ŞARK MESELESİNİN ARKA BAHÇESİNDEKİ TÜRKİYE

Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

 

                Avrupalı emperyalist güçlerin Osmanlı Devlet’i toprakları üzerindeki mücadele ve emellerini anlatmak için kullanılan “Şark Meselesi” şimdiye kadar yalnız tek biçimde tarif edilmiş değildir. Bununla birlikte çeşitli tarihçiler konuya farklı yaklaşsalar ve meseleyi farklı tarif etseler bile aslında aynı fikir etrafında dönüp durmuşlardır.

                Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki Doğu felsefesi, sanatı, dinî, kültürü, ve daha birçok özelliği ile Batı’da her zaman merak ve ilgi odağı olmuştur. Batı Doğu’yu kendinden farklı bir gerçeklik olarak görmüştür. Bu düşünceden hareketle Batı’nın bu yabancı kültürden farklı olduğu fikri Doğu-Batı ikiliğine yol açmıştır (Boztemur, 2002: 135). Bu ikililik aslında tek taraflı olarak görevine başlamıştır; çünkü başlangıçta Doğu, Batı’nın kendisini anlamak için bir çerçeve çizdiğine inanmıştır (Mardin, 2002: 110). Maalesef Doğu çok geçmeden işin böyle olmadığını anlamıştır/anlayacaktır.

Batı, kendisi ile diğer toplumlar arasında bir ayrım yapmakta, var olan icraatlar ile yapılmış ve yapılmak üzere olan tüm açıklamalarda Batı merkezli olmaktadır (Sezer, 1998: 42). Konumuzu teşkil eden “Şark Meselesi”nin başlangıcı kimi Fransız düşünürleri tarafından 18. yüzyıl olarak gösterilirken kimi Avrupalı tarihçiler ise Türklerin Asya’dan Avrupa’ya geçmesiyle bu mesele başlamıştır diye yine Batı merkezli olarak tarihi sınırı çizilmiştir (Geniş bilgi için bk. Karadağ, 6-8).

Driault’a (2003) göre de “Şark Meselesi” aslında Nuh Tufanına kadar dayanır; fakat asıl önemli kısım Müslüman ve Müslüman olmayanların savaşıdır. Batılı olmayan görüşlere göre ise “Şark Meselesi”, kutsal toprakların Türklerin eline geçmesi ve akabinde Türkler tarafından büyük medeniyetler kurulması ve ticaret yollarını  ellerinde bulundurması gibi sebeplerle bütün Türk-İslam devletlerine karşı cephe oluşturmak amacıyla meydana getirilen meselenin genel adıdır (Karadağ, 22). Meselenin detayında ise zikredilen Batı’nın Osmanlı topraklarını paylaşmak için uyguladıkları stratejiler ve bu çerçevede birbirleriyle dahi yaptıkları rekabetlerin bütünü yatmaktadır (Kodaman, 1984: 9).

“Şark Meselesi”, terim olarak ilk defa 1815 tarihli Viyana Kongresi’nde Rus delegasyonunca gündeme getirilmiş olup XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü korumak aynı yüzyılın ikinci yarısında ise imparatorluğun bütün topraklarını paylaşmak anlamında kullanılmıştır (Karal, 1988: 203; İnalcık, 1988: 15-16; Ergül, 1997: 25). Her ne kadar Karal gibi XX. yüzyılın ilk yirmi yılından sonra kesin olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesiyle “Şark Meselesi” ortadan kalktı (Karal, 1988: 204) diyen bazı tarihçi ve politikacılara tesadüf edilse de “Şark Meselesi” takipçilerinin en son hedefi Türk milletini tarih sahnesinden silmek (Topçubaşı, 2000: 49) olan bir emperyalist güce şu tarihte bitmiştir diye sınır koymak tarihî bir yanlış olacaktır. Asıl hata Doğu-Batı sorununun geleneksel biçimde bizlere son dönemde yaşanan gelişmelerinin bir ürünü olarak tanıtılmasıdır. Bu gelişmelerin nasıl bir temeli olmak zorundaysa, aynı şekilde modern zamanlarında bir sorunu olarak sonuç kısmı olmalıdır.

Kodaman (1984: 10), “Şark Meselesi”, iki ana safhada incelenmeli demiştir. Bunlardan birincisi 1071-1683 tarihli Türklerin taarruzda olduğu dönem, ikincisi ise 1683’ten 1920’ye kadar süren Türklerin savunmada kaldığı dönemdir. Lakin biz bu fikre katılmakla beraber, buna bir üçüncüsünü daha eklemek istiyoruz ki o da 1920’den günümüze kadar süren dönemdir; çünkü Batı son dönemde dünya egemenliğini eline geçirmiş ve idaresi altına aldığı toplumlara dilediği gibi biçim vermiştir. Dolayısıyla Batı için toplumsal ilişkilerin çok büyük önemi kalmamıştır. Batı, bu macerada karşılaştığı medeniyetlerin insanlarını bir şekilde kırarak yok etmiştir.

Kısacası, “Şark Meselesi”, Düvel-i Muazzama ile Osmanlı İmparatorluğu arasında siyasi bir mesele hâlinde ortaya çıkmış, 1815 yılında adı konmuş, 1918 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla yerini kimine göre Yakın Doğu kimilerine göre Orta Doğu meselesine ya da spesifik anlamıyla bir Kürt meselesine, bir azınlık meselesine veya bir petrol ya da su meselesine bırakarak devam etmiştir (Ergül, 1997: 27; Yavuz, 2003: 93).

 

Şark Meselesi’nin Uygulama Alanları

“Doğu hakkında bilinçli ve maksatlı üretilen bilgi Batı’da vicdanî bir değerlendirmeye konu olmamıştır” diye, açık yüreklilikle bu konunun en iyi kitabını yazan Edward Said (1998: 7-8) çok önemli bir cümle kurarak kitabın başında konuyu özetlemiştir. Said’e (1998: 9) göre Batı, Doğu’ya özellikle İslam’a saldırmasını hep haklı çıkarmaya çalışmaktadır. Said’in İslâm’ı devletleştirme dönemi diye adlandırdığı Abbasiler döneminde Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in halifeyi Şii Büveyhoğulları’nın tehdidinden kurtarmasından itibaren İslam’ın siyasi liderliğini XI. yüzyıldan beri ellerinde tutan Türkler, o zamandan bugüne İslâmiyet’le bir anılır olmuşlardır.

Oğuz Türklerinin Haçlı Seferleri’nde İslamiyet’in savunucusu olarak rol almaları zamanla Fatih Sultan Mehmet ve Cem Sultan’a Papa tarafından yapılan din değiştirme teklifleri ile Rus Çarı’nın II. Mahmut’a yaptığı aynı teklif aslında bir halkanın devamı gibidir ve daima aynı gayeye hizmet etmektedir (İrtem, 1999: 236-237).

Batı için İslam Uygarlığı ve Türklerin tehlikesi artık “Şark Meselesi”nin resmî olarak adlandırılmasından sonra politik liderler tarafından sıkça dile getirilmeye başlanmış ve Batılı güçlerin devlet siyasetleri olmuştur. İngiliz Harbiye Nazırı Lord KİTCHENER’in “Türkleri dünya haritasından silinceye kadar harbe devam etmeliyiz” ve Loyd GEORGE’nin 1914 yılında söylediği “Türkler bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toplumların etine işlemiş bir yara” (Topcubaşı, 2000: 152- 153) sözleri düşmanlığı oldukça net olarak açıklıyor; çünkü Türkiye dünyanın mihver bölge olarak adlandırdığı yerlerden birinde, çok önemli su ve kara yollarının üzerinden geçmesiyle jeopolitik öneme sahiptir. Kafkaslar, Balkan ve özellikle günümüzün çok bilinen bölgesi Orta Doğu’ya aynı uzaklıkta olan tek bölgedir. Bu özellikler Batı’nın ve yandaşlarının iştahını kabartmakta yeterli görülmektedir.

Yukarıda adı zikredilen bölgelerde Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden ayrılmasıyla ve bunun üstüne 1948 tarihinde İsrail Devleti’nin bölge kaderine etki edecek şekilde kurulması bu işin tuzu olmuş biberi ise İngiltere, Fransa ve İtalya gibi sömürgeci devletlerin bölge/bölgelere hâkim olmasıyla bölgenin kaderinin bir kez daha etkilemiştir. Etkilenme süreci bölgenin Amerika ve Sovyetler Birliği’nin eline geçmesiyle hız kazanmıştır. 1990’larda soğuk savaşın bitmesi 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması “Şark Meselesi”ne yeni bir boyut katmıştır. Artık tek patron Amerika’dır ve ortaya attığı son fikir de Büyük Orta Doğu Projesidir (Ersin, 2003: 13- 16; Yavuz, 2003: 96).

Şu ana kadar belirtmeye çalıştığımız gibi filmin başrol oyuncularından birisi Türklerdir. Her şekilde ve her zaman da Türklerin başına çorap örülmeye çalışılmıştır. Son dönemlerde sadece Kurtuluş Savaşı esnasında M. Kemal ATATÜRK tarafından Türklere oynanan gaile sekteye uğratılsa da ekonomisi rakipler kadar iyi olmayınca senaristlerinin yazdığını oynamaktan başka çaresi kalmamıştır. Yeni dünya düzeninde artık globalleşme söz konusudur. Artık sınırlar bir anlam ifade etmemekte ve sözde globalleşmenin dünya refahını arttırmasından bahseden propagandalar yapılmaktadır. Genel olarak dünyada ve ülkemizde globalleşmeye karşı bir karşıtlık var gibi görünse de bu aslında bilinçli değildir. Belki de kendi ülke ekonomilerini korumak için yapılan bir karşıtlıktır. Ama bu karşı koyma göründüğü kadar da basit değildir. Söz konusu Türkiye olunca iş daha da zorlaşmaktadır; çünkü bu kadar önemli bir konumda bulunup bölgenin hâkimi Amerika’nın BOP Projesinde rol almak zorunda kalıp set konumuna gelmemek kolay bir iş değildir. Günümüzde artık “Şark Meselesi” sadece dinî sebeplere dayanmamakta, işin içinde kimilerine göre daha da önemli görülen ekonomik sebepler yatmaktadır. Türkiye’de bir Orta Doğu ülkesidir. Bizim mevcut şartları kabul etmemiz hâlinde sürekli rahatsız edildiğimiz ve edileceğimiz aşikardır. 1946 yılında Kayseri’de uçak fabrikamız olduğunu ve yine o dönemlerde Erzurum’da bugün yerini un fabrikalarına bırakmış silâh fabrikalarının olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Ama ne hikmetse şunu yap; yoksa AB’ye almayız. Bunu kapat; yoksa NATO’ya almayız. Şu sektörüne kepenk çekmezsen Gümrük Birliği’nin şu maddesine aykırıdır gibi yaptırımlarla bir nevi savunmasız kaldık. İyi ki Türkiye 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdi de Amerika ambargo uyguladı. Aksi hâlde Kırıkkale silah fabrikası bile olmayacaktı.

Türkleri savaşla yıkamayacaklarını bilen emperyalist güçler Türk milletinin manevi kıymet ve meziyetlerini zaafa uğratmak ve bertaraf etmek için uğraşa giriştiler. Bu aslında “Şark Meselesi”nin son kısmının yani Türkleri yok etmenin bir merhalesidir. Bunun için kardeşi kardeşe vurdurtmaktan bile geri durmadılar. 1923’teki cumhuriyetin ilanından şimdiye kadar; gerici-ilerici, sağcı-solcu, Alevi-Sünni ve Türk-Kürt diye böldüler. Bu bölünmeyi de içimizden birilerini seçerek hızlandırdılar. Herkesin takdir edeceği gibi Türkiye’de din ve tarih konusu bilen ve bilmeyen herkesin konuştuğu konuların başında gelir. Batı amacına ulaşmak için sahtekâr din adamları/imamlar dahi kullandılar. Hatta Erzurum’da sünnetsiz olduğu tespit edilen Ermeni vatandaşı bulundu ( cenazesi yıkanırken fark edilmiştir).

Türkiye’de nedense hep buhranlı dönemlerde bu ve benzeri problemler hortlatılmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından ambargo uygulandığı yıllarda ASALA terör örgütünün faaliyetleri AB yolundayken birçok Avrupa ülkesinin ve Amerika’daki California dâhil birçok eyaletin sözde Ermeni soykırımı kabul etmesi, terör örgütünün hız kazandığı dönemde Güney Doğu Anadolu’da bazı şifreli kanallar şifresiz yayın yaparak ahlakî tahribat da uygulaması sadece bunlardan bazılarıdır. Topcubaşı’nın (2000: 194-233) belirttiği gibi Türklerin önüne serilen büyük problemler şunlardır: Sanayide engelleme, kültür istilası ve kendi kültürlerinde eritme, halkın sosyal yaşantısında taklitçiliğe ve gösterişe özendirme, yabancı devletler bünyesindeki Türk azınlığın eritilmesi, ekonomik abluka ve gerilim. Belki de şu an için en önemli problem sosyal bünyedeki suni etnik gruplar üzerindeki menfi tesirlerdir.

Güçlü bir Türkiye’nin varlığından rahatsızlık duyan çevreler “Şark Meselesi”nin devamı olarak görünen ve toplumsal şiddet hareketiyle biçimlenen bu senaryoların figüranları bir zamanlar Ermeniler iken uzun süredir aynı oyun sözde “Kürt realitesi” üzerinde oynanmaktadır (Aşgın, 2000: 5). Yeterli su kaynağına sahip olan Türkiye, fazlasını komşularıyla paylaşmasına rağmen Batılılar bu fırsatı da kullanıp Suriye ve Irak’ın suyunu kestiğini iddia ederek bu devletleri Türkiye’ye karşı kışkırtarak aralarını açmakta (Müftüoğlu, 1995: 14) ayrıca Orta Doğu’da menfaatleri olan emperyalist güçler, bölgedeki terör hareketlerinin gelişmesine ve GAP Projesinin ise gelişmemesine sebep olmaktadırlar (Yavuz, 2003:95).

Yürükel’in (2005) belirttiği gibi Türkiye uluslararası savaşla karşı karşıyadır. Batı’nın Türkiye’yi parçalama projesi olarak adlandırdığı ve Amerika’nın PKK’yı Türkiye’den yönetiyor demesi ve ayrıca  Kuzey Irak’a müdahâle yapamazsınız yerine Güney Kürdistan’a giremezsiniz diye ifade etmesi emperyalist güçlerin faaliyette olduklarının en büyük delilidir. Bugün  Kıbrıs’ta Hocaali ve Telafer’de olanları birileri görmezden gelirken yaklaşık yüzyıl önce olan olayları görmeyi başarıp sözde Ermenilere soykırım yapılıyor denmesi de diğer bir delildir.  

 

Sonuç

“Şark Meselesi”, Hristiyan Batı âleminin Müslüman Türk milletini çökertmek hatta yok etmeyi esas alan bir fikridir. Tarih bu fikrin gerçekliğine şahit olmuştur; ama cumhuriyet döneminde bu fikirleri kesinlikle etkisiz kaldığını da kaydetmiştir. Türkiye Cumhuriyet’inin Batı’ya açılışı ve teknik gelişimi ile Batılı güçler dâhil biraz olsun uyuklamaktan vazgeçip tekrar Türk/Türkiye ile uğraşmaya başlamışlardır. Bu mücadelelerine Türk milletinin manevi değerlerini de hedef alarak devam etmişlerdir. Türkleri hep iki arada bırakan Batı son olarak da BOP meselesinde aynı konuma getirmiştir. Bir tarafta Arap dünyası diğer tarafta baba bir kardeşleri olan İsrail Devleti. Bu durumda güçlü-güçsüz, dost-düşman birtakım devletler tutum ve davranışlarıyla açıkça Türk Devleti’ne düşman olduklarını dile getirmişlerdir.

Maurois’in belirttiği gibi “Şark Meselesi” her şeyden evvel bir Türk meseledir (Topcubaşı, 2000: 259). O hâlde Türklerin hata yapmaması gerekir. Ne yazık ki Yavuz’a (1998: 117) göre biz gelişelim derken Batılılaşmadık; aksine oryantalistleştik; yani kendimizi Batılı gözüyle gördük. Bu fikre katılmamak elde değil. Ekonomik, teknolojik, bilim vs. yönden ne durumda olduğumuz açıkça ortada.

Bize düşen görevlerden ilki, dostumuzu düşmanımızı iyi tanımaktır. 11 Eylül’ün ardından Amerika, tezat içerisine düşmüştür. Hem İslam’a karşı olmadığını söylemekte hem de savaşa indirgediği terörizme karşı mücadelesinde İslam’la yüzleşmektedir (Keyman, 2002: 16). Diğer bir görev ise küreselleşen dünyanın bugünkü şartlarında bilgi çağına uyum sağlamalı bunu yaparken de tarihî görevinin bilinçli sorumluluğunu esas almak zorundadır; çünkü vatan sadece bize buğday veren, su veren toprak parçası değildir. Vatanı değerli yapan bakir verimli topraklardan ziyade uğrunda ödenen bedeldir.  

 

Kaynaklar

Aşgın, Sait, Doğu Anadolu Gerçeği, Malatya: 2000.

Boztemur, Recep, “Marx, Doğu Sorunu ve Oryantalizm”, Doğu Batı, S. 20-I, Ankara: 2002, s. 135-153.

        Driault Edward, Şark Meselesi: Bidayet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar, Ter. Nafız, Haz. Emine Erdoğan, Ankara: 2003.

        Ergül, Cevdet, II. Abdülhamid’in Doğu Politikası ve Hamidiye Alayları, İzmir: Çağlayan Yy. 1997.

Ersin, Nihat, Ortadoğu Savaşlarının Perde Arkası, İstanbul: Gündem Yayınları, 2003.

        İnalcık, Halil, “Türkiye ve Avrupa: Dün ve Bugün”, Doğu Batı, S. II. , Ankara: 1998, s. 13-35.

        İrtem, S. Kâni, Şark Meselesi: Osmanlı’nın Sömürgeleşme Tarihi, Haz. O. Selim Kocahanoğlu, İstanbul: Temel Yayınları, 1999.

        Karadağ, Raif, Şark Meselesi, İstanbul: Turan Yayıncılık, tz.

        Karal, E. Ziya, Osmanlı Tarihi, C. V. , Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1988.

        Keyman, Fuat, “Globalleşme, Oryantalizm ve Öteki Sorunu, 11 Eylül Sonrası Dünya ve Adalet” Doğu Batı, S. 20-II, Ankara: 2002, s. 11-32.

Kodaman, Bayram, “Şark Meselesi, Emperyalizm ve Ermeniler”, Kaynaklar Dergisi, S. II, 1984, s. 7-10.

        Mardin, Şerif, “Oryantalizmin Hasır Altı Ettiği”, Doğu Batı, S. 20-I, Ankara: 2002, s. 111-117.

Müftüoğlu, Ferruh, Ortadoğu Su Meseleleri ve Türkiye, İstanbul: Marifet Yayınları, 1995.

Said, Edward, Oryantalizm, Çev. Nezih Uzel, 4. Baskı, İstanbul: İrfan Yayınevi, 1998.

        Sezer, Baykan, “Doğu Batı Ayrımı”, Doğu Batı, S. II., Ankara: 1998, s. 115-117.

Topcubaşı, Arslan, Batı ve Şark Meselesi, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2000.

        Yavuz, Nuri, “Şark Meselesi Açısından Orta Doğu Gelişmeleri”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, C. 23, S. 3, Ankara: 2003, s. 89-98.


         

Türk Yurdu Temmuz 2006
Türk Yurdu Temmuz 2006
Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele