TÜRKÇEYİ SEVİYORUM

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

Bayrağımı nasıl seviyorsam; vatanımı nasıl seviyorsam, milletimi nasıl seviyorsam, çocuğumu, yuvamı nasıl seviyorsam, Türkçe mi, Türk dilini de öyle seviyorum.

O, benim kültürümün, duygularımın, his dünyamın bayrağı...

Onunla gönlümün duygularını seslendirmişim, onunla gurbet türkülerimi dile getirmişim. Göklere ateşli kalbimin dualarını onunla yükseltmişim. Türkülerim onunla, tekbirlerim onunla, ilahilerim onunla.

Ben Türkçeyi seviyorum.

Annemin sütünü sever gibi, gökleri sever gibi, denizleri sever gibi Türkçeyi seviyorum. Türkçenin ahenginde, küffar illerine gümüş nallı atlarla ılgar eden süvarilerin,

“Deniz ufkunda yürüyen,

Öcünü komayıp alan” burma bıyıklı leventlerin naralarını, vatan semalarına kanat kanat serpilen, İstiklal Marşı’nın ürperişini,

“Karı dizleyi dizleyi” Kozan Dağı’nı aşan Dadaloğlu’nun gür nefesini,

“Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyorum düşmana karşı” diyen Mehmetçiklerin içli türkülerini duyuyorum.

Türkçeyi, anamın çeyiz sandığında sakladığı, rengârenk nakışlı, yayla çiçeği kokuşlu yaşmağı gibi, ciğerlerime doldura doldura kokluyorum. Bir yâr gibi hasretle bağrıma basıyorum.

Türkçeyi seviyorum.

Gökyüzünün yıldızı, pınarın suyu, balığın denizi, bulutun yağmuru, yağmurun toprağı, toprağın çiçeği sevdiği gibi seviyorum.

Türkçe, bizi bir sürü, bir gürûh, bir kalabalık olmaktan çıkartıp, yücelten, yükselten, birbirimize bağlayan, millet yapan mucizevî bir kudret ve büyük bir güçtür.

        Dilini kaybeden bir milletin şîrâzesi kopan bir tesbih gibi darmadağın olacağına inanıyorum.

O bakımdan Türk dilinin tek kelimesinin bile yanlış kullanılmasına, hatalı yazılmasına, çirkin telaffuzuna tahammül edemiyorum. Bunu âdeta tarihimize, kültürümüze karşı işlenen bir suç, bir tecavüz, bir taciz gibi kaba, saygısız ve haşin bir davranış telakki ediyorum.

        Ben Türk dilini bir imparatorluk dili olarak tanıdım ve öyle sevdim. Türkçe, etekleri Vistül kıyılarından, Semiramis’in asma bahçelerine, Hint Okyanusu’nun sedefli sularına, Nil’in ışıklı maviliğine kadar uzanan haşmetli bir imparatorluğun zengin ve bereketli dilidir.

        Güller kadar narin,

        İpekler kadar yumuşak,

        Sabah rüzgârı gibi okşayıcı,

        Pulat kadar sert,

        Kılıç kadar keskin Türk dili...

         

        Asker milletin,

        Savaşçı milletin,

        Barışçı milletin,

        Şair milletin,

        Çiftçi milletin,

        Tarihimiz kadar göz kamaştırıcı, cazibeli, mor feraceli, inci yaşmaklı sultanlar kadar nazenin dili...

        Ben bu dili sevdim.

        Bölmeden, böldürmeden, boya vurmadan, maske takmadan, horlamadan, bazı kelimelerini ipe çekmeden, inkâr etmeden sevdim. Ecdadımdan, atalarımdan, Dede Korkut’umdan, Kaşgârlı Mahmut’umdan, Yusuf Hashâcib’imden öğrendim ki dille oynanmaz, dil mevsimlik modanın, günlük siyasetin, gelip geçici heveslerin rüzgârına maruz bırakılamaz.

Ben Türkçeyi tarihin velveleli akışı içinde, başında tolga da, miğfer de, taç da, börk de, sarık da, fes de, kalpak da varken sevdim.

        Ben, vatan topraklarında elinde asası, başında börkü, sırtında kaftanı Allah adını zikrederek,

        “Dağlar ile, taşlar ile

        Çağırayım Mevlam seni

        Seherlerde kuşlar ile

        Çağırayım Mevlam seni” diyen alev nefesli Yunus Emre’nin, bir Yörük kilimi kadar alımlı ilahilerini de sevdim.

        Ben, Karacaoğlan’ın yayla çiçekleri kadar sihirli, yayla balları kadar leziz, şen, şakrak, arı, duru koşmalarını da sevdim.

        “Mendilim yudum arıttım.

        Gülün dalında kuruttum.

        Adın ne idi unuttum.

        Sorulmayı sorulmayı.”

         

        “Çağır Karacaoğlan çağır.

        Taş düştüğü yerde ağır.

        Yiğit sevdiğinden soğur.

        Sarılmayı sarılmayı.” diyen halk şairinin Binboğalar’daki kıl çadırında, sazına bülbül konduran Türkçesini hayranlıkla dinledim.

        Ben, Sivas’ın, Yıldızdağı’nda, garip bir köyde, Pir Sultan Abdal’ın konuğu oldum. Bu Alevi şairin,

        “Eğer göğerüben bostan olursam

        Şu halkın diline destan olursam

        Kara toprak senden üstün olursam

        Bu yıl bu yayladan Şaha gidelim” diye başlayan şiirini de zevkle dinledim.

Hacı Bayram Velî’nin dergâhında diz çökerek, neylerin üflendiği, kudûmlerin çalındığı bir gece,

        “N’oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm

        Derd ü gam ile doldu bu gönlüm

        Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm

        Yanmada dermanı buldu bu gönlüm” mısraları ile başlayan nefesini “hû” çekerek, haz duyarak dinledim.

        Bu, niyazı, bu zikri, bu Türkçeyi de sevdim,

        Dersaadet’te, Göksu’da, kızıl lalelerin tutuşmuş gönüller gibi serpilip açıldığı yeşil bahçelerde, Divan şairi, Nedim’in bezminde bulundum. Ay yüzlü güzellerin kadeh tuttuğu zevk ü târâb âleminde, şen şatır Nedim’in şûh bir gazeline de gönül verdim.

        “Ayağın sakınarak basma aman sultanım

        Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun” mısralarında, pembe topuklu dilberlerin raks ettiğini hissettiğim bu âhengi de zevkle, severek, dinledim.

        Bağdat’ta, Dicle Nehri’nin kıyısında, yıldızların üstümüze konfetiler gibi yağdığı mavi bir gecede, dalgaların sesini ve Fuzûli’nin “alev dolu bir kâse”ye benzeyen eserini de ürpererek dinledim:

        “Kangi büttür bilmezem imanımı garet kılan

        Sende iman yoh ki diyem sen aldın imanımı.”

        Bu nefis beyitleri de sevdim.

        Yavuz Sultan Selim’in, Mısır Seferi’nde yanında idim. Şam’da ordugâh kurarak istirahata çekildiği bir demde, Selimî mahlâslı ülkeler fâtihinin şiir âleminde nasıl dört nala at sürdüğüne şahit oldum.

        “Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

        Beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek” beytini bütün kalbimle sevdim.

Eserlerinde gülbangların, mehterlerin, yıldırımların uğultusu duyulan şair Nefi’nin, divan edebiyatının türlü türlü kelime oyunları ile sarmalayıp sırladığı kasideleri, mersiyeleri, gazelleri okurken de hep o tatlı heyecanı, hep o üstün zevki hissettim.

        Derin bir kültürün, asırlar süren şanlı bir maceranın, alnı güneş kadar parlak bir milletin öz canını harç yaparak ortaya koyduğu bu zarif sarayı, bu dilâra kâşâneyi, yıkıp da yerine kaşla göz arasında, çerden çöpten bir gecekondu kondurmanın en azından bir idraksizlik, bir cahillik olduğuna inanıyor ve elleri kazmalı kürekli taşeronlara acıyarak bakıyorum.

        Ne diyebilirim?

        Bu bir nasib meselesidir.

        Bu, bir irfan ölçüsüdür.

        Her balık kendi derinliğinde yaşar.

        Serçenin kanat çırptığı irtifada, kartalın ulaştığı yücelik de ayrı ayrıdır.

        Ben, parlak ve sonsuz yıldızları, “Yedi kandilli Süreyya’yı”, Samanyolu’nu seyrettim.

        Gözlerimdeki hayranlık ışıltısı, kalbimdeki tükenmez heyecan, ruhumdaki ürperiş ondan...

        Ateş böceklerinin soluk ve zavallı ışığına nasıl olur da çerağ derim?

        Başı defne dallı aziz Atatürk’ün 1927 yılının Ekim ayında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde irad ettiği ve beş gün süren “NUTUK”un son cümleleri saltanatlı ve kudretli bir Türkçenin abidesidir.

        “Nutuk” pırıl pırıl kelimelerle doludur.

        Cümleleri üstün bir estetik duygusu ile ve derunî ahenkle, Mısır’daki ehramlar gibi sarsılmaz bir şekilde bina edilmiştir.

        Türkçe bu kelimelerle şahikalara ulaşır.

        Bilhassa sonuç kısmı, hitabet edebiyatının en güzel, en göz kamaştırıcı cevheridir.

        “Ey Türk Gençliği!

        Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” tarzındaki cümle millete saygının, gençliğe güvenin, Türkçeye sevginin unutulmaz bir ifadesidir.

Bu Türkçeyi, bu inancı, bu takdiri minnet duyguları ile selamlıyorum.

        Bu Türkçeyi seviyorum.

        Cehaletleri ile öğünen bir takım insanların, Türk dilinin bu şaheser cümlelerini, bir kakafoni, bir zevksizlik örneği hâline getirerek:

        “Ey Türk Gençliği!

        Gereksinme duyduğun giz, damarlarındaki soycul kanda vardır” şekline sokmaları daha doğrusu vaftiz etmeleri Atatürk’ün hatırasına ve eserine yapılacak en hafif tabiri ile saygısızlıktır.

        Bu uydurma ve zorlama, bu prematüre, bu sözde Türkçeyi sevmiyorum,

        HİÇ AMA HİÇ SEVMEDİM.


         

 


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele