FARKLILIKLAR SORUN MUDUR?

Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

 

                Çelişkinin derin olduğu yerlerde demokrasiyi ya da barışı inşa etmek çok zordur. Gerçek anlamda toplumsal düzen ve barışın sağlanabilmesi için çelişkilerin tahammül edilebilir, dengelenebilir ve yönetilebilir olması gerekir. Farklılık denildiğinde akla yalnızca etnik, dil, inanç, ideoloji ve soy farklılığı gelmemelidir. Çoğu zaman köy-kent, zengin-fakir, öğretmen-imam, baba-oğul, kadın-erkek, halk-bürokrat, yöneten-yönetilen, işçi-işveren, arasındaki çelişkiler barış içinde bir arada yaşamayı etkilemesi bakımından daha önemli olabilmektedir. Bu bakımdan sosyal sınıfların ya da farklı kümelerin çıkar çelişkilerinin derinliği, kökenleri ve etkinliğinin belirlenmesi son derece önemlidir. Huzursuzluk ve gerilimi üreten farklılıklar üzerinde çalışabilmek için teşhisin doğru yapılması zorunluluktur.

 

Sorunu Anlamak İçin Soruyu Doğru Sormak Gerekir!

Toplumdaki gerilim ya da çatışma unsurları gerçekte sosyal çözülmeye neden olacak düzeyde midir? Farklılık gösteren faktörlerin arasındaki ilişkiler nasıldır? Farklılıklar gerçekte ayırıcı, bölücü ve başkalaştırıcı mıdır? Ortak değerlerin (inanç, tarih ve kültür vb) farklıkları önemsizleştirme yeteneği hangi düzeydedir? Bir arada tutucu, birleştirici ve bütünleştirici değerlere vurgu yapan politikaların durumu nedir? Farklılıkta “habbeler kubbe”, benzerlikte “kubbeler habbe” mertebesine mi düşürülmektedir? Türünden sorular; sorunların yönetilmesinde temel parametre olarak ele alınabilir.

Sorunu anlamak için önce soruyu doğru sormak gerekir. Soruyu doğru soramamanın doğal sonucu olarak çoğu zaman sorun diye görünenlerin gerçekte çözüm, çözüm diye sunulanların ise gerçekte sorunun kendisi olabilmektedir. Sorunu çözmek için ortaya çıkan birçok toplumsal mühendisin sorunun parçası hâline gelmesinin gerçek nedeni de budur.

Anlamadan çözmeye çalışan insanların yüzünden sorunlar daha da karmaşıklaşmakta ve içinden çıkılmaz bir hâl almaktadır. Hâlbuki çözümün yolu tanımadan geçmektedir. Sorunu doğru tanımlayabilmek için de onu anlamak gerekir. Anlamak ve doğru tanımlamak işin başında sorunu, yarı yarıya çözmek anlamına gelir. Sorunu tanımlarken ilk önce farklılık, ayrılık ve başkalığın çelişki üretmekteki etkisinin ne olduğu ortaya konulmalıdır. Çoğu zaman sosyal grupların ya da rakip çıkar çevrelerinin aralarındaki çelişkinin çatışma üretecek kadar derin olmamasına rağmen insanlar sorunu yapay olarak içselleştirmiş olabilir. Burada birilerinin çelişkileri kullanarak çatışmaları kurgulaması ya da inşa etmesinden de söz edilebilir. İnşa edilen anlaşmazlıklar kitle psikolojisinin de etkisiyle bireyleri etkiler. Onlar da bir süre sonra çıkan anlaşmazlıkların ve çatışmaların nedenini çelişkilere bağlamaya başlarlar.

Bu bağlamda bir arada yaşamayı fertlerin irade ve arzuları olduğu kadar şartların dayattığı zorunluluklar da üretebilir. Bazı özgün şartlarda farklılık ve benzerliklerin sanıldığı gibi çok anlamı olmayabilirler. Benzer olanları farklılaştıran, farklı olanları da benzer davranmaya iten sosyokültürel, siyasi ve ekonomik şartlardan her zaman söz edilebilir.

 

Farklılıkların İmtiyaz ya da Ayıp Olarak Görülmesi

Tarihi süreç içerisinde bazen din ve ekonomi bazen de dil ve kültür farklılıkları halkları birbirinden ayrıştıran nedenler olmuştur. Ancak asıl ayrışmayı sanıldığı gibi dil, din, ekonomi ve kültür farklılıkları değil hoşgörüsüzlük üretmiştir. Aralarında çatışma yaratacak düzeyde çelişki olan toplumların bile bir arada yaşama tecrübeleri varsa; bu halklar hoşgörü gösterme ve tahammül etme özelliklerine sahip olmaları hâlinde barış içinde birlikte yaşayabilmektedirler. Ne kadar derin olursa olsun farklılıklar yalnızca bireyler ya da kümelerin kendileri ve özel alanlarıyla sınırlı tutulduğunda, farklılıkların ürettiği çelişkilerin çatışmaya dönüşmesi mümkün olmaz. Din, dil ve kültür benzerlikleri de çıkarların ürettiği çatışmayı engellemede belirleyici değildir. ABD’de rengi, dili, dini, ideolojisi, etnisitesi, felsefesi benzemez onlarca insanı aynı biçimde hareket etmeye yönelten en önemli faktörün çıkar ortaklığı ve demokratik yönetimdir. Çıkarlarının benzemekten geçtiğine inanmış olanların demokratik ortamlara sahip olduklarında farklılıklarını çok önemsemedikleri görülmektedir. Farklılıkların bir ayıp ya da imtiyaz olduğu yerlerde çatışma eksik olmaz. ABD’de de dil farklılığının sorun olmaktan çıkmasına karşın renk farklılığının giderek sorun hâline gelmesinin altında yatan neden budur. Leslie LİPSON’a göre bu “çarpıcı bir zıtlıktır.” Onun değerlendirmesi şöyledir: “İngilizce konuşmayan milyonların emilip özümsenmesindeki başarı ile Zenci ırkından olan azınlığın özümsenmesindeki başarısızlık arasında yer alan zıtlıktan daha çarpıcı bir şey yoktur. Birinci durumda, farklı öğeler aynı potadan eritilmiştir. Germenlerin, Latinlerin ve Slavların çocukları ve torunları İngilizceyi öğrenerek ana dilleri hâline getirmişlerdir. Devlet ilkokulları ve erişkinler için akşam okulları, İngilizleştirmek ve dolaysıyla Amerikanlaştırmak için gerekli olan araçları sağlamıştır. Artık dil kökenli azınlıklar yoktur ve dildeki türdeşlik uluslaşmaya ve demokrasiye katkıda bulunmuştur.” Anlaşılan Amerika’da insanları dilinden dolayı değil, renginden dolayı farklılaştıran ilişkiler var. Dil öğrenmek mümkündür ama renk değiştirmek mümkün değildir. Renginden dolayı farklı muameleye tabi tutulanlar sürekli ötekileşirler.

Bireyler çıkarlarının ya da kaderlerinin aynı biçimde davranmayı gerektirdiğine inandırıldığında birlik içinde görünmeye özenmez aynı zamanda birliğin gönüllü misyonerleri hâline gelirler.

Çatışmayı üreten fanatizmdir. Fanatizmin her türlüsü ayrıştırmanın, farklılaştırmanın ve bölünmenin nedeni olabilmektedir. Ayrıntı, ona aşırı anlam yükleyen ve önemseyenlerin gözünü köreltir. Dışlayıcı, öteleyici ve iteleyici tavırların tamamı fanatizmden doğar. Çoğunluğun farklılığı imtiyaz nedeni olarak görerek kutsaması toplumsal parçalanmayı tetikler. Kuşkusuz tersi de doğrudur yani kendisini azınlık olarak görenlerin kendilerine “kerameti kendinden menkul” anlamlar yükleyerek çoğunluğa karşı olumsuz duyguları geliştirmeleri de bir arada yaşamayı güçleştirir.

Toplumların birlik ve bütünlüğünü eşitlik, adalet ve demokrasi temelinde güçlendirmeleri bölünmeye karşı ciddi bir önlemdir. Hele hele ciddi makro farklılıkları olmayan ülkelerde bunu başarmak hiç de zor değildir. Onun için bir arada yaşama kültürüne sahip ülkelerde toplumları ayrıştırmak sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun için ilk önce bireyler arasındaki mana birlikteliğini yok etmek gerekir. Ardından ortak değerlere olan bağlılık ile dayanışmanın ortadan kaldırılması gelir. Bu bağlamda kader ve keder birliği yaratan unsurların yok sayılmasıyla ekonomik çıkarların karşıt hâle getirilmesi gerekir.  Sonra da kümeler arasında kin ve nefretin başarılı bir biçimde yönetilmesi gelir. 

Ağıtı, sızısı, sözü, düğünü, yemeği, folkloru, inancı, zevki, namus anlayışı, bayramı hatta küfürleri bile benzer olanların birbirinden ayrıştırılması sanıldığı kadar kolay değildir. Münferit olayları esas alarak yapılan değerlendirmelerin herhangi bir geçerliliği yoktur.

 

Türkiye’de Farklılıklar Sorun mudur?

                Türkiye, tarih boyunca varlıklarını bir arada sürdürmeyi kültür edinmiş insanların yaşadığı toprakların adı olmuştur. Bu topraklar üzerinde yaşayanlar; etnisite, mezhep, kan, felsefe ve asalet farklılıklarını hiçbir zaman sorun yapmamışlardır. Türkler -olağan üstü denecek düzeyde- ekmeğini muhtaç komşularıyla paylaşma geleneğine sahiptirler. Konuk, konak, konuk evi ve konuk odası gibi kavramların bütün Türk topluluklarının kutsallık düzeyinde önemsedikleri kavramlar olması bu gerçekle ilgilidir. Yabana, yabancıya, düşküne ve garibe yönelik deyim ve söylemler Anadolu topraklarında had safhada olması da bir rastlantı değildir. “Garibim namıma Kerem diyorlar”, “Bir garip öldü diyeler” ile başlayan içli söylemlerin yanında dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir “Garip Edebiyatı” da bu ülkeye has olgular arasındadır.

Koca Fatih, İstanbul’da kurduğu vakfın girişine bu anlamda “İnsan kâinatın özüdür. Bu vakıf insanlar içindir” diye yazdırmıştır. “Sev ve sevil!”, “yetmiş iki millete bir gözle bak!” Türkçenin sesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin millî ve manevi mimarı Mustafa Kemal ATATÜRK de insan merkezli davranma geleneğinin diğer bir zirvesidir. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğu zamanlarda birçok millet kendi ırk ve dininden olmayanları “ya değiş, ya öl, ya da göç” stratejisi uyguladığı dönemlerdi. O, böyle bir zamanda “olmayı” değil “demeyi” esas alan bir strateji geliştirmiştir. Yediği ekmeğin körü olmayanlar için Türkiye yüzyıllarca âdeta bir ana rahmi gibi mazlumları kucaklamış ve korumuştur. Esasen Anadolu coğrafyası sakatat (et, etnisite, kan vb) ya da perakendeci bir mantık ile hareket etmeye uygun bir coğrafya hiçbir zaman olmamıştır.

                Türk toprakları üzerinde egemenlik kurmak için sömürgeci güçlerin kışkırtma ve saldırıları ile meydana gelen olaylar ise son derece özel şartların ürünüdür. Rusların Panslavist; Yunanlıların Panhelenik; İngilizlerin “böl yönet”, Ermenilerin “öldür, durdur” politikalarını devreye sokmasıyla değişen durumlar hep geçici olmuştur. Ruslar Kafkasya’ya inince Ermeni Hınçak/Taşnak, Avusturya’nın Balkanlar’ı etkilemesiyle Rumlar “Etnik-i Eteriya”, İngiltere ve ABD Orta Doğu’ya girince Asala/PKK vb. örgütlerin hareketlenmesi bu durumu özetler niteliktedir. Yoksa Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük imparatorluğun mirası üzerine kurulmuş olan Türkiye’de ayrıntı seviyesindeki farklılıkları çatışma nedeni olarak görmek hiçbir zaman kimsenin aklına gelmemiştir. Bugününün Türkiye’sinde de kim hangi iftirayı atarsa atsın insanlar arasındaki, kan, mezhep ya da etnisite farklılıkları ile yalnızca doktorlar ile bölücülerin ilgilenmesi bunun kanıtı gibi orta yerde durmaktadır.

 

Kuruluştaki Zorunluluğun Süreklilik Kazanması

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ticari/sanayi burjuvasının olmaması, aristokrasi geleneğinin bulunmaması, sivil toplum kuruluşlarının yokluğu, sendikaların ve işçi sınıfının örgütsüzlüğü, halkın devletin örgütlenmesinde yeterince inisiyatif alamamasına neden olmuştur. Devleti kuran, halkı kurtaran irade; şartların doğal sonucu olarak halk adına egemenlik hakkını kullanmasını genellikle başına kahraman komutanların atandığı bürokrasiye vermiştir.

Kuruluş sırasında güçlü tutulmuş olan yönetici sınıf Batılılaşmayı modernleşmenin tek yolu olarak yorumlayıp, devletin geleceğini Batı kurumlarını elde etmekle güvence altına alınacağına düşünürken, izlenen yöntem de yönetici sınıfını iyice güçlendirmiştir. Marks’ın “Bonapartizm” kavramlaştırmasının bir örneği durumu böylece ortay çıkmaktaydı. Toplumsal sınıfların siyasal güce etkide bulunamamaları süreci içerisinde bürokrasinin hareket alanının azamileşmesi ve kendisinin bir sınıfmış gibi davranmaya başlaması durumu olarak tanımlanan ‘bonapartist’ devlet; geçiş dönemlerine özgü bir yapılanmadır. Türkiye’de bu geçiş süreci bir türlü sona ermemiş hatta giderek kurumsallaşmıştır. Süreç içerisinde sivil toplum kuruluşlarının gelişmesi, işçi sınıfının örgütlenmesi, sendikaların etkinleşmesi, ticari ve sanayi burjuvazinin palazlanması bu durumu değiştirememiştir. Halkın bu yöndeki taleplerine bürokratlar büyük direnç göstermişlerdir.

Gerçekte Türkiye’de yaşanan gerilimlerin arkasında –krizler/darbeler dâhil- bürokratik inisiyatif ile sivil inisiyatif arasındaki çelişkilerin bulunduğu rahatlıkla söylenebilir.

                İşin daha da kötüsü aradan geçen zaman içinde çöken, çözülen ve işlevini yerine getiremeyen bürokrasinin kendisini değişen şartlara uyduramamasıdır. Bürokrasinin işlevsel çöküşü merkezi gücün bıraktığı boşluğun taşra tarafından bu arada sivil örgütlenmeler vasıtasıyla doldurulmaya çalışılması gerilimlere neden olmuştur.

Türkiye’deki Bürokrasi âdeta Yunan mitolojisinde, demir karyolasına yatırdığı konuklarını boyları kısa gelince uzatarak, uzun gelince de keserek karyolasına uygun duruma getiren bir Prokrost mesleğine dönüşmüştür. Sözgelimi, baş örtüsü sorunuyla baş edilememesinin altında da sözü edilen bürokratların bir biçimde edindikleri bu Prokrost tutumlar vardır.

 

Türkiye’deki Ayrım ve Ayrıştırıcılık

                Türkiye’de etnisite, kan, soy, inanç, ideoloji temelli bir ayrım hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Bu zemine dayalı bir tehditten Türkiye’de bugün için dahi söz edilemez. Kümeler arasındaki ayrıntıları kaşıyan iç ve dış farklılık mimarları toplumu çözememekte ancak zarar verebilmektedirler.

Buna karşın devlet ile millet; halk ile aydın; yönetilenle yöneten; merkez ile çevre; kırsal ile kent, imam ile öğretmen arasında oluşmuş bir ayrım var ki gerçek tehdit buradan gelmektedir. Bu ayrımların bir kısmı kuşkusuz tarih ve coğrafya diğer bir kısmı ise siyaset, bürokrasi ve yönetimden kaynaklanmaktadır.

Tarihin, coğrafyanın, siyasetin ve inançların ürettiği çelişkilerin çatışmaya dönüşme yeteneği, 12 Eylül öncesi olaylarıyla test edilmiştir. Tanrı tanımaz PKK örgütünün açıktan etnik ve mezhep ayrımını esas alarak yaptığı onca silah(sız)lı propagandaya karşı böyle bir çatışma ortamı yaratmakta büyük ölçüde başarısız kalmıştır. Mezhep, etnisite, dil farklılıklarını provokatörler ancak verimli bir zemin olarak kullanabilmişlerdir. Hâlen bu verimli zemin üzerinden kışkırtıcı ve bölücü gayretler bütün hızıyla devam etmektedir.

Türkiye topraklarının mezhep, etnik, ırk ayrımcılığına karşı sosyokültürel bağışıklık yeteneği ne kadar yüksek ise ideolojik, ekonomik ve yönetim çelişkilerine karşı da o kadar düşük olduğu söylenebilir.

Türkiye gibi her şerefe ve her hakka ulaşmada yasalar önünde bütün şartları eşit olan insanlar arasına azınlık ve çoğunluğu bir çelişki gibi koymak kötü niyetli insanların işidir. Bu bağlamda AB’ye sırtını dayayarak azınlıkçılık yapanların gayretlerinin başarılı olma şansı yoktur. Zira Türkçe konuşan, Müslüman olan ve hayata karşı aynı pozisyonu alan insanların etnik, coğrafi ya da mezhep gibi ayrıntı mertebesine inmiş farklılıklarını öne çıkarılmasının kimseye bir yarar sağlamayacağını sözü edilen guruplar da bilmektedir.

Ancak medyanın, sermayenin ve bürokrasinin en üst hiyerarşisine tam egemen olan her çeşit gayri millî değerlerle donatılmış olan oligarşik azınlığın, geniş halk kesimleri aleyhine ortaya koydukları tavırlar toplumu giderek germektedir. Bugün ülkede bürokrasi, burjuvazi ve siyaset bu anlamda bir çeşit örgütlü elit bir azınlığın denetimi altındadır. Bu azınlık rant baronlarının çıkarına ve halkın aleyhine olacak şekilde ekonomiyi ve siyaseti yönlendirmektedir. Halkın inançlarından giyim kuşamına, eğitiminden sağlığına, güvenliğinden kimliğine kadar her kararı bu oligarşi vermektedir. Dün topluma bunu bürokratik oligarklar dayatıyorlardı. Bugün de şark kurnazı taşra eliti bütün Türkiye’ye kendi doğrularını dayatmaktadır. Bu gerçekler yüzündendir ki, miktarı ancak binler mertebesinde olanların sorunları bile milyonların sorunları karşısında daha öncelikli bir konuma gelebilmektedir.

Yaratılışın gereği farklı olan yanlarını öncelemeyen kitleler; hakkaniyetsizlik ve adil olmayan davranışlar karşısında aynı tavrı göstermezler.  

 

Sözün Sonu

                Türkiye’de sosyal çatışma yaratacak düzeyde makro farklılık içeren yapılar yoktur. Farklı olduğunu sanan kümelerin büyük bir kısmı, gerçekte farklı olduğunu sandıkları kümelerin bir başka türevi niteliğindedirler. Türkiye’deki ötekileştirici ve ayırıcı gibi görünen bazı farklılıklar gerçekte büyük bir resmi tamamlayan diğer tonlardan başka bir şey değildir. Halkın arasındaki inanç ortaklığı fiziki farklılıkları yok hükmüne indirgeyecek kadar güçlüdür. Türkiye’de tartışma kümelerin farklılıklarının varlığından değil kutsallaştırılmasından çıkmaktadır. Bu durum devlet ile millet birlikteliği sağlam esaslara bağlanarak kolayca çözülebilir.

                Halka güvenmeyen bürokrasi, tepeden inmeci yönetim, farklılıkların kışkırtıcılığı yapan medya, milletine ihanet eden aydın, millet ile devleti arasındaki gerilim üzerinden yapılan siyaset, işte gerçek tehlike bunlardır. Bu olguların milletin devletine ve geleceğine olan güvenini sarsmasına izin verilmemelidir.


Türk Yurdu Ağustos 2006
Türk Yurdu Ağustos 2006
Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele