IRAK TÜRKLERİ SENDROMU

Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

Son Savaş

Türkiye ve yurt dışında örgütlenen Türkmen siyasi grupları ümitlerini Türkiye’nin ABD ile birlikte savaşa girmesine bağlamıştı. 1 Mart Tezkeresi TBMM’nden geçmeyince Türkmen siyasi partileri ciddi hayal kırıklığına uğradılar. Türkiye’nin özellikle Kuzey Irak’ta yarattığı boşluğu daha çok KYB ve KDP doldurmaya başlayınca, Türkmenler giderek zarar görmeye başladılar, küçültülmeye mahkum edildiler ve siyasi denklemin hâricinde kalmaya zorlandılar. Özellikle hızlı bir şekilde Türkmen bölgelerinde  örgütlenmeye başlayan Irak Türkmen Cephesi, Ulusal Meclis ve hükûmet üyeliği gibi bütün siyasi görevlerin dışında tutuldu. Mecliste ve hükûmette yer alan birer Türkmen temsilci, herhangi bir siyasi örgütle ilişkisi olmayan Türkmen şahsiyetlerinden seçildi.

10 Nisan 2003 günü Türkiye’nin kırmızı çizgilerine rağmen Kerkük’e akın eden Kürt Peşmergeleri, ABD askerlerinin gözü önünde, önce şehri yağmaladı, sonra resmî daireleri yaktı, tapu ve nüfus daireleri gibi devlet arşivi niteliğinde olan yerleri talan etti. ABD kuvvetleri şehre 30 kişilik bir meclis kurdu. Türkmenlere, Kürtlere, Araplara ve Kildo-aşurilere altışardan olmak üzere toplam 24 sandalye tahsis etti. Geri kalan 6 kişilik kontenjanı da kendisinin kullanacağını ilan etti. Herkes Amerikan yanlısı olmak kaydıyla iki Türkmeni, iki Kürdü ve iki de Arap’ı seçeceğini beklerken, beş Kürt ve bir Kildo-aşuriyi seçti ve meclisteki dengeyi Kürtler lehine çevirdi. Arkasında Kürt bir vali tayin edildi. Böylece ABD’nin hoşgörüsü ile Kerkük şehri Kürtleştirme sürecine alınmış oldu.

Türkiye’nin Türkmenler ve özellikle de Kerkük konusunda çabaları sonuçsuz kaldı. Bunun sonucunda Arap ve bazı Türk yazarlar Kerkük’ün Kürtlere peşkeş çekilmesini, Türkmenlerin şahsında Türkiye’ye verilmiş bir ceza olarak nitelendirdiler. Saddam zamanında ve 30 yıllık bir süre içerisinde Kerkük’ten sürülen Kürt ve Türkmenlerin yerlerine yerleştirilen Arapların geri gitmesi istendi. Bu talep sadece Kürt siyasi grupları tarafından dile getirilmiştir. Talebin hukuki gerekçesi henüz hazırlanmadan, Kürt bölgelerinden insanlar Kerkük’e akın etmeye başladı. Kanuni dayanağı henüz oluşturulmayan bu uygulama maksadını aşarak 30 Ocak seçimlerinden önce Kerkük’e yerleştirilen Kürtlerin sayısı 375 000’i buldu. Hâlbuki Kürt yazarların tespitlerine göre Kerkük ve civarından Saddam zamanında göç ettirilen Kürt ve Türkmenlerin sayısı 108 000 kişidir[1]. Buna karşılık Türkiye hariç, hiçbir ülke bu açık istilanın durdurulması için gayret göstermemiştir. Türkiye’nin tepkisi ise, “Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesi kabul edilemez” demekten öteye de geçemedi.  

 

30 Ocak 2005 Seçimleri

Seçime Şiiler, Kürtler ve Türkmenler katılırken, Sünniler katılmamışlardı. Sünnilerin katılmamalarını, biri açık diğeri gizli olmak üzere iki sebebe bağlamak mümkündür. Açık olan sebep: Sünnilere göre “ülke işgâl altında iken demokrasi olmaz ve seçimler yapılamaz.” Gizli sebep ise, her zaman iktidarda olan Sünnilerin böyle bir seçimde azınlık durumuna düşecekleri kesindir. Yani Sünniler, seçime girmemeyi, azınlık durumuna düşmeye tercih etmişlerdir. Her iki sebebi de anlamak, hatta takdir etmek gerekir. Çünkü (doğru ya da yanlış) bu bir duruş ve anlayıştır. Şiilerin oy oranlarının yüksek çıkacağı zaten bekleniyordu. Şaşırtıcı gibi görünüp, ancak hiç de sürpriz olmayan tek sonuç, Kürt oylarının kabarık çıkmasıydı. Bunu da birçok siyasi çevre bir başarı olarak göstermektedir. Aslında Kürtler açısından seçimleri iki farklı açıdan değerlendirmek gerekir.

Nerdeyse üç yıldan beridir dünya, Kürtlerin Kerkük’e nasıl akın ettiklerini ve şehri nasıl doldurduklarını izlemektedir. Ayrıca, seçimlerden sonra özellikle Kerkük’te tespit edilen seçim ihlâlleri, yapılan yolsuzluk ve usulsüzlükler herkes tarafından bilinmektedir. Aslında seçimden çok daha önce yüz binlerce Kuzey Iraklı Kürt’ün maksatlı bir şekilde Süleymaniye, Erbil, Duhok gibi şehirlerden özellikle Kerkük’e kaydırılması ve Kerkük’te de çadırlarda, barakalarda, devlete ait okul ve diğer kamu binalarında barındırılmaları seçimin nezahatini daha baştan kirletmiş ve sonucunu ortaya koymuştu. Diğer taraftan, seçimden kısa bir süre önce Kerkük Seçim Komiserliği Kürt kökenli vatandaşlara ait usulsüz 73.000 seçim karnesini iptal etmiştir. Ancak, çeşitli antidemokratik müdahalelerle Kerkük Seçim Komiseri El-Hadidi istifaya zorlanmış ve arkasından yeni atanan Komiser, sözü edilen karneleri kabul etmekle kalmamış, on binlerce yeni usulsüz karneyi de yürürlüğe sokmuştu.

30 Ocak günü Türkmenlerin aleyhine sonuçlanan ciddi seçim ihlalleri olmuştur. Mesela, Musul’da seçim merkezlerine yeteri kadar oy pusulası dağıtılmadığı Cumhurbaşkanı El-Yaver tarafından açıklanmış ve sadece belirli noktalarda az sayıda seçim sandığı bulundurulduğu için, yüz binlerce Iraklı Arap ve Türkmen oyunu kullanamamıştır. En az 300.000 nüfuslu Telafer’de sadece iki seçim merkezi açılmıştır. Diğer taraftan toplam nüfusu 11.000 civarında olan ve önemli bir kısmının Türkmenlerden oluştuğu Altunköprü Nahiyesi’nde 17.771 oy kullanılmış ve oyların büyük bir kısmı Kürdistan Koalisyon Listesi’ne çıkmıştı.

Erbil’de seçimden önce Türkmen siyasi kuruluşlarının propaganda kampanyaları yürütmelerine izin verilmemişti. Ayrıca, sandıkların başında hiçbir tarafsız gözlemcinin bulunmadığı görülmüştü. Aynı şekilde Tuzhurmatu’nun Süleyman Beg Nahiyesi’nde ve civar köylerinde yaşayan Türkmenler ya 130 numaralı Kürdistan Koalisyon Listesine oy vermeye zorlanmışlar ya da şehre gelip oy kullanmaları engellenmişti. Erbil, Duhok ve Süleymaniye’de seçimle ilgili bütün resmî işlemler Barzani ve Talabani’nin memurları tarafından yürütülmüştü.

Seçim günü Kerkük’te meydana gelen usulsüzlükler ve kanunsuz uygulamalar daha da dikkat çekicidir[2].

  1. Kerkük’ün her mahallesinde seçim merkezlerinin sayısı, önceden Seçim Komisyonu tarafından belirlendiği hâlde, seçim sabahı Kürt mahallelerinde bulunan 8 okulda yeni seçim merkezleri kurulmuş ve bu merkezlerin korunmaları için Kerkük polisinden değil, tamamen Kürt Peşmergelerden oluşan Millî Muhafız Gücünden destek alınmıştı.
  2. Sakinleri tamamen Kürtlerden oluşan Rahimava semtinde oy kullanma işlemleri saat 7.00 yerine saat 6.00’da başlamış ve 17.00’den sonraya kadar devam etmişti.
  3. Bazı seçim merkezleri, seçimden bir gün önce Türkmen mahallelerinden alınıp, Kürt mahallelerine nakledilmişti.
  4. Seçim günü, propaganda yapma yasağı olduğu hâlde, Kürt seçmenler arabalarla şehri dolaşarak anonslar yapmışlar ve seçim merkezlerinin duvarlarına Talabani ve Barzani’nin resimlerini yapıştırmışlardı.
  5. Kerkük’e bağlı Yengice ve Bastamlı gibi Türkmen köylerinde oy verme işlemleri bittikten sonra, Milli Muhafız Güçleri sandıkları zorla almışlar; ancak arabaya yüklerken telaşlanarak sandıkların birini yolda düşürmüşler ve oyların yollara dağılmasına sebep olmuşlardı.

 

Türkmenler Seçimi Kaybetti mi?

Seçim sonuçları yayımlanırken Irak Türkmenleri Cephesi’ne 93.000 oy çıkması ve sonuçta sadece 3 milletvekilini meclise sokabilmişti. Türk basını bu sonucu Türkmenlerin başarısızlığı, hatta realitesi olarak gösterdi. Bu gülünç oy sayısı birileri tarafından kasıtlı olarak küçültülmüş olabilir. Ama her şeye rağmen başarısızlığı topyekûn Türkmen toplumuna fatura etmek doğru değildir. Şii Türkmenlerin en büyük dilimini temsil eden siyasi kuruluşlar, esas Şii listesine girerek Meclis’e 5 milletvekili sokmuştu. Demek ki Meclis’te 14 Türkmen milletvekili girebilmişti.

Başkaları ile iş birliği yaparak seçime giren Türkmen siyasi kuruluşları da tek başlarına seçime girebilirlerdi. Ama temkinli ve realist davranarak başka listelerle koalisyona gitmeyi daha ehven buldular. Aslında seçim öncesi şartlar da bunu gerektiriyordu. Bunlar için kurtlar sofrasında güçlünün yanına oturmak, yalnız oturmaktan daha mantıklı bir seçenekti. Demek ki yanlış strateji takip etmenin bir sonucu olarak seçimi kaybeden sadece Irak Türkmenleri Cephesi ile Türkmen Milli Hareketi olmuştu. Bu arada her şeye rağmen Irak Türkmenleri Cephesi şanslı görünmekteydi. Çünkü seçime 4 milyon Iraklı katılmamıştı. Eğer seçime bir milyon seçmen daha katılmış olsaydı, Irak Türkmenleri Cephesi %1 barajına takılarak meclise hiç giremeye de bilirdi. Demek ki, herhangi bir silahlı gücü olmayan Irak Türkmen Cephesi’nin kuru bir cesaret göstererek tek başına seçime girmesi bir macera olmuş ve herkesi hayal kırıklığına uğratacak bir sonuç doğurmuştur.

 

Aralık 2005 Seçimleri

Son seçimlere Sünnilerin katılması, sonuçların çehresini değiştirmiştir. Şiilerin, Kürtlerin ve Türkmenlerin meclise gönderdikleri milletvekili sayısı ciddi anlamada düşmüş ve Sünni Araplar meclisin dörtte birini elde etmişlerdir. Ancak Sünniler meclise tek vücut olarak girdikleri hâlde mecliste bölünmüşlerdir. Onun için yeni hükûmetin kurulmasında etkili olamamışlar ve kalıcı bir iz bırakmamışlardır. Nitekim İslamcı Sünnilerle Baasçı Sünniler birbirlerinden ayrılarak, Baasçı Sünniler hükûmette yer almak istememişlerdir.

Türkmenlerin resmî temsilcisi görünen Irak Türkmen Cephesi yine aynı hatayı tekrarlayarak tek başına seçime girdi ve sadece Kerkük’ten bir milletvekili çıkarabildi. Ancak meclise giren Türkmen milletvekili sayısı 7 olup, dördü Şii listesinden, biri Sünni Arap listesinden biri de Kürt listesinde seçilmiştir. Yani bugün Türkmenlerin dört ayrı partiden yedi milletvekili bulunmaktadır. Kurulan Nuri El-Maliki Hükûmetinde Türkmenleri resmî bir şekilde temsil eden bir bakan olmamakla beraber, Şii listesinde Casim TUZLU, Gençlik ve Spor Bakanı olarak atanmıştır. Aynı kişi, Caferi Hükûmetinde İskân Bakanı idi. Bu sonuçlara göre:

  1. Türkmenler mecliste yarı yarıya sandalye kaybetmişlerdir.
  2. Türkmenler siyasi olarak biraz daha dağılmışlardır.
  3. Irak Türkmen Cephesi 3 milletvekilinden bire düşerek temsil yeteneği daha da azalmıştır.
  4. Hükûmette Türkmenlere verilen bakanlığın önemi azalarak, İskân Bakanlığından Gençlik ve Spor Bakanlığına düşmüştür.
  5. Hükûmette Cephe’ye yine yer verilmemiştir. Başka bir ifadeyle yine muhatap alınmamıştır. Yani dışlanma devam etmektedir.

Demek ki başta Irak Türkmen Cephesi olmak üzere, Türkmen siyasi kuruluşları ve siyasetçileri börklerini önlerine koyup yeniden düşünmeye başlamaları gerekmektedir.

 

Türkmenlerin Yakın Siyasi Geleceği

İktidara gelen Maliki Hükûmeti dört yıl zarfında anarşiyi önleyemezse, Irak bölünmeye doğru yol alacaktır. Bölünme büyük bir ihtimalle üç parçaya olacaktır: Kürt Bölgesi, Sünni Arap Bölgesi ve Şii Arap Bölgesi. Bu bölünmeden en çok faydayı Kürtler ve Şiiler görürken, en büyük zararı da Türkmenler görecektir. Çünkü her üç bölgede de Türkmen yaşamaktadır.

Dört ayrı siyasi çatı altında görünen Türkmen milletvekillerinin, tek bir siyasi çatı altında birleşmeleri en azında kısa vadede imkânsız görünmektedir. Öyleyse, darmadağın kalmaktansa, asgarî müşterekler üzerinde anlaşmak maksadıyla bir platformda buluşmak kaçınılmazdır. Bu asgarî müştereklik iki konuda olmalıdır: İlki millî hedef ya da ülkü olarak, Türkmeneli Bölgesi’nin talep edilmesi, ikincisinin de Kerkük’ün Kürdistan’a dâhil edilmemesi için güç birliği yapılmasıdır.    

 

Niçin Türkmen Bölgesi?

Yeni anayasanın Irak halkı tarafından kabul edilip yürürlüğe girmesiyle, yeni bir dönem başlamıştır. Anayasa’nın birinci maddesinde federatif sistemin kabul edilmesi ve Kuzey Irak vilayetlerinin bir kısmının bir araya gelerek Kürdistan Bölgesi’ni oluşturmaları hukuki bir realite olmuştur. Bu anayasaya dayanarak ileride başka vilayetler bir araya gelerek farklı büyüklüklerde Arap bölgeleri de oluşturacakları kesindir.

Irak Cumhuriyeti tarihi içerisinde Necef, Tikrit ve Duhok gibi birçok ilçe, vilayete dönüştürülmüştür. Ancak, bu yerleşim yerlerinden hiç de farklı olmayan Telafer ve Tuzhurmatu, Türkmen olduklarından dolayı, bu haktan mahrum bırakılmıştır. Irak’ı oluşturan temel unsurlar arasında adaletin sağlanması için Telafer ve Tuzhurmatu ilçelerinin de vilayete dönüştürmesi bu iki şehirde yaşayan vatandaşların temel haklarıdır.

Anayasa’nın 140 Maddesi, yakın tarihe kadar büyük çoğunluğunu Türkmenlerin oluşturduğu, Kerkük şehrinin geleceğini çizmektedir. Hâlbuki, dünya ülkelerinin anayasalarının hiç birinde şehirlerin kaderleri yer almamaktadır. Bilinen bir gerçektir ki, İngiliz ihtilalinin başlangıcından günümüze kadar hemen hemen bütün yönetimler, bu şehrin demografik yapısını değiştirmeye çalışmıştır. Bugün de Irak Anayasası’nın 140. Maddesi bir oldu-bitti ile anayasa referandumuna dâhil edilerek, 2007 sonunda vilayet çapında yapılacak referandumla sözde kaderi belli edilecektir. Bu sürecin, bu hâliyle işlemesi, telafisi mümkün olmayacak olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Yüzyıllardan beri bugünkü coğrafyalarında yaşayan Türkmenler, Telafer, Kerkük ve Tuzhurmatı’yı içine alan bölgede kendi kendilerini yönetme hakları olmalıdır. Geçmişte yapılan haksızlıklar, bugün bir bölgede yaşamalarına engel teşkil etmemelidir. Türkmenler, kendilerinin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde yer altı ve yer üstü zenginliklerini bütün Irak halkına ait olduğunu geçmişte olduğu kadar bugün de kabul etmektedir. Onun için, Telafer, Kerkük ve Tuzhurmatı’dan geçen coğrafî şeridi “Türkmen Bölgesi” olarak kabul etmek Türkmenlerin vazgeçilmez  hedefi ve elde edilmesi gereken ülküsü olmalıdır.

 

Kerkük’ün Bugünü ve Geleceği

Dr. İbrahim CAFERİ önceki hükûmeti kurarken, meclisten ikinci büyük siyasi kütleyi temsil eden Kürtlerle pazarlığa oturmak zorunda kalmıştı. Özellikle Barzani’nin ileri sürdüğü şartlardan birisi de Kerkük’ün Kürdistan bölgesine dâhil edilmesi şartı idi. Hâlbuki, Geçici Irak Yönetimi Kanunu’nun 53’üncü ve 57’inci Maddelerine göre Kerkük’ün hangi statüde yönetileceği iki önemli şarta bağlanmıştı. Biri bölgede yapılacak adil bir sayım diğeri de daimi anayasanın kabulü idi. Caferi’nin direnmesi üzerine bu şarttan vazgeçildi ve Kerkük’ün yönetim biçimi ileriki bir tarihe atıldı. Ancak, şehirde kurulan 41 kişilik Vilayet Meclisi’nde 26 Kürt, 9 Türkmen ve 6 Arap milletvekili olduğu hâlde hiçbir karar alınamamakta ve meclis çalışmaları kilitlenmiş bir durumdadır. Seçimin üzerinden tam dört ay geçmesine rağmen şehir meclisi toplanamamış, herhangi bir karar alamamıştır. Diğer taraftan Türkmen ve Arap milletvekilleri de uzun bir süre Meclis toplantılarına katılmadılar. Bu belirsiz durumdan en çok yararlanan siyasi taraf Kürt siyasi gruplarıdır. Çünkü, bütün yeni atamalar onlar tarafından yapılmaktadır. Hatta Kürdistan Bölgesi için Erbil’de oluşturulan parlamentoda Kerkük’ü temsilen milletvekilleri bile seçilmiştir.

Fiilen Kürt idaresinde olan Kerkük’ün geleceği oldukça karanlık görünüyor. Bugünkü yapısı itibariyle Kerkük’ün üç etnik gruptan oluştuğunu bütün taraflar kabul etmektedir. Ancak, özellikle KDP Kerkük’ün Kürdistan’a dâhil olduğunu iddia etmektedir. KYB adına Talabani Brüksel modelini önerirken, Türkmenler ve (Şii’siyle, Sünni’siyle) Araplar Kerkük’ün Irak’ın bütününe ait olduğunu savunmaktadırlar. KDP, bu uçuk görüşünü oluştururken cesaretini ABD’den aldığını söylemek mümkündür. Başta Kürtler olmak üzere birçok Iraklı siyasetçi Kerkük’ün, Irak’ın bir iç meselesi olduğunu söylemesine rağmen, komşu ülkelerin de Kerkük konusunda çekinceleri olduğu malumdur. Dünya petrollerinin %4’ü Kerkük’te üretilmektedir. İran’da, Suriye’de, Türkiye’de uzantısı olan ve hiç devlet tecrübesi olmayan bir etnik gruba böylesi bir kaynağı teslim etmek elbete büyük riskleri de beraberinde getirir ve ilgili ülkelere söz söyleme hakkı verir.

Kerkük’ün Türkmenler açısından bir başka önemi var. İngilizler döneminden bu yana ve bütün baskılara rağmen Irak Türklüğünün sembol ve merkezi olmuştur. Türkmen ediplerin, şairlerin, bestekârların, yazarların ve bilim adamlarının çoğu burada yetişmiştir. En çok asimilasyona, baskıya, sürgüne ve katliama maruz kalanlar genelde bu şehirde ya da civarında yaşayan Türkmenler olmuştur. Ayrıca Kerkük, Irak Türklerinin yaşadığı coğrafyanın tam ortasında bir şehirdir. Şu anda da Türkmen Meclisi ve hemen hemen bütün Türkmen siyasi teşekküllerin merkezi bu şehirde bulunmaktadır. Kerkük, Kürdistan’a dâhil edildiği takdirde, Türkmenler ciddi bir dağılıma ve sarsıntı geçirecekleri muhtemeldir. Diğer taraftan Irak’ı oluşturan bütün taraflar, Kerkük’ün Kürdistan’a dâhil edilmesi durumunda bundan sonraki adımın bu bölgenin Irak’tan koparak bağımsız bir devlet hâline geleceğini tahmin edebilmektedir.  

Kerkük, Kürdistan’a dâhil edilmedikçe, Kürt siyasi grupları devletlerini ilan etmeye cesaret etmeyeceklerdir. Dâhil ettirebildikten sonra, Kürt Devleti’ni ilan etmeleri tamamen siyasi gelişmelere bağlı kalacaktır. Böyle bir gelişme, Irak’ta ve civar ülkelerde ciddi sorunlara belki de ileride sınır değişmelerine neden olacaktır. Bundan da en çok Türkiye zarar görecektir. Neticede bu şehir Kürdistan’nın başkenti ilan edilecek, Kürdistan Parlamentosu, bakanlıkları ve diğer resmî kurumları buraya taşınacaktır. Bu durumda da Irak’ta en büyük zararı Türkmenler görecektir. Kerkük’te yüzyıllardır yaşayan yüz binlerce Türkmen bunu kabullenmeyerek, bir kısmı Türkiye’ye ve diğer bir kısmı da Bağdat’a göç etmeyi düşünecektir. İmkânı olmayanlar, gerçeğe boyun eğerek sinecekler ve geçen 15 yıl içerisinde Erbil’de sindirilen Türkmenler gibi, onlar da Barzani ve Talabani’nin boyunduruğuna gireceklerdir. Demek ki önce Kerkük’ün özel statülü bir şehir olması için çok ciddi ve etraflı bir plan kurarak, sürecin bizzat Türkiye tarafından başlatılması gerekmektedir. Böyle bir teşebbüsün sonuçları en geç 2006’nın sonlarında belli olmalıdır.

Şu anda Türkmenler, Irak siyaset sahnesinde dört ayrı siyasi partiler grubu hâlinde faaliyet göstermektedirler. Bunlar, Türkiye yanlısı Irak Türkmen Cephesi (yeni mecliste 1 milletvekili var), Şii eğilimli Türkmenler (yeni mecliste 4 milletvekilleri var), Sünni Arap yanlısı Türkmenler (yeni mecliste 1 milletvekili var) ve Kürtler tarafından beslenen tabansız partilerdir (yeni mecliste 1 milletvekilleri var). Kerkük Kürdistan’a dâhil edildiği takdirde, Türkiye yanlısı olduğu için zaten sürekli mağdur edilen ve dışlanan Türkmen Cephesi, en güçlü olduğu şehir Kerkük’te ağırlığını kaybederek marjinal bir siyasi örgüt hâline dönüşebilecektir. Şii eğilimli Türkmen partileri millî kimliklerini kenara iterken, aslında tabansız olan Kürt yanlısı partiler de giderek güçleneceklerdir. Böylece Türkmenler 80 yıllık stratejilerini değiştirmek zorunda kalacaklardır. Bilindiği gibi bugüne kadar Türkmenler, Türkiye’nin iç politikasına ters düşmemek için, Irak Kürtleriyle iş birliğine gitmemişlerdir. Ancak, bu olumsuz gelişmeler karşısında Türkmenler, Türkiye eksenli siyaseti bırakmak zorunda kalabilirler.

Türkiye ve Türkmenler aleyhine olan bu çıkmazdan kurtulmanın birkaç seçeneği vardır. Risk derecesine göre bu seçenekler şöyle sıralanabilir:

  1. “Kerkük kırmızı çizgilerimiz içindedir” dediğimiz için askerî tedbirlere başvurmak,
  2. Türkiye’nin Bağdat Hükûmetiyle imzaladığı 1926 sınır anlaşmasında Musul ve Kerkük’ü belirli bir etnik gruba değil, Bağdat Hükûmetine bırakıldığını öne sürerek, yine askerî tedbirlere yönelmek,
  3. Habur Sınır Kapısı’nı kapatarak, Kuzey Irak üzerine ciddi bir ambargo uygulamak.
  4. Yürürlükteki anayasaya göre, yeni meclis oluştuktan sonra, yeni bir anayasa komisyonu kurarak bütün maddeler gözden geçirilecek, teklifler bir bütün hâlinde meclise sunulacak ve üçte iki kabul görürse değişiklik halk oyuna sunulacaktır. Burada Türkiye tavrını koyarak Anayasa’nın Kerkük’le ilgili 140. Maddesinde sadece Kerkük’te yapılması öngörülen referandumun bütün Irak’ta yapılması hususunda baskısını hissettirmek. Bunun hilafına doğacak bir durum karşısında yukarıdaki tedbirlerden birisine tereddütsüz başvurmak.

Birinci seçeneğin gerçekleşme ihtimali çok zayıf görünmektedir. Diğer seçenekler ise, uygulanabilir olmakla beraber, mevcut hükûmetin niyetine bağlı olduğu söylenebilir. Demek ki Siyasi süreç kendi başına bırakıldığı takdirde, Anayasa’nın 140. Maddesine göre en geç Aralık 2007’de sadece Kerkük’te bir referandum yaptırarak, şehir Kürdistan’a dâhil edilecektir. Türkmenler ne kadar birleşirlerse birleşsinler ve ne kadar güçlenirlerse güçlensinler, bu süreci etkileme imkânları yoktur. Mesele, Türkmenleri aştığı kesindir. Onun için Türkiye millî iradesini ortaya koymazsa, Kerkük’ün Kürdistan’a dâhil edilmesi muhakkaktır.

 

Telafer’in Dramı

Irak’ın kuzey batısına düşen Telafer, takriben 300.000 nüfuslu olup, tamamen Türkmenlerden oluşmaktadır. 1920 yılında İngiliz idaresine karşı ilk isyan meşalesi bu şehirde yakılmış ve Kaçakaç hadisesi olarak tarihe geçmiştir. Musul’un büyük ilçesi olup, Türkmen olduğundan Saddam zamanında il yapılmamıştır. Nüfusun yarısına yakını Şii mezhebine mensup olmakla beraber, bugüne kadar Sünni Türkmenlerle hiçbir konuda ihtilafa düşmemişlerdir. Bir petrol şehri olmamakla birlikte Telafer stratejik bir mevkie sahiptir. Türkiye sınırına 110 km Suriye sınırına ise 70 km uzaklıktadır. Her iki sınıra aynı anda yakın tek Türkmen şehridir. Yani, Türkiye’den Türkmen bölgesine inmek için yegâne geçit ve bölge Telafer’dir.

Türkiye’nin Ovaköy noktasından Telafer’e uzanan 110 km’lik koridor Türkmenleri, Kürtleri ve Türkiye’yi yakından ilgilendirir. Türkmenleri için önemlidir çünkü, Anadolu ile tek bağlantı noktası bu koridorla sağlanmaktadır. Aksi takdirde Barzani’nin egemenliğindeki bölgeden geçerek Türkiye’ye ulaşmak mümkün olmaktadır. Türkiye için de önemlidir çünkü Zaho’dan sadece Kürt bölgesine giriş yapılabilirken, Ovaköy’den açılacak yeni bir kapı ile hemen Türkmen ve Arap bölgelerine inilebilmektedir. Bu koridor bir bakıma Ermenistan’dan İran uzanan Zengezur koridoruna benzetilebilir. Bilindiği gibi bu koridor hem Nahçıvan’ı Azerbaycan’dan, hem de Türkiye’yi Türk dünyasından ayırmaktadır.

Telafer aynı derecede Kürtler için de önemli görünmektedir. Söz konusu bu koridor yoluyla Suriye ile de dünyaya açılma imkânı elde edeceklerdir. Yoksa, tek çıkış yolları İran ve Türkiye üzerinden olacaktır. Bu koridor, Geçici Anayasa’da tanımlanan Kürdistan bölgesine dâhil değildir. Ayrıca, bu bölge zaten Musul vilayetinin sınırlarına dâhil olduğu açıktır.

Bugün Telafer’de hafiften de olsa bir Sünni Şii çatışmasının körüklendiğini görüyoruz. Ayrıca, aylardan beridir sebepsiz yere Türkmenlerin öldürüldüğünü, tutuklandığını ve evlerin boşaltıldığını öğreniyoruz. Bu gibi gelişmelerin tesadüfî değil, kasıtlı olma ihtimali oldukça yüksek görünmektedir.

 

Türkiyesiz Türkmenler…

Türkiye, Türkmen eksenli siyasetten Irak eksenli siyasete geçmesine rağmen, bazı Türkmen siyasi örgütlerinin Türkiye eksenli siyaset takip etmesi ya da en azında bu siyaseti ile tanınması dikkat çekici ve önemlidir. Aslında Türkiye’nin Kerkük konusundaki hassasiyetinden ötürü sadece Türkmenler değil, Sünni Araplar da memnun kalmaktadırlar. Ama Türkiye’nin Türkmen meselesini Kerkük meselesinden ayırması tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Kerkük’ün Kürdistan’a dâhil edilmeyerek en azından özel statülü hâle gelmesi, Türkmen meselesine çok katkıları olacaktır. Çünkü gerçekten iki mesele etle tırnak gibi birbiriyle bütünleşmiştir. Bugünkü Irak Anayasası Kürdistan bölgesini tanırken, gelişmeler biri Arap-Şii, diğeri de Arap-Sünni bölgesinin kurulmasına gebe görünmektedir. Türkmenlerin yoğunlaştıkları tek vilayet Kerkük’tür. Kerkük’ün kurtulması Türkmenlere çok şey katar, ama Türkmenlerin en zayıf ve muhtaç oldukları anda desteksiz kalmaları, Kerkük’ün kurtulmasını ciddi anlamda engeller ve Kerkük’ün Kürdistan’a dâhil olmasını kolaylaştırır.

Bilindiği gibi Türkiye’nin Türkmen politikası ile Kürt politikasını birbirine yaklaştırmak isteyenler çoktur. “Türkiye, Kürtlerin ve Türkmenlerin barış ve huzur içinde bir arada yaşadıkları, birbirleriyle entegre oldukları bir Kuzey Irak savunmalıdır.”[3] diyenlerin yanında, “Türkiye’nin Irak politikası, bu nedenle, Türkmenlerin haklarını güvence altına alacak biçimde ‘Kürt eksenli’ olmak zorunda”[4] diyerek daha ileri gidenler de var. Başlangıçta makul görülen ilk görüşün uygulanması (şimdilik) imkânsızdır. Çünkü, Kürtlerle Türkmenler arasında yarım asırdır devam eden Kerkük sorunu giderek büyümektedir. Kürtler 14 Temmuz 1959’da Kerkük’e hâkim olmak için onlarca masum ve silahsız Türkmen’i hunharca katletmişlerdir. İkincisinde 1991 yılında Kerkük’ü işgal ederek birçok yeri yağmalamışlar, tapu ve nüfus dairelerini yakmışlardır. Nihayet Amerikan desteğiyle 10 Nisan 2003 günü Kerkük on binlerce Peşmerge tarafından işgal edilerek yağmalanmış, tapu ve nüfus idareleri yine yağmalanmıştır. O günden bugüne şehre usulsüz bir şekilde yerleşen Kürtlerin sayısı 400.000 dayanmış ve bu insanlar kanunsuz bir şekilde Türkmenlerin arsaları üzerinde evlerini yapmış, şehrin Kürdistan’a bağlanmasını beklemektedirler. Arada böyle bir derin ihtilaf hatta husumet varken barış ve huzur içerisinde nasıl yaşanabilir? Kerkük, en azından bağımsız bir bölge olmadıkça, böyle bir huzurun ya da sulh ve sükunun sağlanacağını kimse beklemesin. Kerkük’ün Kürdistan’a ilhakı hâlinde ise çok kan döküleceğinden ABD dâhil bütün taraflar emin gibi görünüyor.

Türkiye, bir Türk Devleti’dir. Sınırların ötesinde silahsız, parasız, sahipsiz ve himayesiz soydaşlarını kollamak ve savunmak bir siyaset değil, bir görevdir. Bugün Irak topraklarında yaşayan Türkmenlerin geçmişte Çanakkale’de düşmana karşı Anadolu’yu savunmuştur. 1918 yılında İngilizler Irak’ı işgal ederken en güçlü mukavemeti Kerkük’te görmüşlerdir. Nitekim şehri işgal ettikten bir süre sonra terk etmek zorunda kalmışlardır. Ancak, takviye güçler gelince şehri tekrar teslim alabilmişlerdir. Bugün Türkmenler, Türkiye’ye bağlanmayı arzulamıyor olabilir. Ama kendi topraklarında şeref ve haysiyetle yaşamak istiyorlar. İstedikleri haklar, hak ettiklerinden fazla değildir. Ama, siyasi, askerî ve mali güçleri olmadığından ve arkalarında ABD ya da İran gibi güçlü ya da dirayetli bir destekçi bulunmadığından bugün mağdur edilmektedirler. Türkiye, Irak Kürtleriyle istediği kadar yakın bir ilişki kursun. Ama, Türkmenleri Irak’ın bütünü içerisinde görerek onları ihmal etmek çok olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

 

Sonuç

Genel olarak Türkmenlerin dört ciddi sıkıntıları göze çarpmaktadır:

  1. Siyasi güç ve tecrübe yetersizliği. Türkmenler 1990 yılına kadar gizli siyaset yaparak ayakta durmaya çalıştılar. Hiç kimse doğru-dürüst onlara yol göstermedi, sponsorluk yapmadı ve siyasi eğitim vermedi. Siyasi tecrübelerini deneme-yanılma yoluyla kazanmaya çalıştılar. Onun için bugün aralarındaki en küçük mesele uyuşmazlık konusu olabilmektedir.
  2. Karizmatik vasıflarına haiz bir liderin çıkmaması. 1995 yılında aktif faaliyete geçen Irak Türkmen Cephesi, 10 yıl içerisinde beş sefer başkan değiştirmiştir. Cephe’nin dışındaki siyasi partilerin başkanları çok dar bir siyasi tabana hitap etmektedirler.
  3. Askerî güçlerinin olmaması. Savaştan önce Kürtlerin iyi eğitilmiş ve çeşitli imkânlara sahip Peşmergleri varken, Şii Arapların da Bedir Tugayları adında esaslı bir askerî güce sahipti. Bu askerî güç savaştan sonra da kendini hissettirdi ve siyasi görüşmelerde önemli bir pazarlık ya da tehdit unsuru olabildi. Türkmenler işin başından itibaren böyle bir güce sahip olmadı ve mücadeleyi daha çok demokratik enstrümanlarla sürdürmeyi tercih etti.
  4. Mali destek yetersizliği. Kürt siyasi grupları baştan beri ABD ve İsrail’den, Şii grupları da İran’dan mali destek görürken, Türkmenlerin böylesi güçlü bir finans kaynakları olmamıştır. Bugün Kuzey Irak’ta yürütülen ticari faaliyetlerin büyük bir kısmı Kürt iş adamlarının elindedir. Savaştan sonra Irak’a yerleşen Türk firmalarının çoğu da vekalet ve temsilciliklerini Kürt iş adamlarına vermiş durumdadırlar.

Bütün bu köklü eksikliklere rağmen Türkmenleri hak ettikleri yeri almaları, Irak’ın geleceği açısından önemli bir şart olarak görünmektedir. Türkmenler siyasi süreçten dışlanarak Irak’ın geneli bir kazanç elde edemez. Bilakis, Irak’ın sadık vatandaşları olarak Türkmenlerin, Irak’ın demokratikleşmesi, gelişmesi ve kalkınmasında önemli roller alabilirler. Türkmenlerin sosyolojik yapıları incelendiğinde bugüne kadar hiçbir kesimseye zarar vermedikleri kolaylıklı görülebilir. Bütün bunlara rağmen dışlanmalarının sebebi ne olabilir diye düşündüğümüzde akla Türkiye ile soydaşlık faktöründen başka bir sebep akla gelmemektedir. Onu için de sürekli küçültülmüşler ve yaşadıkları coğrafya daraltılmıştır. Kürt siyasi grupları Türkmenleri 500.000 civarında bir topluluk gösterirken, Türkmen Cephesi 3.5 milyon olarak göstermektedir. Ancak bilimsel bir tahminle nüfuslarının 2 milyondan daha az olmadığını tahmin etmek zor olmasa gerektir. Mamafih, tarafsız ve BM gözetiminde doğru bir nüfus sayımı yapılmadan Türkmenlerin gerçek nüfusunu tahmin etmek doğru olmayacaktır. Bugün Irak’ta bütün siyasi olumsuzluklara ve sonuçlarının tartışılır olmasına rağmen bir seçim yapılabildi ama her nedense Kürt ve Şii partiler sayıma yanaşmamakta ve ülkedeki güvensiz ortamı gerekçe göstererek hep ertelemektedirler.


         

[1] Nuri El-Talabani, Siyaset Tağyir El-Vaki, El-Kavmi Limedinet Karkuk Kadimen ve Hadisen, Kirkuk The City of Ethnic Harmony, Scientific Symposium Held by Karbala Center for Research and Studies, Birinci Baskı, London, 21-22 July 2001, s. 433.

[2] Mahir Nakip, Çuvaldız, Kardaşlık, Sayı: 25, Yıl: 7, s. 7.

[3] Mustafa Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek, Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye?, Doğan Kitap, İstanbul, 2006, s. 193.

[4] Cengiz Çandar, “Kürt Sorunu ve Irak’ta ‘Ezber Bozmak’...”, Dünden Bugüne Tercüman, 24 Ağustos 2005.


Türk Yurdu Ağustos 2006
Türk Yurdu Ağustos 2006
Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele