HALİDE EDİB ve TÜRK YURDU

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

HALİDE EDİB ve TÜRK YURDU

İnci ENGİNÜN

 

Halide Edib ilk şöhretini 1908 yılında “Tanin” gazetesinde kazandıktan sonra, süreli yayınların aradığı isimlerden biri olur. Onun bibliyografyası gözden geçirildiğinde bazen tek bir yazıyla katıldığı, bazen uzunca bir süre yazdığı çok sayıda süreli-yayınlar görülebilir.[1] Bu dergiler arasında Türk Ocağının neşir organı “Türk Yurdu” önemli bir yer tutmaktadır. 1910-1912 yılları arası Halide Edib’in Türkçülerle yakın temasta olduğu bir dönemdir ve imzasını taşıyan birçok yazı Türk Ocağının yayın organı “Türk Yurdu”nda yayımlanmıştır. Bunlar mensur şiir, hikâye, konferans ve makalelerden oluşur. 1911’de kurulan Türk Ocağının 1918’de teşkil edilen Hars ve İlim heyeti azalarından biri de Halide Edib’tir. İkinci Yurtçular Derneği Cenevre “Türk Yurdu”na yazdığı Türk kadınları hakkındaki mektup üzerine kendisine “Türklerin ulu anası” unvanını vermiştir.[2] Türk Ocağındaki çalışmalarında Halide Edib insanları ve kendi milletinin mensuplarını daha yakından tanıdığını hatıralarında belirttiği gibi, eşinden ayrıldıktan sonra Fazılpaşa’daki evinde Yusuf AKÇURA, Gökalp başta olmak üzere devrin bir çok aydınını kabul eder. Halide Edib, yıllar sonra yazdığı hatıralarında bunlardan söz etmiştir.[3] Türk Ocağının çeşitli konferanslar ve konserlerle zenginleştirdiği kültür etkinliklerine Halide Edib konferanslarıyla katıldığı gibi Kenan Çobanları adlı oyunu da oynanmıştır (1914). Halide Edib bu oyunu eğitimci Nakiye ELGÜN’ün öğrencileri için yazmıştır. Oyunun sahneye konmasıyla Yahya Kemal ve Ertuğrul Muhsin de ilgilenmişlerdir. Daha sonra Suriyeli Ermeni bestekar Vedi SABRA tarafından bestelenen ve önce Suriye’de daha sonra Amerikan Koleji’nde oynanan bu eser hakkında farklı yorumlar yapılmıştır.[4]

1912’de çıkan Yeni Turan, Ziya Gökalp’ın üzerindeki etkisini açıkça gösterdiği gibi, kendisinin Turan’dan ne anladığını da ortaya koymaktadır. Halide Edib Turan kelimesiyle Anadolu’nun esas alındığı yeni bir Türkiye’yi kastetmektedir ki, sonraları yazdığı makalelerde de bu anlayışını devam ettirir.

Yaralılara yardım toplamak ve millî heyecanı kaybetmemek için 1915-16 yıllarında Türk Ocağında toplantıları, müsamereler yer alır. Halide Edib’in özellikle Balkan Savaşı sırasında İstanbul’da açılan hastahanede çalışırken Anadolu insanını tanıması, onu geleceğe hazırlar. Halide Edib’in Millî Mücadele sırasında nicesinin portresini çizdiği asker kahramanların ilk yer aldığı anı-hikâyelerden biri de “Türk Yurdu”nda çıkmıştır: “Harp Hatıraları-Anadolu Simalarından.”[5]

Halide Edib’in milliyetçilik anlayışını açıkladığı “Türkçülük Nedir” başlıklı tek bir makalesi, 1915’te –neşredileceğine dair yapılan duyuruya rağmen– dergide yayımlanmamış, onu yerini bir özür almıştır.[6] Bu makalenin yayımlanmayışıyla ilgili açıklaması dolayısıyla, yazının, derginin sorumlusu Yusuf Akçura’nın tasvibinden geçmediği anlaşılmaktadır. Milliyetçilik anlayışlarının sorgulanıp, milliyetçilik tariflerinin yapıldığı bu heyecan dolu günlerde yazılmış ve Halide Edib’in belki de tepki uyandırmış olan bu yazısı ne yazık ki elimizde değildir. Bundan dolayıdır ki Halide Edib’in milliyetçilik anlayışını müstakil bir makale hâlinde değil, eserlerine dağılmış olarak buluyoruz.

Bu yazının basılmayışı Halide Edib’in Türkçülük anlayışı Türkçülerle aralarında başlamış bir ihtilâfın işareti de olabilir. Halide Edib’in Ermenilerle ilgili bir konuşması (1916’da) protestolara yol açar. Halide Edib bu olaydan sonra kendisine gönderilen kitapta Ermenilerin Türklere uyguladıkları zalimce işkenceleri öğrendiği yazmakla birlikte, artık aydın ziyaretçilerinin sayısı azalır.[7] Halide Edib’in 1916 yılında Cemal Paşa’nın daveti üzerine Suriye’ye gitmesi de bir çeşit sürgünü andırmaktadır.[8] Halide Edib Suriye’deki okullar hakkındaki görüşlerini, kendisiyle bir sohbet yapan Kâzım Şinasi’ye anlatır. Bu yazı  “Türk Yurdu” tarafından “Tanin”den alıntılanmıştır.[9]

Halide Edib’in “Türk Yurdu”ndaki yazıları gözden geçirildiğinde şu tablo ile karşılaşılmaktadır. Dergideki ilk yazılar heyecan ve duygunun ağır bastığı, geleceğin çocuklarına yöneldiği mensur şiirler olarak nitelenebilir.

“Allah’ın Nuru” (Türk Yurdu, c. I, nu.7, 1327-1328/1911-112, s. 186-188), “Münacat” (Türk Yurdu (Fevkalade nüsha), nu. 24, 5 Teşrin-i evvel 1328/18 Ekim 1912, s. 729-732), “Allah’ın Nuru 2”–Oğlum Ayet’e–, Türk Yurdu, c. V, nu. 2, 3 Teşrin-i evvel 1329 /16 Ekim 1913, s. 885-888.[10] “Ocağım”“Türk Yurdu”nun istiklal günü hediyesi– (Türk Yurdu, c. 5, nu. 8’e ilave, 27 Kânun-ı evvel 1329) 9 Ocak 1914, s. 11-14.).

İki bölümden olan “Allah’ın Nuru” yazarın büyük oğlu Ayetullah’a hitabe şeklindedir.

“Bu defa ben başımı senin dizine koyacağım oğlum ve sen beni dinleyeceksin, olmaz mı?

Küçük, esmer ellerinin biri yanağımın altında, öteki başımı okşarken sana bakıyorum. Bu esmer, küçük eller bu akşam, senelerden beri nafile beklediğim bir şeyin hayalini getiriyorlar. Bunlar nihayetsiz kuvvetleri, iyilikleriyle benim duasına cevap gelmeden kuruyan, boş, açık avuçlarımı kapayacaklar ve ellerim artık ısınacak ve dolacak!… Bunlar, bunlar işte hiç gelemez diye beklediğim, bir erkek, bir oğul, bir kardeş, bir her şey eli olacaklar; onlarda hiç belki, hiçbir hıyanet, hiç bir günah olmayacak.”

Diye başlayan satırlarda oğlunu geleceğin umudu olarak niteleyen Tevfik Fikret’in etkisini bulmamak imkânsızdır. Nitekim Halide Edib, “Eller” adlı bir mensur şiirinde hangi yaş, millet ve sosyal tabakaya mensup olursa olsun kadınların kendilerini içinde bulundukları perişanlıktan kurtarmak ellerini açıp dua etmelerinin boşuna olduğunu büyük bir umutsuzlukla dile getirmiştir.[11] “Eller”in bugünü ve geleceği içine alan yoğun karamsarlığı burada yoktur. Çocuğu onun yolunu aydınlatan bir nurdur: “Akşam oluyor ve her tarafı örten bu esmer havada daha esmerleşen küçük yüzünün hutûtu  ne kadar müphem ve vakur, sevgili oğlum; siyah kirpiklerinin altından Allah'ın nuru karanlık hayatıma tebessüm ediyor.”

Oğlu, onun karanlık, tehlikeli yollarını aydınlatan bir nur olacaktır. Kendisinin çocukluğundaki iyimserliği bu küçük varlıkta yeniden canlanmıştır ve annesine rehber olacaktır:

“Benim ruhumun kandilleri karardığı, hayatı ve inandıkları söndükleri zaman, sendeki bu sevgili, eski nur daha parlak yanacak ve ben de artık hep bu Allah’ın nurunu takip edeceğim, sevgili oğlum.”

Oğlunu kendisiyle ilgili geçmişin sıkıntıları ile boğmamak için ona istikbalden söz eder. Çocuğuyla birlikte geçireceği hayatında, onun sorumluluklarını yükleneceğini umar:

 “Bu sevgili eller tüfenğini iyi kullanmağı, bu sevgili göğüs ana toprağına siper olmağı, bu sevgili baş bu memlekete her şeyi vermeği öğrendiği zamanlar, memleket bazen seninle dinlenmek için bir iki ay, bir iki gün verirse el ele tabiatın güzel göğsünde gidip dinleneceğiz. Yüce yeşil dağlar ortasında, yeşil ziyaları ile düşünen göllerin kenarında oturup semaya bakacağız. Ben o vakit, hep senin gözlerinde büyüyen nura, ellerinde kuvvetlenen iyiliğe ve rahmete bakacağım! Senin yüksekliklerden düşmemen için dua edeceğim. Fakat senin kanatların daha genç, daha muzaffer bir kartal kanadı gibi beni devirip kıran fırtınalarla göğüs göğüse çarpıştıktan sonra kırılmayacak, daha yükseklere gidecek!  Ve ben o zaman saadet nedir bileceğim; ben o zaman çocukluğumun nihayetsiz imanı, gençliğimin canlı ve asi hayalleriyle bir daha yaşayacağım; o karardı, söndü zannettiğim güzel şeyler için bir başka ben, daha yüksek ve kuvvetli bir "ben"in çarpıştığını göreceğim. Ve seninle beraber aynı safta bir daha çarpışacağım.”

“Allah’ın Nuru”nun ikinci kısmında yazar, oğlunu kadın haklarının uygulanmasında bir savunucusu görmek istemektedir. Halide Edib’in ilk eşi Salih Zeki’nin üzerine bir ortak getirmek arzusuna baş eğmeyerek boşanmasından sonra geçirdiği sarsıntı bu metinlere yazarın şahsî tecrübesi olarak yansımıştır. Oğlu kendisinin devamı olacak ve annesinin ıstıraptan doğan “terennümünü” insanlara aktaracaktır:

“Benim günahkâr ve âciz dudaklarımda kısılan, çirkinleşen, boğulan bu samadânî ses, benim her vakit yüksek şeyler arkasından uzandığı hâlde daima alçaklarda kalan elimin kudretsiz kaleminde bayağılaşan, yere düşen bu hayat şiirini, sen Allah’ın sevgili nuru, yıldızların ebedî huzmeleri gibi insanların ruhunda aydınlat, şafakların muzaffer teraneleri gibi insanları ilahî bir taravetle, zaferle, hazla yıka!”

Halide Edib’in bu tür yazılarındaki başarısının bir sebebi de soyut izlenimi uyandıran bu sözlerden sonra somut bir hayat levhasını anlatarak işlediği temaya inanılırlık katmasıdır:

“Bunlar ve daha birçok şeyler için ruhumdaki sesi dinlerken, seninle el ele bazan sokağa baktığımız köşe penceresinin önünde bir araba durdu. İçinde kuvvetli, pür hayat, genç bir erkek, yanında yüzü ve hayatı nura ve havaya kalın siyah örtülerle örütlmüş ve örtülerinin altında korkak varlığı için tarziye veren titrek bir elle yavrusunu saklamış zayıf bir kadın, üç yaşında da bir erkek çocuk vardı. Araba durunca kadın çocuğu ile mütereddit ve acemi hareketlerle indi; hâkim bir el, mini mini sevgili çamaşırlar olan bir paketi, iki eli de meşgul olan siyah ve kapalı esire uzattı; sonra o çocuğunu tutan ellerinden başka, bu hâkimin uzattığı paketi almak için bir el yaratmağa çalışırken, erkek çocuğu da aşağıda üçüncü bir el bulmak için kıvranan siyah gölgeye uzattı; sonra kendi gümüşlü bastonuyla, kırmızı pür hayat kafasıyla indi, yürüdü; köşe başında çocuğuyla meşgul ellerinde düşen sevgili küçük çamaşırları alması için erkek çocuğa tazarrukâr, ezik sesiyle yalvaran siyah esire, erkek, gazup ve yıkıcı tavrıyla baktı, erkek çocuğun elinden tuttu, yürüdü. Bu erkek çocuk, müstakbel bir erkekti, o siyah örtülü, âciz esirlere yardım edemezdi. Yokuştan o gümüş bastonuyla, yanında kendi ruhunu tekrar ettirmek istediği küçük fesli şeyle ve arkasında yürüdüğü, süründüğü ve yaşadığı için vaz'ıyla af dileyen siyahlı, kapalı esiriyle giderken, senin terennüm edeceğin muazzam neşidenin bir an için maksadını ve güzelliğini sezdim, sevgili oğlum! Beraber sokağa baktığımız köşe penceresinin canlı levha-ı hayatının bütün faaliyetlerinde başka simalarla söyleyen bir neşide, bir feryat olsun. Allah'ın nuru! Zinhar bu önde giden mahlukun adi kuvveti ile söyleme, zinhar  analarına birer zalim olacak; ve analarını sevmeği, hürmet etmeği bilmedikleri için ana topraklarını da hayvan benlikleri için telvis edecek küçük erkek çocukların ruhuyla terennüm etme! Hayır; örtüsü, zinciri ve esareti altında istikbali, nuru bekleyen, korkak zavallı ellerinde çocuğu ve varlığı için af diler gibi giden bu siyah gölge ağzından söyle! Bu gölge, bu esir kimdir, biliyor musun sevgili oğlum? Bu, oğlunun ve oğlunun babasının esiri olan bir anne!

Bugün böyle vaktinden kaç nesil evvel gelmiş ruhumdaki Allah’ın ışığı ve sesi bu siyah esir anne içindir, sevgili oğlum! Gözlerimden, ellerimden ve ruhumdan alacağın nurla onların hayatlarının, vücutlarının, mahbeslerinin karanlık işkencelerini aydınlat, vahasız çölde haykıran bu ilahî sesle onları nura çağır ve bu ses ötekilerin, zalimlerin ruhundaki zulmü, hodbinliği, çirkinliği bir yıldırım ateşi ile yaksın, bu hitabı ile onları sustursun!”

Bu mensurede kadının ezilmişliğinin sorumlusu olarak erkeği ve eksik eğitimi gören Halide Edib, eğitimli, karısını seven erkeklerin asla bu tür davranışlara rıza göstermeyeceğini “Gülnuş Sultan” adlı hikâyesinde anlatır. Gülnuş Sultan çocuğu olmadığı için kardeşleri ve saray kadınları arasında kendisini küçük düşmüş sayar ve bir çocuk sahibi olmak üzere güzel bir cariyeyi kocasına sunar. Karısına büyük bir aşk ile bağlı olan eşi, cariyeye elini bile uzatmaz ve bu sırrı, Gülnuş Sultan ancak kocasının Karadağ muharebesinde şehit olmasından sonra kocasının ruhuna mevlit okuttuğu gece cariyeden öğrenir.[12]

Konu sadece bir aşk meselesi değil, aynı zamanda bir eğitim meselesidir. Fakat bir eğitim meselesi olsa da bu yolda daha alınacak çok mesafe vardır. Bunu da “Bir Kadın İçin” adlı hikâyesinde işler.[13]

“Türklere bir gelecek vaat eden Tanrı bugün onları uyandırıyor” diye başlayan ve yazılış tarihi Balkan Savaşı günlerine rastlayan “Münacat” bir mensur şiirdir ve Darülfünunda yapılan bir toplantıda okunmuştur.[14] Bu mensur şiir bir dua diye nitelenebilir ve ilhamını yine geleceğin sembolü saydığı çocuğundan alır. Vatanlarını savunmak üzere hudut boylarına gidenlerin yükünün, ocaklarının ortak bir ateş ve ısıyla tüten ve elleri ortak sevgi ve teselliyle birleşen bir millet tarafından paylaşılmasını diler. Halide Edib Sakarya Savaşı günlerinde yazdığı “Duatepe” adlı mensuresinde de aynı samimi eda ile dua eder.

İstanbul’un ilk defa, savaşın dehşetiyle yaşadığı şehirde karşılaştığı Balkan Savaşı, aydınlar üzerinde büyük bir tesir ve uyanma meydana getirir. Halide Edib de bu yazarlardandır. “Padişah ve Şehzadelerimize!”[15] adlı yazısının başına Abdülhak Hâmit’in Fatih’in Türbesini Ziyaret şiirinden “Büldan bahşişindir, ebhâr yadigârın” mısraını alan ve düşmanın İstanbul’un kapısına dayandığını, Türk milletinin namus ve istiklalinin tehlikede olduğunu haykırarak padişahları ve şehzadeleri, ataları gibi savaşa çağıran yazar, şehrin Fatih’ini anarak, “Bir Sultan Mehmet’in aldığı  toprakları çiğneten padişahın ismi yine Sultan Mehmet olmasın” der.[16] Bu yazı gerçekten bir isyan yazısıdır ve yazana en ağır gelen Bulgarların galebe çalmasıdır.

Bu duygu yüklü parçalarda, yazarın empresyonist üslubu dikkati çeker. Bu üslup yer yer dua niteliği kazanır. Samimiyeti okuyucuyu cezbeder.[17] Öteki yazılarında da Halide Edib ağırlıklı olan kadın, gelecek umudu, vatana karşı sorumluluk temalarını işler.

“Felâketlerden Sonra Milletler”[18] Umumî Konferanslar Cemiyeti’nin kadınlar için düzenlediği konferanstaki konuşması olan bu yazısında Halide Edib Balkan Savaşı’nın etkisiyle Balkan Devletlerine karşı küçümseyici bir dil kullanmasıyla da dikkati çeker. “Dünkü sütçümüz olan Bulgarlar” tezyifinin yanında Bulgarlardan her Türkün ömür boyu nefret etmesini nutkunda telkin eder. Halide Edib’te pek sık görülmeyen bu tür nefret duygusunun kaynağı, muhtemelen Kolej yıllarında Anadolu’nun yoksulluğundan söz eden bir Amerikalı misyonerin nutkunu dinlerken Bulgar kızlarının alaycı gülümsemeleridir.[19]

“Meşhur bir darbımesel vardır. Dervişin fikri ne ise zikri de odur, derler. Bu darbımesel yalnız derviş için vâki değil, herkes için öyledir. İnsanlar daima kalblerinde, fikirlerinde en hâkim, en kuvvetli olan düşünce ve hislerle meşguldürler, daima her vesile ile ondan bahsetmek isterler, bu insanlarda olduğu gibi milletlerde de böyle. Milletler de bir şahıs gibidirler, bir milleti en çok alâkadâr eden şey, o millet efradını da alâkadar eder, hususiyle milletin felâket zamanlarında. Milletin felâketi, adeta efrâdının hepsinin ayrı ayrı felâketi olur, hepsi onunla meşgul olmak, onu söylemek, o acıyı her an parmaklarıyla deşmek onun üzerinden gözlerini ayırmamak ister. İşte biz Türk ve Osmanlı milleti, milletimizin, böyle hepimizin bütün varlığına hâkim olan bir felâketi karşısında bulunuyoruz.”

Diye başladığı hanımlara hitaben olan bu konuşmasını son derece sade bir dille yapmıştır. 

“Eskiden böyle millî felâketlerde ‘kadınlar büyük işlere karışmaz’ diye câri olan bir fikir ve cehalet sebebiyle böyle şeylere bigâne kalırlarmış. Mesela, Moskof muharebelerin görmüş olan büyük ninelerimizle bugün konuştuğumuz vakit o günün felâketi teşrih edebilecek, hatta felâketin mahiyetini anlayacak içlerinde kimse bulunmadığını ve en çok hatırlamaları lazım gelen gençliklerinde geçen bu muharebelerin isimlerini bile zabtetmemiş olduklarını görürüz. Şüphesiz onlar da zamanlarında bir felâket karşısında olduklarını müphem bir surette hissetmişlerdir.”

Dedikten sonra, artık daha farklı hissettiklerini belirterek millet oluşun, ortak duygulanmadaki tezahürüne dikkati çeker: “Milletin kadınları da ilk defa milletin hakiki anası ve efradı gibi bu felâkete müşterek, bu felâketle mütehassis oluyor, onu konuşmak, ona çare bulmak için bir araya toplanıyor. Demek ki bugün millet  felâketini kalbinde taşıyor, bugün vatan bizden hariç bir toprak, bir kale, bir memleket değil, bugün vatan kalbimizde, ruhumuzda olan bir ülkedir. Ona vurmak, ona dokunmak, kalbimize vurmak, kalbimizi koparmak demektir. O hâlde, hanımlar gözyaşlarımız arasında vatanın ilk ve en sağlam temelini atmış olduğumuza inanalım” der.

Tarihin insanlara ve milletlere çok yararlı olduğunu hatırlatarak milletlerin felâketleri nasıl atlattıklarını anlatır. Dinleyicilerine de “kendi tarihinizi alıp baştan başa okumağı ve onun üzerinde düşünmeği kendinize millî ve dinî bir vazife biliniz” nasihatında bulunduktan sonra Kartaca ile Roma arasındaki savaşlardan başlar: Roma’nın hiçbir zaman Kartaca’yı yok etmek amacını unutmadığını söyleyerek Katon adlı Romalı senatörün her nutkunun sonunda “Kartaca mahvedilmelidir” dediğini ve zamanla bu cümlenin “Romalıları yaşatan hâkim bir fikir” hâline geldiğini ve sonunda Kartacalıların bütün fedakârlıklarına rağmen Kartaca’nın yok edildiğini anlatır. “Çünkü Romalılar Roma’yı her şeyden çok severlerdi.” İkinci örneği ise Napolyon’un zaptından sonra İtalya’nın uyanması ve şehir devletleri anlayışından kurtulmasıdır. “Millet bu felâketlerinden ittihat dersi öğrendiler ve bugünkü İtalya’yı vücuda getirdiler.” Üçüncü örnek de Almanya’dır. Napolyon’un ezdiği Almanya’ya “büyük mütefekkirleri, filozofları” “millî izzet-i nefs ne olduğunu” öğretmiş, vatanperverlikleri ve ittihatları yanında eğitime önem veren Almanlar bu sayede gelişmişlerdir.

Halide Edib bu üç felâket örneğinin ilkiyle düşmanın asla unutulmaması gerektiği, ikincisiyle de millî birliğin ve üçüncü örnekle de eğitimin önemini anlatmış ve bu dersleri çocuklarına öğretmelerini kadınlardan istemiştir.

“Tekrar ediyorum. Çocuklarınıza ‘Bulgaristan mahvedilmelidir’ vazife-i müstakbelesini telkin ettikten sonra onlara ittihat etmeği öğreteceksiniz. Onlara fırka, fikir, şehir hiçbir şeyin vatandan büyük olmadığını söyleyeceksiniz, onların yüreklerinde evvela müttehit ve müşterek bir Türkiye binası kuracaksınız ve sonra bu çocukların kalbinde kurduğunuz Türkiye binasını, onlar bir hakikat ve ebedî bir devlet olarak yeryüzüne kuracaklar, düşmanlarının hükûmetleri şan ve şerefleri yanında yükselecek bu mehîb Türkiye'nin temellerini pek âciz görünen bugünkü Türk anaları attığını da unutmayacaklardır.”

Bu üç örnekte de öne çıkan nokta “vatan sevgisidir.” “Eğer vatanı bu kadar büyük ve derin bir aşkla sevmezsek aynı tarih sayfaları bize ne ilim, ne ittihat, ne de paranın bizi felâketten kurtaramayacağını söylüyor. Tarih yalan söylemez ve aldatmaz. Dinleyelim.”

Halide Edib, kadınlara, bu felâketlerin “gafletten, cehaletten, tenbellikten, vatanımızı sevmediğimizden” geldiğini belirterek sözlerine şöyle son verir: “Bundan kurtulmak için çocuklarımızı okutmalı, yollarımızı yapmalı, milletleri yegâne yaşatan ve hâkim eden medeniyetin makineleriyle, ticaretiyle, ilmiyle, her şeyiyle aramıza girmesine gayret edelim. Fakat bunları hep bir gaye, hep bir emel için yapıyoruz. O da kuvvetli ve hür bir Türkiye ve Türkler vücuda getirmek. Sonra sonra kuvvetiyle tevessü ile büyümemize mâni olan, hayatımıza göz dikmiş olan düşmanları ezmek. Romalıların dediğini tekrar ediyorum: Sulh olsun olmasın, Bulgaristan üç saat öteye geldi; Bulgaristan mahvedilmelidir.”

Halide Edib’in bu konuşması önemli bir konuşmadır ve içinde hayale, duyguya yer vermeyen gerçekçi tesbitlerle doludur. “Bulgaristan mahvedilmelidir” sloganını ise o da hemen hemen bütün Türk yazarları gibi, savaştan sonra kullanmamıştır. Devri ile yakından ilgili olan bu konuşma ve yazılarda, yazarın sürekli tekrarladığı ana fikirlerle, dönem icabı söylenen geçici nitelikteki ifadelerin ayrılması gerekmektedir. Halide Edib bu yazısında kadın, eğitim, vatanperverlik temalarını başka yazılarında olduğu gibi tekrarlamıştır.

Tarihî bir milletin kendisini tanıyıp öğrendiği önemli bir kaynak sayan Halide Edib’in “Türk Yurdu” sayfalarında uzun sürmüş bir çevirisi de bulunmaktadır. Bu çeviri eşinin görevi dolayısıyla uzun yıllar Hindistan’da kalan ve konusunu o bölgelerden alan hikâyeleri ve çocuk hikâyeleriyle tanınan İngiliz yazarı Flora Annie STEELE’den (1847-1929) yaptığı “Babür Han” adlı hikâyedir. Babür’ün hatıralarına dayanarak yazılan bu kurmaca eser, Halide Edib’in sorumluluk altında ezilen çocuk kahramanlarını andırır.[20]

Halide Edib hatıralarında anlattığına ve kendisinden söz edenlerin naklettiklerine gore Türk Ocağını benimsemiş ve orada çalışmıştır. Türk Ocağına ithaflı “Ocağım –İstiklal Günü” başlıklı yazısında Ocağa karşı duyduğu sevgiyi ve bu uğurdaki çalışmaları dile getirmiştir.[21] Sanatçı Ocak-devlet ilişkisini belirterek devleti şekillendiren hükümdarları –Osman, Yavuz, Fatih, III.Selim– anarak tarihle yaşadığı günü “cennet” olarak düşündüğü “ilahî gelecek”le birleştirir. Halide Edib de tarihle ve gelecekle kurduğu sürekli bağ ile, döneminin Yahya Kemal, Mehmet Akif, Gökalp gibi yazarlarına benzer.

Halide Edib’in “Türk Yurdu”nda çıkan önemli bir yazısı da  Vakıf Okulları hakkındaki raporudur. Bu rapor Türkiye’de okulların fizik şartlarından başlayarak şahsiyet sahibi öğrenciler yetiştirmek için gerekenleri ayrıntılarıyla anlatır.[22]

Cemal Paşa Suriye’ye eğitim ve kültür faaliyetleri için devrin meşhur yazarlarını davet etmektedir. Oradaki İslam eserleri ve Türk mimarisini incelemek üzere de Hamdullan Suphi’yi de çağırır. 1916 Aralık ayında Suriye’ye hareket ederler. Bu seyahat Halide Edib’in Anadolu’ya ilk geçisidir. Yolda, ilk defa İstanbul dışındaki perişan askerleri, cepheyi beslemeye çalışan kimsesiz kadınları görür. Herkes savaştan bezmiştir. Ermenilerden kaçan Doğu Anadolu’dan gelenleri görür. Bu ıstırap sahneleri ve insanlar, Halide Edib’in düşüncelerinde büyük değişiklikler yapar.

Suriye’de geçen günleri, Halide Edib’in edebiyat sahasındaki en verimsiz günleridir. Eserlerinin kronolojik bibliyografyası incelendiğinde, 1915-1917 arası düşüş görünür. 1917 yılında en önemli meşgalesi “Kenan Çobanları” dır. “Mev’ud Hüküm” romanı da aynı yılın sonunda tefrikaya başlanır. 1917 yılında Halide Edib hakkındaki yazılarda da azalma vardır. Kâzım Şinasi’nin “Tanin” gazetesi adına yaptığı “Suriye Mektepleri” adlı röportajı “Servet-i Fünun, Türk Yurdu” dergilerinde yayımlanır. Halide Edib’in tanıtıldığı satırlarda Kâzım Şinasi’nin Halide Edib’e duyduğu hayranlık açıkça görülür. “Halide Hanım birkaç gün evvel Suriye’den; Türk harsını, Türk irfanını neşretmeğe gittiği o güzel diyardan avdet etmişti. Halide Hanım geçen sene bu şerefli memuriyeti kabul ederek payitahttan ayrıldığı vakit oradaki kadınlık seviyesini yükseltmek için ne lazımsa onu yapmak, mektepler açmak; serbest dersler tesis etmek için gittiğini biliyorduk. Fakat o zamandan beri Halide Hanım’ın oradaki icraatını ancak pek mühim haberler suretinde ara sıra işitiyor, buna dair vazıh kati malumata dest-res olamıyorduk” der.[23]

Halide Edib’in milliyetçilik anlayışının gelişmesinde Türk Ocaklarının büyük rolü olduğu gibi “Türk Yurdu” dergisinde çıkan yazıları da Türkçülük anlayışının bir sanatçı kalemiyle sanat boyutuna taşındığı örnekleridir.


         

[1] İnci Enginün, Halide Edib Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi,  Ankara: MEB, 1995, s. 531 vd.

[2] a.g.e., s. 49.

[3]  “İnanıyordum ve inanıyorum ki, Türkiye’de milliyetçilik kültüreldi ve o zamanlar düşündüğümüz gibi, Rusya’daki Türkleri bizimle siyasi bakımdan birleştirmeye imkân yoktur” (Memoirs, s. 315). Halide Edib bu milliyetçilik anlayışını ömür boyu korumuş ve son eserlerinden olan Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan Tesirleri  adlı eserinde de dile getirmiştir. Bu eseri dolayısıyla da hayli sert eleştirilere maruz kalmıştır: Kurt Tarık Özhan, Hayır! Esir Türk İlleri Kurtarılacaktır, 1956; Ahmet Temir, “Tarih, Dil ve Türkçülük Meseleleri”,  Türk Yurdu,  c. II, nu. 7, Ekim 1960, s. 49-54.

[4] “Türk Ocağında Kenan Çocukları”, Türk Yurdu,  c. 10, nu. 2, 24 Mart 1332/65 Nisan 1916; Yahya Kemal, Siyasî ve Edebî Portreler,  İstanbul, 1968, s. 36; Münevver Ayaşlı, İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim, İstanbul, 1973, s. 78-92.

[5] Harp Hatıraları-Anadolu Simalarından”, Türk Yurdu, c.VIII, nu. 6,  21 Mayıs 1331/3 Haziran 1915, s. 2591. (Sadeleştirilmiş metin, Kubbede Kalan Son Sada, s. 139-144).

[6]  Türk Yurdu,  nu. 8, nu. 2-3, 1, 15 Nisan 1915, s. 2529, 2543.

[7] Bu konu ve Halide Edib’in yazı ve konuşmalarının uyandırdığı yankılar için bk. İnci Enginün, Halide Edib Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi,  İstanbul: MEB, 1995.

[8] Halide Edib’in Suriye’deki günleri ve faaliyetleri için bk. İnci Enginün.

[9] Tanin, nu. 3073, 30 Haziran 1917, Servet-i Fünun,  c. 52, nu. 1351, 14 Haziran 1333/1917; Türk Yurdu,  c. 12, nu. 13, 16 Ağustos 1333) Ağustos 1333/1917, s. 202-206.

[10] Bu yazı Şelâle dergisi tarafından alıntılanmıştır (nu. 30, 31 Ağustos 1913).

[11] “Eller”, Şehbal,  nu. 27, 15 Eylül 1326/28 Eylül 1910, s. 54-55.

[12] “Gülnuş Sultan”ın sadeleştirilmiş yeni harfli metni için bk. Kubbede Kalan Hoş Sada,  s. 19-28.

[13] “Bir Kadın İçin” Tanin (nu. 1604-1607, 18-21 Mayıs 1913) gazetesinde çıktıktan sonra, Altın Armağan Türk Yurdu’nda da basılmıştır (c. IV, nu. 24’e ilave 1329/1913, s. 4-20). Sadeleştirilmiş metni Kubbede Kalan Hoş Sada’dır (s. 78-87). Türk Yurdu dergisinin eklerinde çıkan bir yazısı da Yeni Turan’dan alınan bir parçadır: “Erenköy-Yeni Turan Yurdu”, 24. sayıya “Altın Armağan-Türk Kardeşlerimize” adıyla ek olarak verilir (İstanbul:Tanin Matbaası, 1328/1912, s. 2-16.).

[14]  Bu metinler sadeleştirilmiş olarak Kubbede Kalan Hoş Sada’da derlenmiştir (hzl. İnci Enginün, İstanbul: Atlas Kitabevi, 1974?).

[15] “Padişah ve Şehzadelerimize”, Türk Yurdu, nu. III, nu. 2, 2 Teşrin-i evvel 1328/15 Kasım 1912, s. 33-36. Sadeleştirilmiş metin Kubbede Kalan Hoş Sada, s. 124-126.

[16] “Fatih İhtifâli, Yeni Turan’da” (Tanin,  nu. 1967, 14 Haziran 1914) adlı yazısında da Halide Edib, kendisini ihtiyarlamış olarak geleceğin Yeni Türkiye’sinde kutlanan bir Fatih gününde hayal eder ve bir genç ile eski ile yeninin farkını anlatır. Bu yazı da Yeni Turan  romanı gibi yazarın gelecekle ilgili hayallerindendir.

[17] Halide Edib’in Türkçeyi kullanmasındaki eksikler ve kusurlar daima zikredilegelmiştir. Başlangıçta onun üslubuyla bir vecd hâlini hisseden Yakup Kadri, romanlarına yönelttiği eleştirilerde çok sert olsa da Millî Mücadele döneminde yazdığı yazılarda, “telkinî” kelimesini kullanarak bu üslubun etkisini ifade eder. 

[18] Türk Yurdu,  c. III, nu. 16, 16 Mayıs 1329,/29 Mayıs 1913, s. 520-529.

[19] Acı Hatıralardan”, Tanin,  nu. 71, 27 Eylül 1324/10 Ekim 1908.

[20] Babür Han  (Flora Annie Steel’den çev.) Türk Yurdu, c. VI, nu. 9-26 Haziran 1330/9 Temmuz 1914- c. XII, nu. 11, 19 Temmuz 1333/1917, (fasılalı olarak tefrika edilmiştir ve son nüshada “Birinci cildin sonu, hikâye bitmedi” ibaresi bulunmaktadır.).

[21] Tanin, nu. 1804, 1 Ocak 1914; Türk yurdu,  c. 5, nu. 8 e ilave olarak, 27 Kânun-ı evvel 1329/9 Ocak 1914, s. 11-14.

[22] “Talim ve Terbiye: 1332 Senesi Vakıf Kız Mekteplerinin Senelik Raporu”, Türk Yurdu, c. XI, nu. 14, 15 Eylül 1332/28 Eylül 1916, s. 19-25, c. XI, nu. 15, 29 Eylül 1332/12 Ekim 1916, s. 37-42.

[23] İnci Enginün, “Halide Edib’in Lübnan’daki Günleri” Araştırmalar ve Belgeler, İstanbul: Dergâh yayınevi, 2000, s. 168-178.


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele