milliyetçi bilinçten kaynaklanan kardeşlik hukuku, diğer tarafta ideolojik farklılıktan düşmanlaşan çatışma hukuku. Benzeri şekilde bir tarafta fikir hareketinin tavrını belirleyen kökleri mazide olan bir milliyetçilik bilinci, diğer tarafta soğuk savaş şartlarının getirdiği komünizm karşısında mücadele verme anlamında anti-komünizm. Dünya konjonktüründe hızla gündeme gelen sıcak gelişmeler bu ikilemlerde strateji oluşturmaya fırsat vermeden sürecin içerisine çekti. 1970’li yıllarda ise bu süreç daha da hızlandı ve sıcak çatışma ortamına döndü. Bu süreçte inandığınız ve gördüğünüz doğruları iradi olarak uygulamaya fırsat bulamadan, tamamen düşmanın hücumlarına karşı vaziyet almanın zorunlulukları yaşandı.

 

Çatışmanın Arkasında Yatan Toplumsal Ortam

Çatışmanın bu kadar derinleşmesini anlayabilmek için olaylara sübjektif ve tek yönlü bakmamak gerekir. Solcular kötü idi ve kötülüklerinin gereği bu olaylara sebep oldular şeklinde değerlendirmek ülkede çok büyük değişimlere sebep olan bir darbeyi ve bu darbeye götüren süreci doğru anlamayı engeller. O günün şartlarında devrimci saflarda yer alan birçok insan bugün milliyetçilik ifadesini kullanamama mahcubiyeti içinde ulusalcılığı savunmaktadır. Bu terminolojiyi bir de yapay anlam kaydırmalarıyla kendilerine mal etmeye ve kendilerince anlam yüklemeye çalışmaktadırlar. Bugün geçmişe bakıldığında herkesin kendince haklılıkları ve yanlışları görülebilir. Fakat o günün şartlarında çatışmanın bu kadar derinleşmesi ve çok sayıda kardeş kanı dökülmesinin bir izahı olmalıdır. Sosyal bilimcilerin bu konuya zaman zaman yoğunlaşıp açıklama denemeleri yapmalarında fayda vardır. Şabloncu açıklamalar insanları gerçekliğe ve doğru bilgiye ulaştıramaz.

Türkiye tarihî süreç içinde bir medeniyet değiştirme projesi uygulamayı denemiştir. Batılılaşma veya modernleşme adı verilen bu ilerleme projesi doğrultusunda neler yapılmasının sağlıklı, neler yapılırsa zararlı olacağı, meşrutiyet döneminden beri tartışılmaktadır. Cumhuriyet döneminde hızlanan bu değişim süreci özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra kendi köklerinden kopartılacak şekilde, Batı’nın aydınlanma ve hümanizm anlayışı doğrultusunda bir yol izlemeye yönelmiştir. 1940’lı yıllarda girişilen eğitim reformları, Batı klasikleri çevirileri ve Köy Enstitüleri gibi projeler Türkiye’de yetişen aydınların ve bürokratların milletin önceliklerinden uzaklaşmalarına yol açmıştır. Bu dönem Türk kültürünün tarihî gelişiminde bir kırılmaya işaret eder. CHP çizgisinde yer alan Cumhuriyet aydınları bu dönemde maalesef devletin kuruluş felsefesi olan milliyetçilikten uzaklaşmışlar ve kendi kültürüne yabancılaşmışlardır. Türkiye’de komünist hareketlerin bu kadar kolay zemin bulmasında bu noktanın çok önemli rol oynadığı söylenebilir. Sol grubun sıklıkla gönderme yaptığı Köy Enstitüleri buna bariz bir örnek oluşturur. Yoksa köy çocuklarının iyi yetiştirilmesi ve milletine hizmet etmesi kimseyi rahatsız etmezdi. Bu gelişmelerden rahatsız olan milletin asli çoğunluğu zaten demokrasiye geçildiğinde, bir kurtuluş ferahlaması olarak Demokrat Parti’ye yönelmez ve bu seçim başarısını “Beyaz İhtilal” olarak adlandırmazdı.

Sol hareketin zemin bulmasında sosyalist - komünist ideolojinin cazip sloganları da mutlaka etkili olmuştur. Özellikle komünizm karşısında blok güç oluşturan Batılı devletlerin, bizim milletimizle yaşadıkları emperyalist işgal mücadelesi safların belirlenmesinde gerçekten kafaları karıştıracak boyuttadır. Bir tarafta tarihî düşmanımız Rusya’nın önderliğindeki Sovyetler Birliği, diğer yanda Çanakkale’de durdurmak için istikbalimiz olan on binlerce gencimizi feda etmek zorunda kaldığımız Batılı emperyalist devletler.

Diğer taraftan geçmişten bugüne merkezî devlet otoritesiyle problemi olan bazı kesimler de kendilerine bu sol gruplar içinde muhalif zeminler bulmuşlardır. Bunların doğrudan teorik sosyalist ideolojiyle ilişkileri olmamasına rağmen, bu zemini devlete ve devlette egemen gördükleri kesimlere muhalefet etme imkânı olarak kullanmışlardır. Bazı sol örgütlerin Kürtçülük, bazılarının Alevicilik yapmaları buna bağlıdır. Bu tür marjinal ve saldırgan grupların da içine girdiği bir sol hareket ülkede çok kan akmasına yol açmıştır. Bu tür bir yapılanma içinde kurtarılmış bölgeler kurma stratejisi takip eden sol hareket zamanla kendi içinden karşıtlar üreterek çatışma mantığını sürekli canlı tutmuştur. En fazla çatışma içine girdiği grup ise ülkücü hareket olmuştur.

Ülkücülerin durumu ise yine farklı yönleriyle değerlendirilmelidir. Bir taraftan soğuk savaş şartlarında komünizme karşı koyacak sivil güçlere ihtiyaç vardır ve anti-komünist hareketler diğer süper güç tarafından destek görmektedir. Fakat ülkücülük ilk zamanlarında masum bir anti-komünist hareket gibi görünmesine rağmen, bu dönemdeki fikri arayış Türk milletinin asli misyonuna doğru bir gelişmeye götürmüştür. Zaten ülkede köklü bir milliyetçilik geleneği ve fikri ortam varken, Türk milliyetçiliğinden soyut bir anti-komünistlik yapmasını beklemek Türkiye şartlarında mümkün görünmemektedir. Komünist ideoloji karşısında fikrî mücadele vermeye çalışan milliyetçiler Amerikancı veya kapitalist bir mantıkla bunu başaramayacaklarının bilinciyle kendi fikri zeminlerini kendi kültürlerinde aramaya yönelmişlerdir. Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları, Osman TURAN’ın Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi gibi temel eserler dönemin en dinamik gücü olan ülkücülere Türk milletinin asli misyonuna sahip çıkma rolünü düşündürmeye başlamıştır. Ülkücülerin memleket meselelerine ve komünist harekete karşı tavırları bu süreç içinde belirlenmeye başlamıştır. Dolayısıyla sadece komünizme karşı olma misyonu yerine alem-şümul bir millî dava ve millî mefkure ülkücülüğün belirleyici unsuru hâlini almıştır. Bu yönelmede zaten varolan milliyetçi literatürün ve dönemin ülkücü aydınlarının rolü büyüktür.

Türkiye bir taraftan çatışmalı bir dönem yaşarken, diğer taraftan da yoğun bir değişim süreci yaşamaktadır. Türkiye’nin Osmanlı’dan Cumhuriyete taşıdığı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Batı’ya yönelik yetiştirdiği yönetici ve aydın kesiminin toplumdan gittikçe uzaklaşması ile, toplumun alt kesiminden yukarıya yükselmelerin sancısı da başlamıştır. Bu sıcak çatışmaların ortasında ülkücü hareket ile birlikte kırsal alandan gelerek geleneksel değerleri muhafaza eden bir sosyal kesim toplumda bir temsil alanı yakalamaya başlamıştır. Cumhuriyet döneminde oluşmaya başlayan CHP çizgisindeki seçkinler zümresine alternatif bir kadro hareketi yetişmeye başlaması belli kesimleri oldukça fazla rahatsız etmiştir. Ortaya çıkan dikey sosyal hareketlilik ister istemez toplumun üst katmanlarda yer alan seçkinler zümresini ürkütecektir. Çünkü bu seferki kadro hareketi kendilerine benzemeyen ve toplumun değerlerini muhafaza ederek idealist iddiaları olan bir toplum hareketidir. Köy Enstitüleri ile solculaştırarak köylere sıkıştırmak istedikleri Anadolu çocukları, milliyetçi bilinçle ve farklı söylemlerle ülkenin istikbaline talip olmaktadırlar. Ülkücülüğün o dönemde toplumun en dinamik güçlerinden biri olmasının sırrı sanırım burada saklı.

1970’li yıllarda yüksekokullarda okuyanlar iyi hatırlarlar. Kırsal alandan gelmiş ve toplumun alt ekonomik katmanlarında yer alan köy çocukları ülkücü hareket içinde yer alarak, hem bilinçlenme, hem dayanışma, hem de paylaşma imkanı bulmuşlardır. Bu anlamda çok dikkat çekecek bir paradoks ise, toplumun üst katmanlarından gelen ve ekonomik şartları daha iyi bir kesim ise emekçiliği kutsal değer ilan eden sosyalist hareketin içinde yer almaktaydılar. Marksist teoriyle olaylara yaklaşıldığında 1980 öncesi ülkücü hareketin ekonomik kriterlere göre devrimci grup içinde yer alması, birçok devrimcinin de liberal-kapitalist bir kesim içinde yer alması beklenirdi. Bu tip devrimciler zaten gelişen süreç içinde çok kolay bir şekilde liberal kesimin içinde yerlerini aldılar. Dünün Marksist devrimcileri, bugünün liberal-kapitalistleri olarak uluslararası sistemin en iyi temsilcileri hâline geldiler. Bu yargıyla aslında liberal düşünce sistemine de haksızlık ettiğimizi düşünüyorum, çünkü bu sistemin de ciddi bir felsefi derinliği ve tutarlılığı vardır. Bugünkü sürekli değişkenliği, bütün ilkesizlikleri, tutarsızlıkları ve değersizlikleri buraya yüklemek sanırım haksızlık olur. 

Devrimcilerin ve ülkücülerin iki zıt kutup hâlinde konuşlanmaları ile büyüyen çatışma, yavaş yavaş anlamsız bir savaş hâlini alacaktır. İdeolojilerine inanmış veya zihinsel olarak şartlanmış devrimci kadrolar Marksın kehanetlerini gerçekleştirmek için var güçleriyle savaşmayı görev kabul etmişlerdir. Birinci derecede hedeflerine devleti, burjuva sınıfını, kapitalist sistemin temsilcisi ABD’yi, toplumun kutsal değerlerini almalarına rağmen saldırı odağına ülkücüleri almışlardır. Propaganda olarak bugüne kadar devam ettirdikleri faşistler bize saldırdı iddiaları tamamen eylemlerini kamufle etmeye yöneliktir. İlginç bir şekilde bu yöntemlerine sözde birinci derecede düşman hedef olarak benimsedikleri kesimlerden destek bulmaları da üzerinde düşünülmesi gereken bir başka paradoksu oluşturur.

 

Soğuk Savaşın Sona Ermesine Bir Hazırlık Dönemi mi?

Çatışma döneminin sıcak şartlarına girmeden özetlemeye çalıştığımız toplumsal gelişmelerin ülkeyi bir çıkmaz sokağa sürüklediği ortadadır. Toplumsal olayların anlaşılmasına ve çözülmesine yönelik yeterli çabaların olmadığı bir siyaset ortamında tam anlamıyla bir tıkanma vardır. Nedenleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulması gereken bir konu devlet sisteminin bu dönemde neden çözüm üretemediği veya üretmediğidir. Bir eylül sabahı çalınan düdük eğer akan kanı durdurmaya yetiyor idiyse, neden istikrarlı bir şekilde tedbirler alınamadığının veya alınmadığının sorgulanması gerekir. Eğer Türkiye’de yaşanan sağ-sol çatışması olarak adlandırılan 1970’li yılların kargaşa dönemi bir soğuk savaş hesaplaşması veya manevrası ise yine üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir durumdur.

1980 öncesinin devrimcileri ve ülkücüleri şöyle veya böyle kendi ilkelerine bağlı idiler, toplumsal duyarlılığa ve sorumluluğa sahip idiler, daha iyi bir gelecek kurmak için idealist idiler, haksızlığa karşı tavır almayı göze alan dirayete sahip idiler, inandıkları değerler için hayatlarını ortaya koyabilecek şekilde gözü pek idiler. Bu güçlerinin birbirlerine karşı kullanılması gerçekten bir talihsizlikti ve toplum için büyük bir yıkım getirdi. Bu yıkım askerî darbeyle daha da pekiştirilerek âdeta ülkenin dinamik potansiyeli budandı ve üzeri toprakla örtüldü. Bugün toplumsal duyarsızlıkları eleştirmek için kullanılan “üzerine ölü toprağı mı serpildi” şeklindeki şikâyetlerin temelini burada aramak gerekir.

1980’li yıllar aynı zamanda soğuk savaş ile ilgili son derece önemli gelişmelere sahne oldu ve 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla soğuk savaşın sona erdiği ilan edildi. Bir süper güç olarak Sovyetler Birliği’nin çökmekte olduğunun sinyalleri zaten Gorbaçov’un yönetime gelmesiyle dışarıya yansımıştı ve Gorbaçov çöküşün zararlarını önlemek için bir dizi önlemler aldı. Bu süreçte artık dünyada komünizm tehlike olmaktan çıkmaya başladı. Dünya artık yeniden şekillenecek ve yeni dünya düzeninin şartları hazırlanacaktı. Zaten bu dönemde teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler dünyada önemli değişimlerin gerçekleşmesine büyük katkılarda bulunmaktadır. Dünya sanayi çağından ileriye geçmiş ve yeni çağın nasıl adlandırılacağı tartışmaları yapılmaktadır. Bu anlamda komünizmin çökmesiyle tek süper güç olarak kalan Batılı kapitalist sistem çoktan zaferini kutlamaya başlamış ve artık dünyanın küreselleştiğini ilan etmiştir. Sınırlar, demir perdeler, duvarlar artık dünya insanlarını engelleyemeyecek ve dünya ile ilişki kurmayan ve haberdar olmayan hiçbir gizli köşe kalmayacaktır.

ABD öncülüğündeki Batı cephesi bakımından komünizm tehlikesi karşısında Türkiye son derece önemli ve stratejik bir ülke konumundaydı. Soğuk savaşın sona ermesi ve komünizm tehlikesinin ortadan kalkmasıyla birlikte Türkiye Batı sistemi açısından ne ifade eder sorusunu herkesle birlikte bizim de sormamız gerekmektedir. Eski stratejik ortağımız ve dünyanın yeni patronu egemen güçler eğer bu sorunun cevabını tarihî ve kültürel süreçleri dikkate alarak verdilerse, bizim de bunun farkında olmamız gerekir. Huntington’un medeniyetler çatışması tezinde yakalanan ipuçlarına göre, iflah olmaz ve modernleşerek Batı medeniyeti içine giremeyecek olan öteki kültürler arasında biz de var görünüyoruz. Hatta ciddi bir güç olmasak da Bosna Hersek gibi bir ülkede bile Türk bayraklarıyla insanların sokağa dökülmesi kendileri açısından pek hayra alamet yorumlanamaz.

12 Eylül müdahalesinin sadece bir yönetim müdahalesi olmadığı bugün artık açıkça görülebiliyor. 12 Eylül aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm müdahalesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkenin enerjik, duyarlı ve dirayetli kesimleri askerî bir disiplinle bastırılmış ve ülke sözde liberalleşme sürecine sokulmuştur. Hâlbuki serbest piyasa ekonomisinde sürdürülecek liberal sistemin oyuncuları dinamik ve ilkeli olmaları gerektiği hâlde Türkiye için gerçekten dünyada görülmemiş ucube bir düzen kurulmak istenmiştir. Veya hesaplanmasa da sonuç buna çıkmıştır. Dolayısıyla 12 Eylül müdahalesinin sonuçları bu bakımdan da iyi irdelenmelidir. 1990’lı yılların politikacılarının serzenişi ile Türkiye komünizm yıkılmasına rağmen sanki direnen son komünist ülke görünümü vermektedir. Bunun sebebi toplum üzerinde öyle bir devlet baskısı kurulmuştur ki, insanların bütün hayatını devlet belirleyecek beklentisi oluşturulmuştur. İstiklal Marşı’na çok büyük değer atfeden ülkücüler askerî cezaevlerinde zorla İstiklal Marşı okutulması karşısında yaşadıkları duygu travmasından uzun süre kurtulamamışlardır. Devlet baskısının çarpıcı örneklerinden çok sayıda verebiliriz. İnsanların doğal süreçte kazandıkları bütün düşünce ve davranış sistemleri büyük oranda devlet eliyle tahrip edilmiştir. Böyle bir süreçten geçen insanların ilkeli, dirayetli, çözümcü, ülkücü olmaları nasıl beklenebilir?

 

Bugün Baktığımızda İhtilalden Geri Kalanlar

İhtilal Türkiye’de toplumsal hayat üzerinde köklü değişimlere sebep oldu. Bu değişimler dünyanın bütününde meydana gelen değişimlerle bir anlamda paralel gerçekleşti. 80’li yıllarda iki dinamik ve toplumcu hareketin devre dışı bırakılması ve ülkede sözde liberalleşme rüzgârlarının estirilmesi bunun en önemli örneğini oluşturur. Ülkede çatışmayı sona erdiren, barışı ve güvenliği sağladığını iddia eden bir darbe insanlara ilkeli ve idealist olmanın bedelini çok ağır ödetmiştir. Çatışmanın sebepleri araştırılmadan ve kışkırtıcı unsurlar dikkate alınmadan yapılan baskıcı müdahaleler  toplumda çok tahribata yol açmıştır. Henüz demokratik kültür ve gelenek oluşturmak üzere olan politik hayat altüst olmuş, anarşi ortamından zaten mağdur olmuş insanlar, büyük oranda haksız yere ve daha ağır bir şekilde baskıya maruz bırakılmışlardır. Bu baskının bir kısmı işkenceye dönüşmüş ve memleketin geleceği ile ilgili iddiaları ve heyecanları olan dinamik iki kesim de sindirilmiştir. Âdeta başını hafif bir şekilde kaldıran herkesin emdiği süt burnundan getirilecek şekilde baskı kurulmuştur.

İhtilal döneminde kurulan baskılar ile insanlara ilkeli hayat sürdürmenin zorlukları öğretildi. İnsanlar bu baskılara ve şiddete neden maruz kaldıklarını anlayamadan sarsıcı bir travma yaşadılar. Sosyal psikologların “öğrenilmiş çaresizlik” adını verdiği marazi durum 12 Eylül darbesi ile dikkate değer bir örnek durum hâlini aldı. Heyecanlar kaybedildi, idealizm öldürüldü, insanlar çaresizlik psikolojisine sokuldu. Alternatif olarak kolaycı ve ilkesiz bir hayat seçeneği sunuldu. “Memleketi kurtarmak size mi düştü” mesajı âdeta beyinlere zorla kazındı. Yeni iktidar ile bu hayat çeşitli ödüllendirilmelerle pekiştirilerek yaygınlaştırıldı. Karşımıza günübirlik yaşayan, duruma göre şekil alan, değerlerini her an değiştirebilen ve küçük menfaatler peşinde koşuşturan insancıklar çıktı.

Dünün idealist devrimcilerinden bazıları duruma çabuk adapte olarak değişime ayak uydurdular. Zaten Sovyetler Birliği’nde komünist sistem çöktüğü için iddiaları anlamsızlaştı. İçlerinden bazıları görevlerini tamamlamanın huzuru içinde belki de modern kapitalist plazalardaki yeni görevlerine geçtiler. Medyada, siyasette veya devlette itibarlı birer köşe tutarak dünya nimetlerinin tadını çıkarmaya baktılar. Dünün idealist ülkücüleri kendilerine, kutsal bildikleri ve canlarını ortaya koydukları devlet eliyle gösterilen muameleyi bir türlü çözememenin travması içinde şaşkın kaldılar. Bazıları hâlâ şaşkınlıklarını atamamış durumda olsa da, bir kısmı günlük siyaset içinde diğer siyaset düzenbazları ile yarışma telaşı ve acemiliği içinde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ortada sayıları çok az idealist ülkücü kaldı ki onlar da inandıkları davanın ıstırabını yaşayarak ömürlerini tamamlamaya başladı. Temmuz ayında İstanbul’da hayatını kaybeden Ercan POYRAZ gibi ülkücüler, 12 Eylül’ün ne demek olduğunu iliklerine kadar hissederek yaşadılar ve buna rağmen ülkücülüklerinden taviz vermediler.

12 Eylül çok can yaktı, çok canı yaşadığına pişman etti. Kişiliğinizden ve ilkelerinizden taviz verdiğiniz oranda baskıyı azalttı. Kişiliksizliğe ve ilkesizliğe pirim verdi. Köylerinden çıkıp şehrin hengamesi içinde milletinin yanında idealistçe bir mücadeleye katılanlara acımadı. Sol kendi mücadelesi içinde sivrilen isimleri destanlaştırarak darbenin haksızlığını göstermeye çalıştı. Sağ görüş içinde yaşanan bütün mağduriyetlere rağmen dimdik ayakta kalanlar görmezden gelindi. Ercan POYRAZ bu görmezden gelinenlerden birisiydi ve bu yazı kaleme alınırken vefat haberi geldi. İstanbul’dan vefalı dostları gözyaşları içinde memleketi Nallıhan’a uğurladılar. Gazeteci dostlarının arkasından yazdıkları, Ercan POYRAZ’ın sessiz sedasız bir şekilde ne kadar güzel hizmetler verdiğini, ne kadar düzgün bir duruş sergilediğini ilan eder gibiydi. İlkokul mezunu bir işçi olarak başladığı çileli hayatı, bir üniversite hocası kadar donanımlı ve irfan sahibi bir emekli olarak tamamlandı. Ülkücü hareket içinde başkanlık sıfatına sığınmadan (son olarak İstanbul Ülkücü İşçiler Derneği Başkanlığı yaptı) mütevazı bir nefer olarak âdeta iğneyle kuyu kazmaya koyuldu. Hayatını kelimenin tam anlamıyla ülkücü olarak tamamladı.

Bugün baktığımızda karşımızda milleti ve bayrağı adına heyecan duymakta zorlanan, çekimser, karamsar, ilkeleri konusunda iddialı olmayan insanların çoğaldığını görüyoruz. Hatta ilkelerin ve değerlerin duruma göre değişebileceğini kendilerine yöntem olarak kabul edenlerin ön plana çıktığı bir toplum görüntüsü buluyoruz. Helenistik dönem felsefesinde Sokrates’in ilkesizlikleri ve değişkenlikleri yönüyle şiddetle eleştirdiği Sofistlerin bugün karşımızda çoğalarak toplumu ele geçirmeye başladıklarını söylemek abartılı olmasa gerek. Bugün Sokrates olmanın riskleri ortada ve bugün Sokrates’ten kim hoşlanır ki? Küreselleşmenin hâkimiyet kurması için belki de böyle insanlardan oluşan toplumların çoğalması gerekiyordu. Kim bilir? Bizimkisi felsefeci şüpheciliği…

 


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele