BATI MEDENİYETİNİN DÜNYA KÜLTÜR SİSTEMLERİ ÜZERİNDEKİ ÇÖZÜCÜ ETKİLERİ ve SOSYAL BÜTÜNLEŞMENİN YENİDEN İNŞASI

Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

 

A-Medeniyet ve Kültür Etkileşimi

                İnsanlar, diğer canlılar gibi sadece doğuştan getirdikleri özelliklerle yaşamak durumunda kalmayıp, aynı zamanda belirli bir medeniyete dayanan kültür çevresi içerisinde varlıklarını sürdürürler. Bu bağlamda kültür, insanların doğuştan getirmeyip, tabiatta da hazır bulmadığı; ancak doğuştan getirdiği özellikleri ile tabiatta hazır bulduğu her şeyi kullanarak, sonradan hayata kattıkları her türlü eşya, kural, ilişki, duygu ve simgelerin genel toplamıdır. Kültür ile ilgili araştırma ve incelemelerin genel sonuçlarına göre, insan topluluklarının biyolojik  ve psiko-sosyal ihtiyaçlarına cevap verebilmek amacıyla oluşturdukları tecrübeler ile fiziki-coğrafi çevreyle olan uğraşlarından elde ettikleri kazanımların genel bir yaşam biçimi şekline dönüşmüş tarzına kültür denilmektedir.

                Kültür, insan ve toplum hayatının dışa vuran maddi ve manevi çevresi olarak şekillenmektedir. Ancak, her insan topluluğunun yaşadığı zaman ve mekân boyutlarında, kendi hayatlarını onların aracılığıyla sürdürdükleri kültürel öğelerin yaratılmasında bir zihniyet arka planı vardır. Normal şartlarda her insan topluluğunun biyolojik ve psiko-sosyal ihtiyaçlarına cevap verebilmek üzere bir kültür yaratma kabiliyeti bulunmaktadır. Bu kültür yaratma kabiliyetinin, ne derece somut gerçekliğe dönüşeceği, bunun bileşeninin nasıl olacağı, hangi düzeylerde ve derecelerde gerçekleşeceği gibi konular, o toplumun genelinde hâkim zihin yapısı tarafından yönetilen ve şekillendirilen bir durumdur. Mesela, insan karnını doyurmak için diğer canlılardan farklı olarak, sadece tabiatta hazır bulunan besin maddelerinden yararlanmaz; çoğunlukla onlardan yeni besin maddeleri de üretir. Bunu yaparken “bir lokma, bir hırka yeter mi” diyecektir; “çok lokma ve hırka olsun, ama sadece benim olsun mu”, diyecektir; yoksa “çok lokma, çok hırka olsun ancak, diğerleriyle paylaşayım mı” diyecektir. Bütün bu kültür yaratma tarzını tayin eden toplumlarda egemen ve geçerli olan zihniyet farklılığıdır.

                Toplumun, bu dünyaya kattığı bir yaşam biçimi olarak üretilmiş olan her türlü kültür öğesinin arkasında bulunan “zihniyet” olgusunu yaratan değer ise o toplumda geçerli ve egemen olan “medeniyet” tasavvurudur. “Medeniyet”, insanın doğrudan tabiata reaksiyon göstermesi olmayıp, kendi zihninin tasarlama gücünü harekete geçirerek, yaşadığı hayatın  fiillerini seçme ve üretme konumuna gelmesidir. Bu bağlamda, “medeniyetin ruhi temeli bir inanç sistemi ile o inanç sistemine bağlı ahlak düzenidir.” (Özakpınar; 1997, 54-55). Hayatın ürettiği karmaşık ve kestirilemezlik durumları ile çok sayıda karşılaşılan belirsizlikler karşısında, insanların yapılması gereken ile yapılmaması gereken fiillerin seçiminde, insanlara yol gösterecek en önemli yol haritası sahip oldukları inanç sistemi ile ahlak düzenidir.

                İnsanların sahip oldukları medeniyet, onların dış dünyaya açılan davranış ve kültür kapılarıdır. İnsanların, yalnızca içgüdülerine göre hareket etmek yerine, akıl sahibi varlıklar olarak algılamış oldukları çok sayıdaki belirsizlikler ve karmaşık durumlar karşısında neyi nasıl yapacakları şeklindeki karar verme aşamalarında medeniyet önemli bir yol haritası sunmaktadır. İnsan hayatında karşılaşılan belirsizliklerden sadece ölçülebilen ve hakkında veri toplanabilenlere akıl yoluyla bir açıklama yapılırken, büyük bir kısmındaki belirsizliği gidermede insanlara isabetli seçimler yapma imkânını sunacak olan yol haritası, sahip oldukları medeniyetin onlarda oluşturduğu zihin kalıplarıdır. Mesela, yaşanılan hayat içerisindeki belirsizliklerden hangileri doğru, hangileri yanlıştır; hangileri iyi, hangileri kötüdür; hangileri hakiki, hangileri sahtedir gibi ikilemlerde isabetli kararlar almak ve o doğrultuda hareket edebilmenin garantisi, sağlıklı bir akıl yürütmenin yanında şaşmaz ve yanılmaz bir medeniyet arka planıdır. İnsanlar, hayatlarını kültür aracılığıyla yaşarlar; kültürleri yaratan “zihniyet”, “medeniyet” tarafından yaratılır; her medeniyetin arkasında ise egemen ve geçerli bir “inanç ve ahlak” düzeni vardır. Her toplumsal yapının ve kültürel sistemin oluşumu ve devamlılığında, mutlaka bir “medeniyet olma” olgusu yatar. Burada esas sorun, her kültürün arkasında nasıl bir medeniyetin durduğudur. Genel olarak, dünya tarihinde bir çok medeniyet yaratılmış olmakla birlikte, hem tarihsel olarak hem de günümüzdeki dünya şartları çerçevesinde iki medeniyetin, insanlık hayatında ve geleceğinde önemli roller oynadığı veya oynayacağı görülmektedir. Bunlardan biri, Batı medeniyeti; diğeri ise İslam medeniyetidir.

 

B- Batı Medeniyetinin Temel İddiaları

İnsanlığın yeryüzünde var olmaya başladığı zaman diliminde, hayata nasıl başlandığı konusu tartışılan bir husustur. Batı medeniyetinin iddiasına göre, ilk insanlar ilkel ve vahşi idi, hiçbir medeniyet fikrine sahip değildi. Bir taraftan evrim geçirirken, diğer taraftan da deneme-yanılma yoluyla tecrübesini çeşitli kültür öğelerine dönüştürerek “medeni” olmayı öğrenmeye başladı. Bu teze göre, dünyanın değişik yerlerinde “medeniyet” olgusunun çeşitli tezahürleri olmakla birlikte, medeniyetin esas yaratıcıları Batılılardır. Eski Yunan, Roma, Hristiyanlık, Musevilik, Hümanizm ve Aydınlanma dönemlerinin sonucu olarak “teknolojik” ve “ekonomik gelişme” vitriniyle Batı medeniyeti, önce kıta Avrupa’sında, daha sonra da Kuzey Amerika’da parlamaya başlamış ve buradan bütün dünyaya yayılmıştır.

                Batı medeniyeti, özellikle bu kapsamda yer alan toplumların yaşamış olduğu tarihî bir sürecin ve tecrübenin günümüze kadar uzanan temel kültür kodlarının, hayatın birçok alanında etkili ve egemen olmasının eseridir. Batı medeniyetinin oluşumunda yer alan en önemli aşamalardan birisi, Eski Yunan tecrübesidir. Eski Yunan medeniyeti, inanç olarak pagandır; sosyal ilişkilerin düzeni bakımından sınıfçı ve ayrımcıdır. Sınıfçı ve ayrımcı özellik o kadar güçlüdür ki, birer “insan” gibi düşünülen tanrılar arasında bile belirli ayrımcılık yapılmıştır. Batı medeniyetinin oluşumunda rol oynayan diğer bir aşama Eski Roma’dır. Roma, ne pahasına olursa olsun güce, başarıya, diz çöktürmeye ve baş eğdirmeye, hâkimiyet ve iktidara tapınmayı temsil eder. Hristiyanlık, Hz. İsa’ya atfedilen “ya bizden olacaksın, ya da yok olacaksın” şeklindeki aforizmayı yoğun bir şekilde içselleştirmek suretiyle Batı medeniyetine “öteki olana düşman olma ve ondan nefret etme” ilişkisine kuvvetli bir model kazandırmıştır. Bundan başka, orta çağdaki Hristiyanlığın Batı toplumları üzerinde kurduğu tek yanlı hâkimiyetten, önceleri Rönesans ve reform hareketleri, sonra da pozitivist modernist anlayışlar aracılığıyla  kurtulma çabaları sırasında edinilen “mücadele” ve “devrim” tecrübesi, Batı medeniyetinin “evrimci” yapısına ayrıca kutsallık atfedilen “çatışmacı” bir özellik de kazandırmıştır. Musevilik ise Batı medeniyetine, başka toplumlar tarafından sürekli olarak aşağılanmış oldukları gerekçesiyle Yahudilerin, kendilerinden olmayan ya da kendilerine hizmet etmeyenlere karşı besledikleri intikamcı bir kolektif bilinçaltı duygusunun izlerini eklemiştir. 

                Hümanizm, Batı medeniyetinin günümüze yansıyan en tipik tarihsel arka planını temsil eder. Bu kavram, Türkçe’ye çevrilirken, Türk-İslam medeniyetinin “insan sevgisi” kavramından yararlanılarak, “insancıllık” veya “insanlık ideali” gibi anlama gelecek şekilde tercüme edilmiştir. Kelime anlamı bu çağrışımı yapsa da, Batı medeniyetinin bütünlüğü içerisinde yer alan önemli bir kavramsal öğe olarak hümanizm gerçekte “bireysellik”, “bireyin toplumsal bağlardan ve kayıtlardan kurtarılması” anlamına gelmektedir. Birey mi? toplum mu? İkileminde, her halükârda bireyin tercih edilmesi inancı olarak hümanizm, Batı medeniyetinin sosyo-ekonomik ve siyasi sistemi olacak olan liberal-kapitalizmin temel paradigmalarından (amentülerinden ya da iman esaslarından) birini oluşturacaktır. Buradaki “bireycilik” veya “bireysellik”, toplumu meydana getiren bütün bireyleri içerisine alan bir bütünlük taşımaz. Söz konusu olan, “bazı bireylerdir.” Bu bazı “bireylerin” güçleri, başarıları, refahları, rahatlıkları, mutlulukları ve huzurları için “öteki bireylerin” feda edilmesinden hiçbir surette çekinmemek gibi önemli bir imtiyazları vardır. Bu zihniyet, “bazı bireyleri”, “bazı gruplara” ve “bazı sınıflara” kadar uzandırabildiği gibi, yeryüzünün çok sayıda toplulukları içerisinde “bazı toplumlara” kadar maksatlı bir şekilde genişletmeyi de mümkün kılmaktadır.    

                Batı medeniyetinin bugünkü sonuçlarını yaratan en belirgin özelliklerden birisi de, temelinde pozitivist ve modernist dünya görüşü olan aydınlanma felsefesidir. Aydınlanmacı ya da pozitivist-modernist düşünce akımı, daha önceki çağlardaki “din ve ahlak” olgusunun medeniyet şekillendirici gücünü kırmak ve hayatın her alanında sadece akla ve rasyonel düşünceye dayalı bir yaşam biçimi kurmak gayesiyle ortaya atılmıştır. Auguste COMTE’un “üç hâl kanununa” dayanan Batı medeniyetinin bu pozitivist-modernist düşüncesine göre, hayatın her alanında teolojik ve metafizik gibi manevi değerleri terk edip, sadece insan aklına ve tecrübesine dayalı ilke ve kurallar doğrultusunda bir hayat sürmek gerektiği ilkesi benimsenmiştir. Böylece, pozitivist-modernist yönetici sınıflar, yönetilenler üzerindeki otorite ve denetimlerini, metafizik kuralların arkasında kim ya da hangi süreçler ve sistemler varsa onlarla paylaşmak istememektedir. Bu çerçevede, Batı medeniyetinin şu sıralarda ana gövdesini ve motor gücünü temsil eden liberal-kapitalizm, pozitivist-modernist uygulamaların sonucu olarak, teolojik ve metafizik olguların (bir anlamda toplumların inanç ve ahlak düzenlerinin), kendi işlerine yani üretim yöntemlerine, satış ve pazarlama tekniklerine, finans yönetimlerine, yönetim ve organizasyon süreçlerine karışmalarına engel olmaktadır. 

                Batı medeniyetinin, tarihsel tecrübesine dayanarak yaratmış olduğu bu kültürel yapı, öncelikle bilim zihniyetinin gelişmesine yol açmıştır. Bilimsel çalışma ve araştırmalarının sonuçlarının yaşanılan hayatın her alanında uygulamaya konulması sonucunda da çok önemli bir teknolojik gelişme ortaya çıkmıştır. Bilim ve teknolojinin üretim faaliyetlerinde kullanılması, ekonomik gelişme ile önemli zenginliklere sahip olma imkânı hazırlamıştır. Teknolojik ve ekonomik güç, askerî güçlerinin artışına yol açarken; diğer yandan da siyasi örgütlenmelerinde ve yönetim yapılarında, diğer toplumlarla karşılaştırıldıklarında çok büyük ilerlemeler kaydetmelerine neden olmuştur (Özakpınar, 1997, 110). Batı medeniyeti, kendi dinamiklerinin yarattığı bu teknolojik, ekonomik, askerî, siyasi ve yönetsel güç aracılığıyla, diğer toplumların bir çokları üzerinde kurduğu teknolojik, ekonomik, askerî, siyasi ve yönetsel denetimler yoluyla bugün için neredeyse baş edilemez duruma gelmiştir.

                Batı medeniyetinin, kendi seçkinci ve imtiyazlı sınıfları için yaratıp, demokratikleşme sürecine bağlı olarak zamanla toplumla paylaşma yönüne gittiği bu ilerleme ve gelişmeye rağmen, gerçekte insan-insan ilişkilerinde, insan-tabiat ilişkilerinde, insan-toplum ilişkilerinde ve hatta insan-Allah ilişkilerinde çok ciddi kopmalara, parçalanmalara ve bölünmelere yol açmıştır. İnsanın, tabiatla, diğer insanlarla, toplumla olan ilişkilerinde “düzen” ve “denge” sağlayıcı en önemli etken, insanların sahip oldukları inanç ve ahlak düzenidir. Pozitivist-modernist uygulamalar ile bu doğrultudaki kültürel propagandalar ve hatta propaganda tekniğinde yapılan eğitim politikaları, inanç ve ahlak düzeninde çok büyük bozulmalar ve değer kayıplarına neden olmuş bunun sonucunda da insanlar, ne pahasına olursa olsun güç, kâr, para ve başarı kazanmak; haz, tüketim ve avantaj peşinde olmak tarzında “takıntılı” bir hâle gelmişlerdir. Bu “takıntıya” takılan insanlar ve kitleler, bu “takıntılar” uğruna ailelerini, akrabalık düzenlerini, komşuluk ilişkilerini, mensubu oldukları milletin şerefli bir üyesi olma bağlılıklarını belirli ölçülerde terk etmeye başlamışlardır. Batı medeniyetinin, temelde sınıfçı, seçkinci, dışlayıcı, ayrımcı, bölücü arka planına ilaveten, özellikle “hümanist” ve “pozitivist-modernist” paradigmaları çok önemli maddi ve somut ilerlemelere yol açarken, maneviyatta ve insanın ruh dünyasında da çok derin sarsıntılara ve parçalanmalara neden olmuştur. Bütün bunların arasında Batı medeniyetinin bir çok özelliği içerisinde karakteristik iki yönü diğerlerine göre daha belirginleşmiştir; bunlardan biri “öteki olana” düşmanlık diğeri ise insan ve toplumla ilgili olguları ve süreçleri “parçalayıcı” ve “çözücü” özelliğidir.

                Batı medeniyeti, kendi tarihsel arka planı gereği daha fazla güç ve para kazanma tutkusu ile yayılmaya  ve nüfuz etmeye yatkın olurken; ayartıcı ve baştan çıkarıcı görselliği nedeniyle de çok arzu edilen ve istenilen bir yaşam biçimi üretmektedir. Batı medeniyetinin yaşam biçimi, dünya kültür sistemleri üzerinde hızla yayılmış ve nüfuz etmiştir. Bu durumda esas itibariyle iki önemli etken grubu rol oynamıştır. Birincisi geçen 20. yüzyıl boyunca toplumlar arası ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin yoğunlaşması, en fazla da kitle ve bilişim teknolojilerinin (tv, sinema, internet v.b.) bütün dünyada kullanımının artışı; Batı toplumlarının kendi kültürlerini etkili iletişim teknikleriyle diğer toplumlara dayatmasıdır. İkincisi ise azgelişmişliğin kıskacından kurtulmak ümidiyle geri kalmış ülkelerin etkili toplumsal aktörlerinin “Batılılaşma” ve “Çağdaşlaşma” görüntüsü altında, bilerek ya da farkında olunmadan, kendi toplumlarını sömürgeleştirici politikalar izlemeleri gibi etkenlerdir. Bu bağlamda, Batı medeniyetinin tarihsel arka planını yaşayan Batı toplumlarında büyük bir maddi birikim ortaya çıkarken, insani ve toplumsal süreçlerde yaşanılan çöküntü ve çözülme, büyük ölçüde yaratılan zenginlik ve refah mekanizmasının imkanlarıyla üzeri örtülmeye ve hatta onarılmaya çalışılmıştır (Mesela, adım başı psikolog, psikiyatri, ve rehabilitasyon merkezlerinin varlığı bu nedenledir). Buna karşılık, Batı medeniyetinin Batı dışı toplumların çoğunda, ufak bir maddi iyileşme yaşanırken, insani ve toplumsal süreçlerde yaşanılan parçalanma, çözülme ve çöküntü çok daha fazladır. Bir anlamda, Batı medeniyetinin pozitivist-modernleşme politikalarını izleyip de, kendi toplumsal bütünlüğünü koruyan hiçbir toplum örneği bulunmamaktadır. Batı medeniyetinin, kendi merkezinden başlayarak bütün dünya kültürleri  üzerindeki “parçalayıcı” ve “çözücü” etkisi, yol açtığı ekonomik-teknolojik iyileşmelerden çok daha yüksek orandadır.

                Batı medeniyetinin “daha kolay yönetmek” ve “daha kolay para kazanmak” uğruna insan ve toplum hayatının bütünlüğünü bozacak şekilde “inanç ve ahlak” kurallarını dışlaması sonucunda tahmin edilmeyen başka sonuçlar da ortaya çıkmıştır. Günümüzde başta aile birliği olmak üzere, hemen hemen bütün sosyal organizasyon ve kurumlarda ciddi çözülmeler yaşanmaktadır. Hatta, Batı medeniyetinin nüfuz ettiği ölçüde, insanın tekil bir kimliği olarak “cinsiyet” bütünlüğünü dahi bozduğu gözlenmektedir. Mesela, Batı medeniyetinin yol açtığı bireysel yaşam biçiminin son aşamalarında “erkek” cinsiyeti, “erkek olma” niteliğinden; “kadın” cinsiyeti, “kadın olma” rol davranışlarından uzaklaşmakta, çoğunlukla ortaya “kız gibi oğlanlar” yahut ta “erkek gibi kızlar” şeklinde, cinsel kimliği parçalanmış “üçüncü bir cinsiyet” meydana gelmektedir. İnsan şahsiyetinin gelişiminde, yetenek, bilgi ve beceri gibi, biyolojik ve zihinsel süreçlerin, aynı doğrultudaki “karakter” niteliği ile tamamlanmasının önemli bir rolü vardır. Sosyal kimliğin, aile ve akraba sistemiyle ilgili aidiyetin ve dahası insanın kendi tekil kimliğinin parçalanarak çözülmesi durumu, toplumda “şahsiyetli” insan kimliği için uygun sosyo-kültürel zemini de yok etmektedir. Başka bir ifade ile Batı zihniyeti, gizli gizli ve sinsice, belki de farkında olmadan, şahsiyetli insan, “insan gibi insan” olma ortamını ortadan kaldırmaktadır.  

 

C- İlk ve Son Medeniyet Olarak İslâm

                İslam medeniyetine göre ilk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Allah, insana, iyilik ve kötülük yapma kabiliyetini birlikte vermiştir; ona akıl vererek bu ikisi arasında uygun seçim yapabilme iradesini görmek istemiş; ayrıca ilk insanı, ilk peygamber olarak “terbiye” etmiş; iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık, haklılık-haksızlık, güzellik-çirkinlik, gibi hiçbir zaman “akıl ölçüsü” ile belirleme imkanı olmayan “belirsizlikleri”, yarattığı insanı, o insandan daha iyi biliyor olmaktan doğan hakla yüce “kelâmlar” ve bu “kelâmlara” göre nasıl yaşanacağını, yaşadıkları hayatla bizzat gösteren peygamberler vasıtasıyla doğru yola davet etmiştir.

                İslam medeniyetinin insana bakış açısı, özellikle tasavvuf teorisine göre, yeryüzündeki her bir insanın, kendi dışındaki topluluğun ve evrenin bir alt parçası olarak görmek şeklinde özetlenebilir. Allah, sahip olduğu sonsuz gücün bir kısmıyla evren ve evrendeki diğer oluşumlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu durumda, evrendeki her bir öğe, diğer öğeler ile birlikte sonsuz bütünlüğün ve tekliğin  birer alt parçasıdır (Kurtkan;1977,43). Hiçbir şey boşlukta ve yalnız başına değildir; her şeyin açık yada görünmez irtibat hâlinde olduğu üst bütünler vardır ve her parça aslında tek bir varlığın büyüklüğünde birleşir ve bütünleşir. Aslında, İslam mutasavvıfları tarafından parça+bütün ilişkisi, İslam dininin, özelde insana ve eşyaya, genelde topluma, insanlığa ve hatta evrene bakış açısının özgün bir ifadesidir. İslam mutasavvıflarına göre, biz insanlar dâhil olmak üzere evrendeki hiçbir şey yalnız değildir; tüm parçalar bir bütünün alt öğelerini oluşturur. Hiçbir parça, kendini meydana getiren daha üst parçalardan ve özellikle de bağlı olduğu “bütünden” ayrı ve bağımsız bir anlam ifade etmez. Başta Türk-İslam mutasavvıfları olmak üzere birçok âlim (bilgin) ve arif (bilge), İslam medeniyetinin dış dünyayı ve evreni algılamasında “bütünleştirici” ve “birleştirici” bir yaklaşımı temsil ettiğinde hem fikir olmuşlardır.

                İslam medeniyetinin, teorik ve kavramsal açılımının yanında, bizzat yaşanılan hayata yansıyan tarafında da özellikle Asr-ı Saadet ve Osmanlı Türk Devleti’nin yükselme döneminde tatbikat açısından da bu bütünleştirici karakterin hayatın her alanında uygulandığı görülmüştür. Bu çerçevede, İslam medeniyetinin insan toplum ve tabiat ilişkilerini “adalet” ve “eşitlik”, “iyilik yapma” v.b. gibi olgular üzerine inşa etmesi bir tesadüf olmayıp, bizzat yaratıcının, yaratılan üzerindeki bir hakkı ve emridir. Aynı paralelde olmak üzere, üretim ve tüketim dengesinde, iktisadi ve ticari ahlakta, iş hayatındaki yönetici-yönetilen ilişkilerinde, gelir dağılımındaki adalet ve eşitlikte, temel insan hak ve hürriyetlerinde, düşküne ve yoksula yardım etmede, muhtaç anne ve babaya bakmakta, akrabalık ve diğer toplumsal ilişkilerde ve hatta toplumlararası her türlü ilişkilerde sürekli olarak “Hak” ekseninin aranması, İslam medeniyetinin özünü oluşturmaktadır.

                İslam medeniyetinin temelini oluşturan ve hayatın her alanına uygulanabilir tarafı olan fark+cem=Tevhit formülü bütün ilimlerin temelinde yer alan ana kanun niteliğinde Kur’an kökenli bir metodolojik kural olup, bu tespiti ilk defa ve en iyi açıklayan kişi Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından “ilmin kapısı” olarak vasıflandırılan Hz. Ali olmuştur. Bütün farklılıkların, gerçekte tek kaynaktan (yani Allah’ın kuvve halindeki ilahi varlığından) tezahür ediyor olması gerçeği ile bu mevcut âlemde “iyi” ile “kötü”nün yan yana ve hatta iç içe yer alması durumu arasında hiç şüphesiz çok açık bir çelişki varmış gibi görünmektedir. Ancak, İslam’ın tasavvufi yorumunu yapan bilgin ve bilge kişilere göre, iyilik ve kötülük nispidir (görecelidir). Mesela, bize göre çok fena bir şey olan hayvan pisliği, bitki için kıymetli bir gıdadır. Hatta, gübrelenmeyen bitki gelişemez (Bilgiseven, 1990, 12-13). Öyle görünüyor ki, görünüşteki ve yüzeydeki farklılık, esas itibarıyla işlevseldir. Bütün farklılıkların, bütünün birer alt parçası olarak sadece kendi işlevi içerisinde kalınması durumunda, fark+cem=Tevhid formülü doğrultusunda kalındığı sürece herhangi bir parçalanma ve bölünmeye yol açması düşünülemez. Fakat, gerçekte göreceli ve işlevsel olan farklılıkların, “Tevhid” formülünün dışına taşacak şekilde, güç, kâr, para, mevki, makam, çıkar gibi aşırı bireyselleştirilmiş şekilde hareket ediyor olması, varoluşun temelindeki dengelerin alt üst olmasına yol açmaktadır. Özellikle insan ve toplum ilişkilerindeki farklılıkların, “bütünlüğün” sağlanmasındaki işlevselliği bir defa yıkıldıktan sonra bu farklılıklar “bütünleştiricilik” niteliğinden sıyrılmakta ve düşmanlıklar, çatışmalar, kin ve nefret duyguları hızla yayılmaktadır.

                Batı medeniyeti, tarihsel arka planı ve dayandığı temel dinamikleri itibarıyla küresel çapta “parçalayıcı”, “bölücü”, “ayrımcı”, “sınıfçı”, “adaletsiz”, “vicdansız” bir yaşam biçimi kurmuştur. Ulaştığı ya da ulaştırıldığı her yerde ve kültürde, özellikle yerel, bölgesel ve ulusal “öteki” medeniyetlerin yarattığı kültürleri tahrip etmiştir. Kendi içindeki, parçalanmayı ve çözülmeyi, büyük ölçüde “güç kaynaklarını” kullanarak önlemeye çalışmakta; kısmen demokratik uygulamalarla sistemi gevşetmekte, kısmen de bunun yeterli olmadığı zamanlarda kitle iletişim ve bilişim teknolojileri alanında yaratılan “baştan çıkarıcı” bir eğlence kültürü ile hedef şaşırtmayı başarmaktadır. Batı medeniyetinin, dünya tarihindeki diğer medeniyetler aleyhine yükselmeye başladığı zamandan günümüze kadar Batı dışı toplumların ekonomik ve diğer fiziki görünür hayatlarında, farklı derecelerde olmak üzere, bir takım “ilerlemeler” olmakla beraber, hemen hemen hepsinin inanç ve ahlak düzenleri sarsılmış, buna bağlı olarak sosyal dokuları çözülmüş, ahlaki değerleri gerilemiş, yardımlaşma ve dayanışma gibi gelenekleri teker teker çökmüştür.

                Sonuç olarak, Batı medeniyeti, merkeze kendilerini (yani ABD ve Avrupa ülkeleri) almak kaydıyla başka toplumların da, sermayedarları, yönetici sınıfları ve bunların yanaşık düzencisi “aydınları” olmak üzere dünya nüfusunun küçük bir kısmına refah düzeyi yüksek ve rahat bir hayat bahşederken; insanlığın çoğu için “parçalayıcı”, “bozucu”, “bölücü”, “çözücü” etkileri nedeniyle küresel bir kaosa, kargaşaya ve anarşiye ortam hazırlamaktadır. Batı medeniyeti, doğrudan ya da dolaylı yollardan bütün dünya kültürleri üzerinde, öncelikle bireyin kendi kişilik yapısından başlayıp, sonra da aileden örgütsel yapılara, örgütlerden genel toplumsal bütünlüğe kadar yaygınlaşan “parçalanma” ve “çözülmeler” aracılığıyla, insanlığın tarihin başlangıcından günümüze kadar olan “inanç”, “hukuk”, “ahlak” gibi insani değerleri dışlamak suretiyle ortak yaşam iradesini ve ortamını adeta yok etmektedir. Batı medeniyetinin, kendi içindeki, ama en çok da dışarıdaki toplumlarda yaşattığı sonuçların tamiri ve insanlığın yeniden inşası için İslam medeniyetinin evrensel bir vicdan olma imkânı ve kapasitesi vardır. İslam medeniyeti, her türlü farklılığı, sadece bağlı olduğu “bütünün” kendi işlevsellik sınırları içerisinde birer olgu olarak algılayan “bütünlükçü” ve “birleştirici” özü ile ne pahasına olursa olsun “adalet”, “eşitlik”, “ahde vefa”, “sadakat”, “iyilik yapmak”, “kötülükten kaçınmak”, “düşküne ve yoksula yardım etmek” tarzındaki insanlık değerini yükseltici emir ve yasaklarıyla dünya barışının sağlanmasında ve insanlığın “insanlığını yeniden kazanmasında” hâlâ geçerli olan ve ebediyen de geçerli olacak ilk ve son medeniyettir.

 

Kaynaklar

Özakpınar, Yılmaz (1997), Batılılaşma Teorisi ve Mümtaz Turhan, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.

Özakpınar, Yılmaz (1997), Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.

Bilgiseven, Amiran Kurtkan (1990), Türkiye’de Sosyal Çözülme Tehlikeleri, Filiz Kitabevi, İstanbul.

Kurtkan, Amiran (1997), Sosyolojik Açıdan Tasavvuf ve Laiklik, Kutsun Yayınevi, İstanbul.


         

 


Türk Yurdu Temmuz 2006
Türk Yurdu Temmuz 2006
Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele