ABD VE ÇİN EKONOMİSİ ÜZERİNE TÜRKİYE

Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

 

 

Her geçen gün artan ABD düşmanlığı, Çin ekonomisinin bir gün ABD’yi geçip, dünyadaki yeni süper güç olacağı düşüncesini ortaya atan bir sürü makale yazılmasını başlattı. Bu makaleler genelde Çin ekonomisinin, mevcut büyüme hızını koruması şartıyla, 20 yıl sonra ABD’yi geçeceğini belirtti ve nedense bu fikir birçok kişiyi mutlu edip, hayallere kapılmasına sebep oldu.

 

Ülke

GSMH-Satın Alma (2005)

Büyüme Oranı (2005)

GSMH-Kişi Başına (2005)

Çin

$8.182 trilyon

9.3%

$6,300

Amerika Birleşik Devletleri

$12.41 trilyon

3.5%

$42,000

Türkiye

$552.7 milyar

5.1%

$7,900

 

Yeni süper güç çıkması demek, mevcut tüm sistemin değişmesi demek. Yönetimde komünist, ekonomide kapitalist Çin yeni süper güç olursa, ekonomide ve politikada neler değişir diye bir düşünün. Üniversitelerimizde temel yabancı dil Çince olacak, serbest piyasalarda dolar ve euro paritesinden önce yuan paritesine bakılacak, Kıbrıs sorununu gidermek için taraflar Pekin’de buluşacak. Bunlar pek inandırıcı gelmediyse madalyonun öteki tarafına bakalım.

ABD ve Çin ekonomilerini karşılaştırdığımızda önümüze çıkan en büyük farklılık ABD ekonomisinin verdiği dış ticaret açığıdır. Bu açığı incelerken rakamsal değilde iki ülke arasındaki oransal verilere bakmak gerekiyor. Çin, 2004 yılı ekonomik verilerine göre ihracatının %21.1’i ABD ve %17’sini Hong Kong’a yapmış. Aynı yıl ABD ithalatının %17’sini Kanada’dan, %13.8’ini Çin’den ve %10.3’ünü Meksika’dan yapmış. Bu kadar büyük dış ticaret açığına rağmen, en ufak bir sorunda piyasaları krize sokan ekonomistler nasıl oluyor da ABD’de krize yol açmıyorlar ve bunu çok doğal karşılıyorlar? Bunun cevabı çok basit, Amerikan şirketleri, başta Çin ve Meksika olmak üzere ABD dışında fabrika kurup, üretimini yaptıkları malları ABD başta olmak üzere tüm dünyaya sattıklarında bu mallar üretildikleri ülkelerde ihraç malı, satıldıkları ülkelerde ithal malı olarak görülüyor. Daha basit bir şekilde anlatmak gerekirse, dünyaca ünlü bir Amerikan spor ayakkabı firması, üretiminin hemen hemen tamamını Çin’de yaptığı ve üretilen malların çoğunu Çin dışında sattığı için bu mallar Çin ekonomisine ihracat olarak artı değerde giriyor. Amerikan firmasına ait bu mallar ABD’ye girince ithal mal olarak görülüyor ve ekonomiye eksi olarak giriyor. Çin’in ihracat değerleri büyüyor, ABD’nin dış ticaret açığı büyüyor fakat esas parayı Amerikalı firmalar kazanıyor. Çin kazandığı paraların büyük bölümünü dolar olarak tutarak veya dolar bazlı hazine bonosu alarak yatırıma dönüştürüyor.

İki ülke ekonomilerini karşılaştırırken bakılması gereken bir başka veri de borsa değerleri. 90’lı yıllarda dünya pazarlarına hâkim Amerikan bilgisayar, yazılım ve teknoloji firmaları bankalardan alamayacakları borcu halktan ve yatırımcı firmalardan almak için hisse senedi yoluyla NYSE ve Nasdaq borsalarına girmeye başladılar. Bu hisse senetleri başta Arap sermayesi, gerileyen ekonomileri yerine ABD’ye yatırım yapan Japon firmalar, yeni nesil Rus yatırımcılar ve zenginleşen Çinli firmalar başta olmak üzere tüm dünyadan çok büyük talep topladı. Bu furyadan yararlanmak için bir çok köklü firma mevcut hisselerine ilaven piyasaya yeni hisse senetleri çıkardı, ve buna ilaven küçük teknoloji firmalarını alıp, bunları büyütüp, hisse senetlerini halka açtı. 11 Eylül sonrası borsanın gerilemesi ile hisse senetleri büyük değer kaybına uğradı. En çok değer kaybedenler 90’lardaki furyada öne çıkan yeni nesil teknoloji firmaları oldu. Bu firmalar değer kaybına uğrasa da esas kaybeden bu firmaların hisselerinin sahibi olan yabancı yatırımcılar oldu. Amerikalı yatırımcılar ise strateji değiştirip gelişmiş ülkelerin hisse senedi borsaları yerine, gelişmekte olan piyasaların hisse senedi borsalarına ve buna ilaven çok düşük seviyelerde olan altın piyasalarına el attılar. Doların düşük seviyelerde gezmesi, gelişmiş dünya borsalarının düşük kâr marjı, petrol krizi ve Irak Savaşı derken yükselen altın borsası son 25 yılın en üst seviyesine ulaşmıştır. Bu gelişmelerin ardından ABD borsalarının yeni stratejisi de Avrupalı borsalarla satın alma yolu ile ortaklık kurmaktır. Çin tarafına bakacak olursak, Şangay ve Shenzhen borsaları son yıllarda yatırımcılarına kaybettiren borsalar durumunda. Bunun yanında Çin’in Ekim 2004’den sonra ilk defa Nisan 2006’da faiz arttırımına gitmesi, sadece Çin’de değil tüm gelişmekte olan ülke borsalarında düşüşe yol açmıştır, bu faiz arttırımı kısa vadede olmasa da orta vadede dolar’a olumlu yansıyabilir.    

İki ülke ekonomilerini karşılaştırıken bakılması gereken bir başka durum da, her iki ülkenin halklarının refah seviyelerini yükseltmeleri için yapmaları gereken yatırımlardır. Bunları kısaca özetlemek gerekirse iki ülkenin yapması gereken şehircilik altyapıları, okul, hastane vs. karşılaştırılmalıdır. Bu durumdan bakıldığında Çin’in durumu hiç iç açıcı değildir. Pekin, Hong Kong, ve Şangay dışında Çin’in modern bir şehri bulunmamaktadır. Sosyal hizmetler ABD ve Avrupa Birliği standartlarının çok altındadır. Tüm ülke komunist sistemin sağladığı düzgün planlamalara rağmen altyapı eksikliği duymaktadır. Bu eksiklikleri tamamlaması çok büyük maddi yük ve uzun yıllar gerektirmektedir. ABD ise dünyanın en gelişmiş altyapısına, eğitim ve sağlık hizmetlerine sahiptir. 

Çin geleceğin ekonomik süper gücü olacak demek, bu günkü dünya gerçekleri içinde, Amerika’nın kendisine rakip bir Çin çıkartmak için Çin’i destekliyor demektir. Olayın altındaki Amerikan planı ise Amerikalı firmaların Çin’deki muazzam nufüstan doğan ucuz işçilik ve gelişen pazardan yararlanmasıdır. Aynı Amerika, bölgedeki bir diğer dev nufüs ve ekonomi olan Hisdistan’a da Çin’e yaptığının aynısını yapmaktadır, tek ama çok büyük bir farkla. Amerika, Hindistan’ı stratejik ortak yapmaya çalışmaktadır. Hindistan’ın eski İngiliz kolonisi olması, Amerika’nın dostluk kurmasını ve ortak çıkarlarda hareket etmesini kolaylaştırıyor. Çin ne zaman ABD’nin ekonomik çıkarlarını tehdit etmeye başlarsa, o zaman Hindistan devreye girecek ve Amerikalı firmaların ihtiyacı olan ucuz işçilik ve büyük pazar ihtiyacını karşılayacaktır. Amerika’nın bir başka planı da Hindistan’ı güney Asya’daki en büyük nükleer güç hâline getirmek ve gerekirse Çin’e karşı kullanmaktır. Bu plana karşı Çin’de kendisini Şangay Beşlisi ile askerî koruma altına almak ve Rusya’dan nükleer silah konusunda destek almak çabası içindedir. Rusya’nın nükleer silah gücü ve Çin’in insan sayısı üzerine kurulu Şangay Beşlisi’nin, Nato’ya alternatif olması şu an için imkânsız görülüyor. 

Bu kısa karşılaştırma sonunda bizi esas ilgilendiren durum ise, Türkiye’nin bu yeni dünya düzeninde geleceğine dair yaptığı planlar ve atacağı adımlardır. Nato ve Varşova çekişmesi sonrasında şekillenmeye başlayan yeni düzende Türkiye’nin söz sahibi olması ve sağlam yer edinmesi için geleceğin oyuncuları olacak ülkeler ile ilişkileri çok önemlidir. Geleceğin oyuncuları önem sırası ile ABD, Avrupa Birliği, Çin, Japonya, Hindistan, Brezilya, Rusya, Kanada, Meksika, Güney Kore ve Endonezya olacağına göre Türkiye’nin bu ülkeler ile ilişkilerine bakılması gerekiyor. İşin kötü yanı, bu saydığımız ülkelerden Avrupa Birliği dışında sıkı ekonomik ilişki ve kazanç sağladığımız bir ekonomik ilişkimiz yok. Rusya’dan aldığımız doğal gaz yüzünden oluşan büyük ticaret hacmi Türkiye’nin yararına değildir. ABD, Çin, Japonya, Hindistan, Brezilya, Kanada, Meksika, Güney Kore ve Endonezya ile ne bizim için önem arz eden ne de o ekonomiler için önem arz eden bir ilişki bulunmamaktadır. Bunlara alternatif olarak son zamanlarda Arap sermayesini çekmeye çalışıyoruz. Gelecekte söz sahibi olmak için Avrupa Birliği ve Arap sermayesine hem ek olarak hem de istenmeyen durumlarda alternatif olarak, geleceğin aktörlerinden biri veya bir kaçı ile ekonomik bağ kurmak zorundayız.  


        

 


Türk Yurdu Ağustos 2006
Türk Yurdu Ağustos 2006
Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele