İMLA’SIZ DİLİM; DİLİM DİLİM!

Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

Veli Savaş YELOK Yavuz KARTALLIOĞLU

 

Kütüphanenizde kaç tane imla kılavuzunuz var, sorusuna vereceğimiz cevaba artık bir tane daha ekleyerek cevap vermemiz gerekiyor. Çünkü Türk Dil Kurumu yaptığı yeni düzenlemelerle, adını da yenileyerek kütüphanelerimizdeki “imla kılavuzu” koleksiyonumuza bir yenisini daha ekledi. Kelimelerin doğru yazımlarının ne olduğunu yani “doğru yazımı” ifade eden imla, dil bilim açısından, yazı yazarken yolunu yordamını bilmek manasına geliyor. Ayrıca, imlanın “geniş yer verme”, “düzeltme” ve “ıslah etme” anlamları da var. Eski dildeki anlamı ise, Fransızca’daki “dictée”ye tekabül eden, “yazdırmak”tır.

1996 yılında yayımlanan İmla Kılavuzu’nun Sunuş’nda, imlanın ne olduğu, nasıl olması gerektiği ve imlanın belirlenmesinde izlenecek yollar ayrıntılarıyla anlatılmıştı. Buna göre harf sistemini kullanan yazılarda üç türlü imla düzeni vardır: Sese (söyleyişe) bağlı imla düzeni, kökene bağlı imla düzeni, geleneğe bağlı imla düzeni. Alfabe sistemi yüzyıllardan beri değişmemiş olan dillerde genellikle geleneğe bağlı imla düzeni hâkimdir. Böyle dillerdeki imla düzeni başlangıçta sese ve kökene bağlı olsa da zaman içinde söyleyişte meydana gelen değişmeler imlaya yansıtılmadığı için imla, söyleyiş veya kökene bağlı olmaktan çıkar ve gelenekselleşmiş olur. Yeni alfabelerin uygulandığı dillerde ise söyleyişe bağlı bir imla düzeni benimsenebilir. Ancak diller sürekli bir değişim içinde olduğu, dolayısıyla söyleyiş de sürekli olarak değiştiği için bu tür imla düzenlerinde de zamanla gelenekselleşmeler başlar. (TDK, İmla Kılavuzu, Ankara, 1996)

İmlamızın macerasına bakıldığında 1929’dan 1965 yılına kadar bir gelenekselleşmenin oluştuğu; ancak 1965 sonrasında bu gelenekselleşmenin sekteye uğratıldığı görülür. Bu sıkıntılı durum 1996 yılında yayımlanan İmla Kılavuzu’yla tekrar bir gelenekselleşme sürecine girer. Nedendir bilinmez, bir uzlaşma zemini oluşturmak, imladaki çok başlılığı ortadan kaldırmak adına Türk Dil Kurumu var olan bu geleneği de 2005 yılında yayımladığı Yazım Kılavuzu’yla var olan gelenekselleşmeyi yine sekteye uğrattı. Yeni Yazım Kılavuzu’nda söz konusu yeni sürece “Dil birliğinin sağlanması için öncelikle yazımda birliğin sağlanması gerektiği düşüncesinden yola çıkılarak birleştirici bir kılavuz hazırlanması için çaba harcanmıştır. Bu kılavuzun hazırlayıcıları yeni tartışmalar yaratmak değil, yaşanan tartışmaları sona erdirmek ve herkesin benimseyeceği, kullanacağı kurallar ve yazım biçimlerini yaygınlaştırmak amacındadır. … Bu kılavuzla, yazımda birliğin sağlanacağı, tartışmaların sona ereceği ve ortak noktada buluşulacağı düşüncesindeyiz. …” (TDK, Yazım Kılavuzu, Ankara 2005, s. VII) ifadeleriyle açıklık getiriliyor.

Bir millet ve onun bireyleri özgün ve özgür olamadan, kendi dilinin gücünü ortaya koymadan çağı yakalayamaz. Çünkü bir toplumun aynası olan dil aynı zamanda onun hem yüreği hem de beynidir; bunların yanı sıra dil bireyin, ailenin ve toplumun gücü ve de simgesidir.

Dil bireyler, toplumlar yani insanlar arasında en etkili ve en önemli iletişim aracıdır. İletişim ise insanların birbirini anlaması, sevmesi, kalplerin birbirine ısınması, yakınlaşması, duygu ve düşüncelerin aktarılması, sezgilerin, duyguların, ilhamların, gönülden gönüle taşınması ile olur.

‘Bir araç olan’ dil, araba gibi uçurumdan aşağı sürebileceğiniz nitelikte bir araç değildir; o, at gibi korktuğu yerden bir adım bile götüremeyeceğiniz bir araçtır. Büyük düşünür Konfüçyüs’ün “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” sorusuna verdiği cevap “Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılmaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur.” şeklindedir.

Bir insan yanlış yaptığının farkındaysa ya da en azından yanlış yaptığından şüphe ediyorsa, yanlışını düzeltme şansı vardır. Toplumumuzda var olan bir hatalı durum için “Yanlış yapmıyorum, doğru yapıyorum!” düşüncesinin hâkim olması, var olan hatanın daima yanlış olarak kalması anlamına gelir. Bunun içindir ki toplumumuzda ‘genel kabul görmüş yanlışlar’ın yanı sıra, imlada da böyle bir durumun tesiri söz konusu olsa gerek ki bir o kadar da yanlış da olmasına rağmen “genel kabul görmüş doğrular” hâkim. Bu da tartışmalı bir durumu, genel kabul görmüş olmasından dolayı bize doğru gibi algılatmaktadır.

Peki neden imlamızda bir düzensizlik hâkim? Çünkü Türkçe’ye yönelik olarak, dil ve gramer bilincimizin eksikliği; dili doğru ve güzel kullanmanın, doğru ve geniş ufuklu düşünmenin anahtarı olduğunun farkında olamamak; ana dilini düzgün bir şekilde kullanmak gibi bir ihtiyacın hissedilmemesi; değişik gerekçeler ve endişelerle hazırlanarak farklı kurallaştırmalarla bezenmiş olan imla kılavuzlarının varlığı, tabiî ki bunun kaçınılmaz sonucu olarak da her kurumun kendi imlasını uygular hâle gelmesi.

Türkçenin yazımı konusunda bir birliğe ihtiyaç varken, bu alandaki kargaşa ne yazık ki hâlâ devam ediyor. Söz konusu bu karışıklıkların sonucunda, uzun yılların uygulamalarıyla gelişmiş, resmî ve özel kesimde epeyce benimsenmiş olan bu kılavuzların, dilin geniş kitlelerce kolaylıkla kullanılabilmesi için, basitleştirilmesi ve sadeleştirilmesi esasından hareketle acaba düşünce donanımı neredeyse yok’a indirgenmiş bir halk topluluğu meydana getirilmek mi isteniyor? Yoksa güçlü kaynaklardan beslenen ve geçirdiği tüm badirelere rağmen dimdik ayakta durmaya çalışan bir kültür dili böylesine şekilsizleştirilmek mi isteniyor?  

Yeni “Yazım Kılavuzu”nun koyduğu esaslar çerçevesinde kullanacağımız yerler konusunda mütereddit olduğumuz düzeltme, kesme ve tırnak işaretlerinin kullanımı ve bunlarla ilgili imla hususiyetlerini şu şekilde ele alabiliriz:

Düzeltme işareti, çoklukla şapka işareti olarak adlandırılan düzeltme işareti, alıntı kelimelerin doğru yazımı ve söylenişi amacıyla kullanılır. Bu işaret, yazılışları bir, anlamları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine konulur: adet (sayı) / âdet (gelenek, alışkanlık), aşık (eklem kemiği) / âşık (vurgun, tutkun), hala (babanın kız kardeşi) / hâlâ (henüz) vb.

Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u sözleri üzerine düzeltme işareti konur: gâvur, rüzgâr, dükkân, kâğıt, kâfir, kâr, hikâye, mahkûm, sükûn vb. Bunun yanı sıra kişi ve yer adlarında ince l ünsüzünden sonra gelen a ve u ünlüleri üzerine konur: Lâle, Elâzığ. Ancak kişi ve yer adları dışında kalan alıntı kelimelerdeki l ünsüzünden sonra a ve u ünlüleri üzerine düzeltme işareti konmaz: ahlak, ilan, plan, üslup. Yine isimle ilgili sıfat yapan ek olan nispet eki olan -i’nin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır: (Türk) askeri ve askerî (okul), (kimya) ilmi ve ilmî (araştırmalar).

Kesme İşareti (’), kişi adları, soyadlarına ve takma adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Mustafa Kemal’in, Yavuz Sultan Selim’e, Server Bedi’nin, Nurullah Ataç’tır, Sultan Ana’nın, Yunus Emre’yi. Fakat özel adlar için ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti ayraçtan sonra konarken (Refik Halit (Karay)’in tüm öykülerini zevkle okudum.), cins isimler için yapılan açıklamalarda ayraçtan sonra kesme işareti konmaz (İmek fiili (ek fiil)nin geniş zamanı …).

Millet, boy, oymak adlarına; devlet adlarına; din ve mitoloji ile ilgili özel adlara; kıta, deniz, nehir, göl, dağ, boğaz, geçit, yayla; ülke, bölge, il, ilçe, bucak, semt, bulvar, cadde, sokak vb. coğrafyayla ilgili yer adlarına; gök bilimiyle ilgili adlara; saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. adlarına; kitap, dergi, gazete ve sanat eseri (tablo, heykel, müzik vb.) adlarına; kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelge adlarına ve hayvanlara verilen özel adlara: getirilen çekim ekleri kesme işaretiyle ayrılarak yazılır: Türk’üm, Rus’muş, Kırgız’a, Oğuz’un, Karakeçili’nin; Türkiye Cumhuriyeti’nde, Osmanlı Devleti’nin, Azerbaycan Cumhuriyeti’ni; Allah’a, Tanrı’yı, Cebrail’den, Zeus’u; Avrupa’nın, Marmara Denizi’ni, Kızılırmak’ta, Tuna Nehri’nde, İznik Gölü’ne, Ağrı Dağı’nın, İstanbul Boğazı’nda, Zigana Geçidi’ni, Uzunyayla’ya, Türkiye’de, İç Anadolu’nun, İzmir’i, Boğazlıyan’da, Özler’in, Atatürk Bulvarı’nda, Çiçek Mahallesi’ni. Tandoğan Meydanı’nda, Balgat’ta, Gül Sokak’ta; Jüpiter’i, Merih’e, Samanyolu’nda; Topkapı Sarayı’nda, Çankaya Köşkü’nü, Tonozlu Han’ın, Ankara Kalesi’nin, Boğaziçi Köprüsü’nde, Mermerler Yalısı’nı, Zafer Anıtı’nı, Yaban’da, Türk Yurdu’nu. Uluslararası Barış Ödülü’nün; Türk Ticaret Kanunu’nda, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni; Tekir’i, Minnoş’un, Fındık’ta.

Bunların yanı sıra kişi adlarından sonra gelen saygı sözlerine getirilen ekleri; kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: Semih Bey’e, Nilgün Hanım’da, Nusret Efendi’ye, Ali Paşa’ya; TBMM’ye, SSK’den, TV’nin, m’nin.

Bunların yanı sıra unvanlara; kurum, kurul, iş yeri ve kuruluş adlarına; akım, çağ ve dönem adlarına getirilen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz: Sayın Cumhurbaşkanımızca, Ufuk Üniversitesi Rektörüne göre vb.; Sosyal Sigortalar Kurumunda, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Nil Kuaförde, Danışma Kurulu’ndan vb.; Yeni Çağın, Tanzimat Dönemini, Kurtuluş Savaşımız vb. .

Tırnak İşareti (“ ”), başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler bu işaret içerisinde verilir. O, “Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmaya mahkûm.” diyordu. (Hüseyin Özbay)

Cümlede önem verilen, özel bir anlamda kullanılan ve dikkat çekmesi gereken sözler tırnak içinde gösterilir: İsmin yerini tutan kelimelere “zamir”denir.

Söz içinde geçen başlıklar (kitap, yazı, radyo ve televizyon dizileri, bölümler vb.) tırnak içine alınır: “Gönülden Sesler”ismiyle topladığı şiirlerinin yarısını aşk nağmeleri doldurur. (Halit Fahri Ozansoy)

Ancak tırnak içine alınan alıntının sonunda bulunan nokta, soru işareti ve ünlem işareti tırnak içinde kalır: Atatürk’ün,“Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü heyecanlandırır.

Bunun yanı sıra tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz: Falih Rıfkı Atay’ın, “Çankaya”sını defalarca okudum.

Yine yazımda tereddüt edilen alt, üst, ev, hane kelimeleriyle oluşturulan birleşiklerin yazımıyla ilgili düzenlemelerse şöyledir: Somut olarak yer bildirmeyen alt, üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: akşamüstü, ayaküstü, öğleüzeri olağanüstü, suçüstü, bilinçaltı. Ev kelimesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: basımevi, doğumevi, orduevi, öğretmenevi, yayınevi. Birkaç örnek dışında (eczane, pastane, hastane, postane) hane kelimesiyle oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: dershane, yemekhane, yazıhane.

Biraz, birkaç, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi belirsizlik sıfat ve zamirleri de gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır.

Farklı imla kaidelerinin varlığı, yazı diline ideolojik yaklaşılması sebebiyle kişisel tercihlerin yaygınlaştırılmaya çalışılmasından ve Türk Dil Kurumunun her 15-20 yılda bir imlamızı değiştirmeye yönelik uygulamalarından kaynaklanmaktadır. Bir imla öğrenilmek üzereyken, yeni bir imla (veya yazım) ortaya atılmakta, bu sefer de bunun öğrenilmesi, yaygınlaşması için yeterli zaman bulunamadan bir başkası yapılmaktadır. Bir insanın ömrü boyunca, ilköğretimde, orta öğretimde ve yüksek öğretimde farklı üç imla ile karşılaşması olağandışı değildir. Tahsil hayatı tamamlandıktan sonra seçilen mesleğe göre imlanın da değiştiği görülür. Birçok imla kaidesi bilinmez, dikkate alınmaz veya unutulur; kara düzen bir “yazım”la işler hâlledilir. Bu durum, yazıya, yazışmaya, resmî dile vurgu yapan devlet mekanizmasında da pek değişmez. Bütün sorunların Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu’yla çözülmesini, dilimize gereken hassasiyetin gösterilerek gereklerine uygun kullanılmasını ve zenginleştirilmesini temenni ediyoruz. Özellikle de imla kararsızlığının… Çünkü imla kararsızlığı, kültür kopukluğunu da beraberinde getirmektedir.


Türk Yurdu Temmuz 2006
Türk Yurdu Temmuz 2006
Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele