PROF. DR. MEHMET ŞAHİNGÖZ’LE “ERMENİ MESELESİNİN TARİHİ GELİŞİMİ”NE DAİR

Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226

 

■ Sayın Hocam Ermeni meselesini sadece 1915 senesini milat alarak incelemek, bu olayın tarihsel arka planını göz ardı etmek,  birtakım yanlış sonuçları doğurmakta. Bu arka plan hepimizin bildiği gibi bölgemizde Ermeni toplumunun tarih sahnesine çıkışıyla başlıyor. Ermeni kavramının kullanımı ve Ermenilerin bölgemizde ortaya çıkışı ile Türklerle olan ilişkilerini kısaca değerlendirebilir misiniz?

- Mehmet ŞAHİNGÖZ: Ermeni kelimesi Türkçe’de “yukarı ülke” anlamına gelen bir ifade tarzıdır ve Kafkasya’nın bir bölümü için kullanılmaktadır. Ermeniler kendilerini ifade ederken Ermeni adını kullanmazlar. Başka değişik anlamları da bulunmasına karşın aslında Ermeni kelimesi coğrafi bir isimdir. Zamanla Ermeni adı daha çok Hristiyanlığın içerisinde belli bir mezhebe mensup insanlara verilen ad hâline gelmiştir. Çünkü Hristiyanlığın içerisinde yer alan Ortodoksluk, Katoliklik, Protestanlık gibi dünyanın her yerine yayılmış birçok mezhep var. Fakat Ermenilerin mensup olduğu Gregoryen mezhebi dediğimiz bir mezhep var ki, bu sadece Ermenilere hastır. O yüzden Gregoryen mezhebine giren unsurlara Ermeni adı veriliyor ve bu Ermeni adı içerisinde küçümsenmeyecek miktarda Türk grubu da vardır. Kıpçak Türklerinden Kafkasya Bölgesine yerleştikleri zaman Gregoryen mezhebine girenler Ermeni adıyla, Ortodoksluğa girenler de Gürcü adıyla bu bölgede yaşamışlardır. Bunlar uzun zaman dillerini muhafaza etmişler dini ve ticari metinlerini Kıpçak Türkçe’siyle yazmışlar ama hangi mezhebe girdilerse onun alfabesini, yani Ermeni ya da Gürcü alfabesini kullanmışlardır. Böylece bu topluluğun sadece bir mezhebe mensup değişik etnik grupların bir araya gelmesiyle isimlendirildiğini görüyoruz.

■ Peki, Ermeni diye bir topluluk yok mu?  

- Ermeni diye bilinen topluluklar ve Ermenilerin tarihini sahiplenen topluluk kendisine “Hay”, ülkelerine “Hayistan,” dillerine “Hayeren” diyorlar. Bunlara baktığımızda bunlar kadim Kafkasya topluluklarından birisi olan Haylardır. Onlar hangi menşeden olurlarsa olsunlar, Ermeni kitlesinin geneline baktığımızda tek bir etnik yapıya dayanmadığı, belli bir mezhebi ifade ettiği üzerinde durmak lazım.

Bu Gregoryen mezhebi diğer mezheplerden biraz daha farklı olarak ciddî anlamda bölgede diğer Hristiyan unsurların husumetini üzerine çekmiştir. Bilindiği üzere Hristiyanlardaki mezhep anlayışı bizdeki mezhep anlayışı gibi değildir. Bizde aynı dine mensup insanların aynı dini farklı şekilde yorumlaması, İslâm’ın yorumlama biçimindeki farklılıkları ifade eder. Ama Hristiyanlıkta bir mezhep, Hristiyanlığı farklı yorumu olarak algılanmaz. Her biri kendini ayrı bir dinmiş gibi görür ve karşı tarafın da küfür içerisine olduğunu ilân eder. Gregoryen mezhebi daha mevzi bir alanda hareket kabiliyeti bulduğu için de diğer mezheplerin ciddî anlamda husumetini üzerine çekmiştir. Bu coğrafyada Ermeniler üzerinde, özellikle Ortodoksların hâkimiyeti olduğu için korkunç şekilde üzerlerinde baskı uygulanmıştır.

Selçuklular Anadolu’ya adım attıkları andan itibaren kendilerine bölgede yardım eden toplulukların başında Ermeniler geldi. Çünkü Ermeniler Ortodoks Bizans’ın zulmünden kurtulmanın çaresini Türklerle ittifakta görüyorlardı. Bu yüzdendir ki, Malazgirt Savaşı’nda Türk ordusunun içerisinde Ermeni komutanlar ve ölen askerler vardı. O tarihten itibaren başlayan Türk-Ermeni dostluk süreci, 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti.

Bu dostluk öylesine ileri boyutlarda devam etti ki, iki ayrı dinden olan bu iki topluluk tek bir milletmiş gibi hayatiyetini devam ettirdi. Yemek ve müzik kültürü, gelenek ve göreneklerin bile büyük çoğunluğu birbirine benzeyen bir topluluk hâline geldi. Mesela Türk topluluklarında ve İslam toplumlarında gelenek olan “kaç-göç” uygulaması Hristiyan Ermenilerde de vardı. Tamamen bizim kültürümüzle olan o ortaklığın belki de aile hayatına yansımış ileri bir boyutu olarak bunu görmek lazım.

Türkiye’de diğer başka Hristiyan unsurlar olmasına karşın onlarda görülmeyen benzerlikler Ermenilerle vardı. Bu yüzdendir ki, bizim tarihimizde “Teb’a-i sadıka (dost tebaa)” adıyla anılmışlar. Böylece 20.yüzyıl başlarına kadar hiçbir dönemde Ermenilerle Türkler arasında problem görmeniz mümkün değildir.

Aslında Ermenilere millet olma özelliğini kazandıranlar da Türkler olmuştur. Neden derseniz, mezhepleri itibarıyla başka milletler tarafından kabul görmeyen bu topluluk Fatih’in İstanbul’u fethiyle birlikte kendisine verilen haklar sayesinde milletleşme sürecine başlamıştır. Böylece dinî bir cemaatten millî bir cemaate dönüşmüştür. Fatih’in İstanbul’u fethiyle birlikte bağımsız bir Ermeni kilisesi oluşturulmuş, Ermeni Patrikliğinin kabul edilmesi ve ona berat verilmesiyle başlayan süreç artık bu tarihten itibaren Ermeniler için sosyolojik anlamda milletleşme sürecini başlatmıştır. O tarihten itibaren dini hayat, görenek ve eğitimleri ile dünyada hiçbir ülkede verilmemiş haklara sahip olarak varlıklarını devam ettirme imkânına sahip olmuşlardır.

Günümüz bakış açışıyla tarihi değerlendirmek bir takım yanlışları doğurur. O dönemde dünyanın başka ülkelerinde yaşayan etnik grupların sahip olduğu haklarla Osmanlı tebaası milletlerin kullandığı haklar arasında bir kıyaslama yapmak gerekir. Bu karşılaştırma yapıldığı zaman Osmanlıdaki etnik grupların haklarının, temel insan hakları bakımından ne kadar ileri bir seviyede olduğu görülür.

19’uncu yüzyıl Osmanlı Devleti’nin artık dünyadaki diğer devletlerden oldukça geriye düşmeye başladığı bir dönem olarak karşımıza çıkmış ve bundan sonra, bu emperyalizm çağında o dönemin güçlü emperyalist devletleri isteyerek kritik argümanlar geliştirmeye başlamıştır. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk olan İngiltere 19’uncu yüzyılın tartışmasız süper devleti olmuş ve onun karşısında da güçlü bir devlet olarak Çarlık Rusya’sı çıkmıştır. Her iki ülkenin de bakış açıları tamamen Akdeniz Havzası ve Anadolu coğrafyası üzerindedir. Zira genişleme potansiyelleri, stratejik bölgeleri kontrol etme algıları hep bu noktada düğümlenmektedir. Bu noktada kullanılabilecek unsurların başında da Ermeniler karşımıza çıkıyor. Fakat şunu söylemek lâzım ki Ermeniler, Osmanlı tebaası içerisinde bu tuzağa en son düşen, ama en kötü düşen millet olmuştur. Çünkü Müslüman Arnavutlar ve Araplar bile ayrılıkçı hareketlerini Ermenilerden daha önce başlatmışlardır.

Batılı devletler bu bölgede Ermeniler ile ilgili politikalarını Osmanlı’nın bu son döneminde, yani Tanzimat’la başlayan süreç içerisinde uygulamaya koydular. Örneğin 1856 Islahat Fermanı içerisinde “din ve mezhep değiştirme hususunda kimsenin zorlanamayacağı”na dair bir madde vardır. Bu maddeyi herkes ilkin Müslümanların Hristiyan olması veya Hristiyanların Müslüman olmasının kolaylaşabileceği şeklinde algılamıştır. Oysa bu maddede hedeflenen Müslümanları Hristiyanlaştırmak değildir. Aslında Avrupalılar, Hristiyan Ermenileri kendi mezheplerine çekmek için bunu istemişlerdir. Nitekim bu maddeyle birlikte Gregoryen mezhebine mensup Ermenilerin Protestanlaştırılması, Katolikleştirilmesi ve Ortodokslaştırılması yönünde faaliyetler başlamıştır. Nitekim bu tarihten itibaren Protestanlık İngilizler ve Amerikalılar tarafından, Katoliklik Fransızlar, Ortodoksluk da Ruslar tarafından organize edilmeye ve bunlar üzerinden Osmanlı toprakları üzerinde siyaset yapılmaya başlanmıştır.

1860’lı yılların ortalarında dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek bir uygulamaya geçilmiş, bir Ermeni Nizamnamesi çıkarılmıştı. Bu nizamname ile, Ermenilere meclis kurma hakkı tanındı. Oysa daha Osmanlı devletinin bir meclisi yoktu. Böylece Ermeniler, kendi temsilcilerini seçerek dertlerini dile getirdi ve problemlerine çözüm aradı. Problemlerini devlete iletebilecek millî bir meclis oluşturuldu. Dünyanın hiçbir yerinde başka bir topluluğa verilmeyecek bir hak Osmanlılar tarafından Ermenilere verildi.

1877–1878 Osmanlı Rus Harbi, halk arasında 93 Harbi diye bilinen savaş başlamadan önce, Ermeni Millî Meclisi Ermenilerin Osmanlı ordusuyla birlikte Ruslara karşı savaşmak fikrini kabul etmiştir. Ancak, savaşta Osmanlı Devleti kaybedince, yine aynı meclis hızlı bir dönüş yaparak, politikasını değiştirmiş; Ruslardan işgal ettikleri Türk topraklarını bırakmamasını ve oraların Ermeniler için “Ermeni Yurdu” olarak hazırlanmasını istemiştir. Zaten Rusya’nın arzu ettiği şey, bölgeye yerleşerek İstanbul ve Çanakkale Boğazı’nı stratejik olarak kontrolleri altına almaktı. Eğer bu mümkün olmazsa Ermeni hâkimiyetinde olacak Doğu Anadolu coğrafyasını kontrol altına alıp İskenderun Körfezi üzerinden Akdeniz’e çıkmaktı.

93 (1877–1878 Osmanlı-Rus) Harbi’nin Türkler için ağır sonuçlar doğurması, Ermenilerin Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Sivas, Van ve Erzurum şehirlerini içine alan bir devlet kurabileceklerine dair rüyalarının da başlangıcı oldu. Tüm bunların yanında istenilen yerlerde bir devlet kurabilmek için, her şeyden önce nüfusa ihtiyaç vardı. Oysa Ermeni nüfusuna baktığımızda, en kalabalık olarak yaşadıkları vilayet Bitlis vilayeti idi. Burada bile nüfusun ancak yüzde 30’unu teşkil ediyorlardı. Van ve Erzurum’da ise yüzde 15–20 civarında idiler.

Osmanlı’nın genelinde de toplam Ermeni nüfusu yüzde 5 idi. Yüzde 5’e devlet kurdurmak veya belli bir şehirde yüzde 15 ortalamasını dikkate alarak 6 vilayette devlet kurup yüzde 85’i yok saymak pek mümkün olamayacağı için başka bir tedbir akla geldi. O da Rusların Kafkasya’da, Bulgarların da Balkanlarda uyguladığı etnik temizliğe benzer bir temizlik yapmak ve bölgedeki Müslüman unsurları uzaklaştırmaktı.

Bunun için 1880’li yıllarda önce İsviçre’de Marksist, sosyalist milliyetçi, yani marjinal sosyalist bir parti olan “Hınçak Partisi” kuruldu. Kısa bir müddet sonra Kafkasya’da milliyetçi Ermenilerin oluşturduğu “Taşnak Partisi” kuruldu. Daha sonra Ramgavar, Karahaç gibi daha başka örgütler de ortaya çıktı. Bunlar, hemen Rusya, İngiltere ve Fransa’nın faaliyet alanına giren örgütler oldu ve soykırım hareketine başladılar. İlk başta yerli Ermeniler bu harekete dâhil olmadılar. İsviçre’de kurulan Hınçak Partisi militanları, Anadolu’da, özellikle İstanbul’u mesken seçerek terör hareketlerine başladılar. Bunların en meşhurları Kumkapı Ayaklanması, Osmanlı Bankası Baskını, Sultan Abdülhamit’e Yıldız Suikastı ve Anadolu’nun değişik şehirlerinde çıkarılan isyan girişimleridir.

Üstelik bu hadiseleri çıkaran yabancı uyruklu Ermeniler yakalandıkları zaman da Avrupalıların Osmanlı Devleti üzerindeki yoğun baskısıyla serbest bırakıldılar. Bu durum onların önünü açtı ve bu tarihler içerisinde Anadolu da bu örgütlerin isyan hareketleri başladı. Anadolu’nun birçok yerinde büyük isyanlar birbiri ardına patlak vermeye başladı. Bu isyanlar Abdülhamit’in başarılı politikaları sonucunda bastırıldı. Nitekim Sultan Abdülhamit Ermenilerin yaşadığı bölgelerde Türk ve Kürt aşiretlerinden oluşan Hamidiye Alayları dediğimiz alayları kurarak isyanların önüne geçti.

Tabiî 1900’lü yılların başına kadar gerçekleşen bu hareketler, devlet kurmak için birer yoklama girişimleri idi. 1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Ermeniler, o günün getirdiği demokratik ortam içerisinde de artık çok daha fazla propaganda gücüne ulaşabildiler. Çünkü kapitülasyonlar onlara bu hakkı fazlasıyla tanıyordu. Kapitülasyonlar denince sadece ekonomik boyutu akla gelir. Oysa kapitülasyonların adli, siyasi, eğitim ve dinî alanlarda da etkileri vardı. Mesela kapitülasyon haklarına sahip bir ülkenin vatandaşı suç işlediği zaman kendi hukuk sistemine göre ve kendi mahkemelerinde yargılanırdı. Yani benim ülkemde suç işler, benim mahkememde yargılanmazlardı.

Propaganda bakımından da ilginç bir durum vardı. Mesela, posta teşkilatı sadece Osmanlı Devleti’nin posta teşkilatı olarak çalışmaz, kapitülasyonlardan dolayı her ülke kendi posta teşkilatını kurardı. Bu yüzden de onları sansüre tabi tutmak, kontrol etmek mümkün değildi. Rahatlıkla propaganda yapma imkânını bu sayede de ele geçirmiş oluyorlardı.

Balkan Savaşı Ermeniler için kelimenin tam anlamıyla bir laboratuar oldu. Neden derseniz? Birincisi Ermeniler, Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’yle savaşıp galip gelmesi sonucunda devletlerini kurma imkânı elde ettiklerini gördüler. İkincisi; Balkan milletlerinden etnik temizlik metodunu öğrendiler. Zira Balkan toplulukları etnik temizlikte çok ileri boyutlara ulaştı, milyonlarca Türk katledildi, milyonlarcası tehcire tabi tutuldu. Yani, ilk tehcir ve katliam hareketlerini Balkanlarda görmek mümkündür. Ne hazindir ki, Balkan Harbi’ndeki tehcir ve katliam ile 1915 yılında yaptığımız söylenen Ermeni tehciri arasında 2 yıl vardır. Bugün kimse çıkıp parlamentolarında Balkanlardaki Türk tehcirinden ve katliamından bahsetmiyor. Ama 2 yıl sonraki Ermeni hadisesi bütün dünyanın parlamentolarında her zaman tazeliğini koruyor.

■ Balkanlardaki isyanlardan kendilerine dersler çıkaran Ermenilerin bu isyanlarla da ufak-tefek bağlantıları oldu o zaman?

- Hem de küçümsenemeyecek miktarda ve etkide. Örneğin Bulgarların isyanı sırasında Ermeniler aktif rol almışlardır. Özellikle Ermenilerin gelecekte en önemli generalleri olarak gördükleri General Antranik, Bulgar isyanında fiili rol almış ve kendi oluşturduğu çetesiyle Bulgarların istiklal mücadelesinde orada önemli kazanımlar elde etmelerine katkı sağlamıştır. Bu da kendisi için bir tecrübe olmuştur.

Osmanlı Devleti idarecileri bu noktada şunu gördüler ki Balkanlarda başlarına gelenler Anadolu’da da gelecekti. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği zaman Osmanlı Devleti bu savaşa dâhil olduğu günden itibaren hepimizin bildiği umumi seferberlik ilân edildi ve bu seferberlikte 14 yaş ile 60 yaş arasındaki bütün erkekler askere alındı. Anadolu’nun içerisinde sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştı. Onun dışındakilerin tamamı neredeyse askere alınmıştı. Osmanlı Devleti adına Alman hayranı Enver Paşanın bu savaş sırasında eski toprakları da kazanmak için Almanya’nın yanında savaşa girdiği ileri sürülür. Oysa Osmanlı Devleti adamları Birinci Dünya Savaşına girmeden önce İngilizler ve Fransızlarla ittifak kurmak istemiş, ama reddedilmiştir. Hiç olmayacak bir şey denenmiş, jeopolitik ve tarihî şartların yarattığı bir düşmanlığa sahip olunan Rusya ile aynı şekilde Bulgaristan ve Yunanistan’la bile ittifak teşebbüsünde bulunulmuştur. Tüm bunlara rağmen bütün kapılar yüzüne kapanmıştır. Üstelik daha biz savaşa girmeden 6 ay önce İngiltere, Rusya ve Fransa’nın resmî bir açıklama yaparak “Osmanlı Devleti’nin doğu ve güneydoğusunda bir Ermenistan devleti kuracaklarını” ilan etmiş olmaları, parasını peşin ödediğimiz iki savaş gemimizin teslim edilmeyip İngilizler tarafından el konulması, biz savaşa girmeden bize savaş ilanı demekti. 

Bu yüzden Osmanlı Devleti mecburen Almanya’nın yanında kendini korumak için savaşa girmek durumunda kalmış ve kendini savaşta bulmuştur. Daha savaş başlamadan önce hem Anadolu’daki Ermeniler hem de Kafkasya’daki Ermeniler gönüllü birlikler oluşturarak bölgelerinde harekete geçtiler. Ermeni çeteleri, Ruslarla iş birliği yaparak ve Rus ordusunda görev alarak faaliyette bulunmuşlardır. Nitekim Kafkas cephesinde bulunan 5 tümenlik Rus birliğinin 3’ü tamamen Ermenilerden oluşmuştur. Cephe gerisinde de Ermeni çeteleri vardı ki bunlar Karadeniz’den Doğu Anadolu’ya kadar büyük bir katliam başlatmışlardır. Hedefleri etnik temizlik yaparak bu bölgeyi boşaltmak olmuştur. Yürüttükleri bu katliam karşısında birlikte hareket ettikleri Rus subayları yapılan vahşet karşısında dehşete düşmüşler, General Mayevski gibi subaylar Moskova’ya yazdıkları raporlarında bu durumu açıkça ifade etmişlerdi.

■ Bu çeteler kendilerince başarılı olabildiler mi? Yani kaç insanımızı katlettiler? 

- Osmanlı arşiv belgelerine baktığımızda 1915’de başlayan ve 1920’ye kadar süren çete savaşları sonucunda hane, köy, kasaba ve şehirlerimizde tespitli ve tutanaklı olarak tam 525 bin Türk, Ermenilerce katledilmiştir. Bu arada Ruslar Doğu Cephesi’ne, İtilaf devletleri de dünyanın her tarafından topladıkları büyük bir güçle Çanakkale’ye saldırmışlardı.  Bu ortam içerisinde, her iki Cephenin de emniyetini sağlamak için Osmanlı devlet adamları tehcir kararını almıştır. Tehcir uygulaması Avrupalı devletler tarafından da II. Dünya Savaşı’nda bir savaş tedbiri olarak da kısmen caiz görülen bir uygulamadır. Yani, suç unsuru teşkil edecek bir durumu da ortaya çıkarmamaktadır.

■ Tehcir Kanunu çıkarıldıktan sonra kaç Ermeni Anadolu’dan gönderildi? Bizdeki kayıtlarla yabancılarınki birbirini tutmuyor. Ermeni Patrikhanesi bildiğim kadarıyla bu rakamı sürekli artırıyor. 

- O tarihlerde Osmanlı istatistiklerine göre 1 milyon 200 bin Ermeni gözüküyor. Ama Batılılar bu istatistikleri 1 milyon 500 bin veya 1 milyon 600 bin civarında gösteriyorlar. Ermeni Patrikhanesinin en son verdiği rakam ise 1 milyon 900 bin idi ki sürekli artırmaya devam ediyor. Osmanlı devleti’nin verdiği rakamların doğru olması gerekir. Çünkü Osmanlı bütçesinde gayr-ı Müslimlerden alınan vergi önemli yer tutmaktadır. Osmanlı Devleti’nin takip ettiği sıkı vergi politikasından dolayı bu sayımların yanlış olması mümkün değildir. Üstelik bu sayımı yapan nüfus idaresinin başındaki sorumlu bir Ermeni idi. Son rakamlar 1 milyon 200 bin civarında. Kilise yani Patrikhane de bu rakamları çok iyi biliyor. Patrikhanenin bilmemesi mümkün değildir. Çünkü onlar da kendi tebaalarından ayrı bir vergi almışlar ve yeni doğan her çocuğu vaftiz etmişlerdir. Her vaftiz edilen çocuk kilise defterine kaydedilmiş ve öldüğünde de kilise defterinden düşülmüştür. Ancak Kilise kayıtlarını rakamsal olarak daha dürüst ortaya koyabilirler. Zira kilise defterlerinde öldüğü zaman kayıttan düşülmediği için 250 yaşında kişiler görülmekte. Bu yüzden öylesine büyük bir Ermeni nüfusundan bahsetmek Anadolu’da mümkün değil. Avrupalı kaynaklara bakınca da bunlar görülür. Mesela Britanica’nın verdiği rakamlar Osmanlı Nüfus idaresinin verdiği rakamlara yakındır. Bu yüzden genel olarak araştırmacılar Osmanlı Devleti’nin verdiği rakamlar ile Patrikhanenin verdiği rakamların ortalamasını alırlar. Bu da 1.500.000 civarıdır.

■ Hocam biz Tehcir Kanunu’nun ardından Anadolu’daki tüm Ermenilerin tehcire tabi tutulduğunu söyleyebilir miyiz? Çünkü bu tarihlerden sonra da köy, kasaba ve şehirlerimizde bulunan birçok Ermeni’ye rastlamaktayız. Örneğin ben Yozgat Şer’iyye Sicilleri’ni incelediğimde 1915’ten sonra burada vefat eden ve malları çocuklarına bizzat Osmanlı Devleti tarafından taksim edilen Ermeni kayıtlarına rastladım. Aynı durum diğer kayıtlarda da geçerli.

- Kesinlikle doğru. Birincisi, sadece Gregoryen mezhebine mensup Ermeniler bu tehcire tabi tutuldu. Katolik Ermeniler, Protestan Ermeniler ve Ortodoks Ermeniler herhangi bir suça iştirak etmedikleri takdirde tehcire tabi tutulmadılar. Bunun dışında Gregoryen mezhebine mensup olsa bile Osmanlı Devlet idaresinde görev alan, devlet memurluğu ve askerlik yapan Ermeni aileleri de bu tehcirin dışında tutuldu ki bunlar da hiç küçümsenmeyecek miktardadırlar. Tehcirin olduğu dönemlere bakıldığı zaman o süreç içerisinde Ermeni Hariciye Nazırı, Ermeni Maliye Nazırı, Nüfus İstatistikleri Müdürü gibi pek çok Ermeni’nin devletin yüksek kademelerinde görevli olduğu biliyoruz. Ayrıca Askeriye’de doktorluk hizmetlerini yürüten birçok Ermeni de tehcire tabi tutulmadı. İşin aslı sadece Taşnak, Hınçak ve Ramgavar’la irtibatı olan aileler tehcire tabi tutuldu. Benim ilçem olan Boğazlıyan’da bir mahalle hâlâ Ermeni Mahallesi olarak anılır ve Ermenilerin yaşadığı bir mahalledir. Eğer tehcir ve soykırım olmuş olsaydı o tarihte kimse kalmazdı. Hâlâ esnafın bir kısmı Ermenidir. Bu durum bile Ermenilerin hepsinin tehcire tabi tutulmadığını gösteriyor.

O zaman tehcire tabi tutulanların rakamları bellidir. Bu da 400 ile 600 bin civarındadır. Bunların tamamının öldürüldüğüne dair de Batı’da iddialar var ve bu rakam hepinizin bildiği gibi 1,5 milyona kadar çıkarılıyor. Ancak nüfus belli, tehcire tabi tutulan nüfus da aşağı yukarı bellidir. Şimdi, bu tehcire tabi tutulanların tamamının öldürüldüğünü söylemek ne kadar doğrudur. Ona bakalım. Delilleri neler olabilir, onu tartışmak lazım. Birincisi, Ermeniler tarafından öldürülmüş 525 bin Türkün toplu cinayette gitmiş olduğunu gösteren (200’e yakın toplu) mezarlar açıldı. Bu toplu mezarların nerede ve nasıl olduğu da açıkça gösterildi.

Şu ana kadar Ermeni iddialarını ifade edenler tarafından bir tek kişi veya araştırmacı da çıkıp ta, “şurada bir toplu mezar var, Birleşmiş Milletler bunu açtırsın” talebinde bulunmadı. Eğer sözü edilen miktar 1,5 milyon kişi ise gömüldükleri yerin de biliniyor ya da iddia ediliyor olması gerekmez mi? Biliniyor olması gerekirdi. En azından başka milletler tarafından ortaya konulmalıydı. Mesela en çok cinayetin işlendiği yer olarak Suriye toprakları gösterilir. Bilindiği gibi Suriye 1918’den itibaren Fransızların eline geçmiş, uzunca bir süre Fransız mandası altında kalmış, daha sonraları da Fransız nüfuzu devam etmiş bir bölgedir. Pekâlâ, sıcağı sıcağına Fransızlar tarafından bu tespitler yapılabilirdi. Üstelik bölgedeki Fransız birliklerin içinde pek çok Ermeni asker vardı. Biliyorsunuz I. Dünya Savaşı’nda Fransız ordusu saflarında Türklerle savaşırken ölen Ermeniler için Fransa’da dikilmiş anıtlar var. Fransız ordu kayıtlarında 40.000 rakamı verilmekte. Ayrıca Ermeni iddialarını en çok dile getiren Amerikalılar da Anadolu ve Suriye’de yoğun bir faaliyet içerisinde idiler. Savaşa katılmadıkları için Amerikan teşkilatları ve kuruluşları Anadolu’da ticari ve siyasi faaliyetlerini devam ettiriyorlardı. Harput, Diyarbakır, Urfa, Antep, Tarsus, Merzifon, Talas, Halep başta olmak üzere Osmanlı coğrafyasının pek çok yerinde Amerikan kolejleri, hastaneleri ve kuruluşları vardı. Ayrıca bunların tamamına yakını da misyoner kuruluşuydu ki bu misyoner kuruluşları Ermenilerin isyanlarında önemli rol oynamış ve destek sağlamışlar. Ermeni propagandasının aracı olmuşlardı. Ermeni meselesini de yakinen takip ediyorlardı. İddia ettikleri soykırım hadiselerini onların belgelendirmesi ve tespit etmesi gerekirdi. Bu tür toplu mezarların en azından bir kısmının yerlerini söylerlerdi. Şu anda bu işin en büyük hamisi rolünü oynadıklarına göre söylerlerdi. Haberlerinde de raporlarında da söylentiden öte bir şey söyleyemiyorlar. Böyle bir belge yok, çünkü ortada bir soykırım yok.

■ Sayın hocam, soykırım iddiasında bulunanlar özellikle münferit olayları ele alarak genel yargılar ortaya koymaya çalışmaktalar. Bu konudaki fikirleriniz nelerdir?

- Kuşkusuz münferit hadiseler oldu. Nitekim 14’le 60 yaş arasındaki erkekler savaştaydı. Bizim de cepheye gitmeyenlerimiz vardı ki bunların da büyük çoğunluğu eşkıya ve asker kaçağı idi. Tarihin her safhasında Anadolu’nun her tarafı namlı eşkıyalarla doludur. Bu eşkıyalar devlete karşı isyan etmiş gruplardır. Kimisi kan davasından dağa çıkmıştır, kimisi bir gönül hikâyesiyle başlayan, ama sonu cinayetle biten bir olaydan dağa çıkmıştır, ama eşkıyalığın da kol gezdiği bir dönemdir o dönem. Tehcir sırasında bu eşkıyaların saldırısına uğrayan Ermeni grupları da olmuştur. Özellikle Osmanlı kayıtlarında bölgedeki Kürt, Türk ve  Arap çetelerinin saldırılarından bahsedilmektedir. Hâliyle bu eşkıyaların büyük bir kısmı Türk hane ve köylerine de fiili saldırıda bulunmaktaydılar.  Bu yüzden Tehcir esnasında meydana gelen müessif hadiselerden dolayı pek çok kişi ve ihmali görülen devlet memuru cezalandırılmıştır. Üstelik bu cezalar öyle göstermelik değil, pek çok idam ve ağır hapis cezalarıyla sonuçlanmıştır.

Tehcir sırasında sağlık problemlerinden de birçok kişinin öldüğü iddia edilmektedir. I. Dünya Savaşı’nda 3 milyon civarı olan Osmanlı ordusunda sadece hastalıktan ölen asker sayısı 430 bin idi. Oysa Osmanlı ordusunun bir sıhhiye teşkilatı da vardı. Hâliyle sivil halkın doğru dürüst doktorluk ve sıhhiye teşkilatının olmadığı o dönemde, tehcir sırasında hastalıktan ölenler de oldu. Fakat bütün bunlara rağmen bu rakamlar bile yine büyük değildir.

Irak ve Suriye’deki Halep, Musul ve Deyrizor bölgelerine tehcir yapılmış ve oralardaki belli kapmalara yerleştirilmişlerdir. Tehcir hadisesi başladığı gün tarafsız bir devlet olan Amerika’nın, bütün müesseseleriyle bölgede bulunduğunu, Amerikan temsilcilerinin ve görevlilerinin tehcir hadisesini yakından takip ettiklerini söylemiştik. Bu görevliler ve Amerikan temsilcileri Osmanlı Devleti’ne resmî müracaatta bulunarak “Tehcir sırasında insanlar sıkıntılar çekmektedir. Sizler savaş ortamında bunlara yardım etmeye imkân bulamıyorsunuz. Bu konuda size yardım etmek istiyoruz. Tehcir sırasındaki tehcire tabi tuttuğunuz insanlara sağlık, giyecek, yiyecek hizmeti vermek istiyoruz. Bu konuda bize izninizi talep ediyoruz.

Osmanlı Devleti’nin bu konudaki izniyle “Near East Relief” ve “Şark-ı Karîb Muavenet Cemiyeti” adlı iki önemli Amerikan kuruluşu ki bunlar aynı zamanda misyoner teşkilatıdır, tehcire tabi tutulanlara yardıma gelmiştir. Özellikle bunun Halep’teki “Near East Relief” Amerikan yardım kuruluşu tehcire tabi tutulan Ermeni kamplarında sağlık, eğitim, yiyecek, giyecek hizmetleri vermiştir. Geçen sene Tarih Kurumu bu teşkilatının arşivinden yapılan harcamaların fotokopisinin tamamını temin etti. Buna göre bu misyoner teşkilatının kayıtlarında 486 bin kişiye yardım edildiği belgelenmiştir. Yani, tehcirde soykırıma tabi tuttuğumuz söylenen insanlara tarafımızdan verilen izinle Amerika’nın yardım ettiğini görüyoruz.

1918 yılında Osmanlı parlamentosunda görevli olan Bogos Nubar Paşa, Paris Konferansı’nda verdiği rakamlarda 400 bin civarında Ermeni’nin Kafkasya’ya göç ettiğini ve Anadolu’daki Ermenilerle birlikte Ermenilerin toplam mevcudunun 1 Milyon civarında olduğunu söylüyor ve bir Ermeni devleti kurulmasını istiyor. 1918 Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra itibaren yoğun bir propagandaya başlayan Ermeniler, o dönemde Batı’da bu soykırım hadisesini dile getirmeye başladılar. İlk toplantılarında verdikleri rakam 20 bin civarındaydı ancak şimdi 2 milyona ulaştılar. Mondros sonrası Avrupalıların Türkleri Ermeni soykırımından mahkûm etmek için düğmeye bastıklarını görüyoruz. Bu işi ilk yapan İngilizlerdir. İngilizler 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’u fiilen işgal ettiler. İşgal hadisesinde yaptıkları ilk iş Osmanlı devlet arşivine el koymak oldu. Çünkü Ermeni soykırımından dolayı Osmanlı devlet adamlarını mahkûm ettirecek belgeleri topladılar. Sonuçta İngiliz ve Fransız Konsoloslukları ve Amerikanın elinde bu konuyla ilgili belgelerin olması gerekmektedir. Ancak hâlâ bunları ortaya çıkaramadılar. Eğer, böyle bir şey olsaydı Batılılar bunu mahkemesini kurarlardı. Yani, İkinci Dünya Savaşı’nda Nürnberg Mahkemesini kuranlar, Kosova, Bosna Hersek bölgesinde, şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde soykırım mahkemelerini kuranlar Osmanlı devleti için de böyle bir mahkeme kurabilirlerdi.

■ Yani açıkçası ortada yargısız bir infaz var?

- Ne yazık ki öyle. Mahkeme kararı olmaksızın büyük bir suç isnat edilerek şu anda biz dünyanın bütün parlamentolarında yargılanıyoruz. Oysa bir dava bitip karara bağlanana kadar kimseye mahkûm gözüyle bakılmaz ve o kişi suçlanamaz. Şu anda ise koskoca bir millet mahkeme kararı olmadan parlamento kararlarıyla mahkûm ediliyor. Her ne hikmetse devletimiz de, dış politikadaki aczinden olsa gerek, bu konuyu bu yönüyle gündeme getirmiyor.

■ Türkiye ya da daha önce Osmanlı Hükümetleri Avrupa’ya “gelin bu meseleyi ele alalım, araştıralım” şeklinde teklifler yaptı mı?

- 13 Şubat 1919’da Osmanlı Hükûmeti, İsveç, Hollanda, İspanya ve Danimarka gibi savaş dışı kalmış devletlere birer mektup yazmıştır. Bu devletlere, “bizim hakkımızda bir soykırım iddiasında bulunuyorlar, sizin devletleriniz savaşta tarafsız kalmıştır, bu tarafsız devletlerin en yüksek derecedeki hâkimlerden oluşturulmuş bir tahkik heyeti oluşturun, gelin bu soykırımı sıcağı sıcağına yerinde inceleyin” talebinde bulunmuştur. Şimdi, soykırım yapmış suçlu bir devlet böyle bir talepte bulunabilir mi? Ama Osmanlı Devleti tarafından bu talebin yapılınca, Avrupalılarca ve özellikle İngiltere bu devletler üzerinde baskı kurularak bu komisyonun kurulmasını engellemiştir. Aynı şekilde 1921’de Atatürk’ün de böyle bir teklifi var. Günümüzde bile hâlâ bu tahkikata yanaşmıyor ve işi tarihçilere bırakmıyorlar. İşi mahkemelere ve tahkikat komisyonlarına da bırakmayarak sadece bizim aleyhimizde olarak siyasilerin meseleyi çözmelerini bekliyorlar. Şu anda önümüze getirilen dayatma bu noktadır. İnsanın aklına maksatlarının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu geliyor. En son işte geçenlerde yaşadık. Amerika’da Bush Ermeni tehcirini kabulünü söyledi söyleyecek diye İncirlik’i verdik gitti. Bu gündemlerle her seferinde ülkemizden bir şey koparıp alıyorlar. 

■ Ermeniler bu düşmanlıkları ve faaliyetleri ile ne elde edeceklerini umuyorlar?

- Aslında maddi bir şeyler elde etmeyi beklediklerini zannetmiyorum. Onlarda pekâlâ biliyorlar ki hukuki yollar tamamen kapalı. Çünkü Lozan Antlaşması hükümleri gereğince kendilerine belli bir süre tanınmış ve bu süre içerisinde müracaat edenlerin zararları tazmin edilmiştir. Öyleyse niye bu kadar uğraşıyorlar mesai ve para harcıyorlar. Nasıl ki dini bir cemaatten millet olma imkânına Türkler sayesinde sahip olmuşlarsa Ermeni milletinin devamını sağlamayı da Türkler üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Şu anda dünyadaki Ermeniler muazzam bir asimilasyona uğruyorlar, etkinliklerini kaybediyorlar. Sovyetler Birliği gizli kimliklerin korunması için önemli bir şemsiye idi. Bu şemsiye kalkınca, Ermeniler kimliklerini devam ettirmekte zorlanıyorlar.  Bu yüzden kimliklerini devam ettirebilmek için Türk düşmanlığına dört elle sarıldılar. Diaspora Ermenileri zaten ciddi bir kimlik bunalımı yaşıyor. Artık Amerika’daki Amerikanlaşmış, Fransa’daki Fransızlaşmış ve şu anda sadece Ermenistan Ermenileri varlıklarını kısmen devam ettirmeye çalışıyorlar. Onlarda vatandaşlarını ülkelerinde tutamıyorlar. Çünkü doğru dürüst yer altı madenleri, tarıma uygun alanı ve ticari faaliyeti bulunmamaktadır. Sovyetler döneminde, Sovyetlerin şımarık çocuğu olduğu için oraya büyük sanayi yatırımları yapılmıştı. Sovyetler Birliğinin diğer bölgelerinden ham madde getirtilip orada işlenmişti. Fakat Sovyet sanayisinin hantal bir sanayi olmasından dolayı artık o fabrikaların hiçbiri işe yaramamakta. Şu anda sadece diasporadan gelen parayla varlıklarını devam ettirmekteler. Dünyanın bütün devletlerinin psikolojik, siyasî ve askeri desteğine rağmen devlet olarak varlıklarını devam ettirme imkânına sahip değiller. Bu yüzden günümüzde 4 milyon civarında olan Ermenistan Ermenileri hızlı bir göçle 1,5 milyona indi. Bizimle olan sınır problemi ortadan kalkınca da geri kalanlarda her halde Türkiye’ye göç edeceklerdir. Öyle görülüyor ki 15–20 yıllık bir süreç içerisinde Ermeniler asimile olup gidecekler. Hatırlansın ki Osmanlı tebaasında iken Ermeniler kimliklerini koruyorlar ve özelliklerini muhafaza ediyorlardı. İşte bütün bunlardan dolayı Ermeniler kimliklerini ve varlıklarını muhafaza etmek için gelecek nesillere Türk düşmanlığı aşılayarak cemaati ayakta tutmaya çalışıyorlar.

■ Sayın hocam Ermeni meselesi ile ilgili tarihte bir yolculuk yaparak değerli fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için Türk Yurdu adına teşekkür eder, iyi çalışmalar dileriz.


         

*Söyleşi: Araş Gör. Uğur Ünal, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı.

 


Türk Yurdu Haziran 2006
Türk Yurdu Haziran 2006
Haziran 2006 - Yıl 95 - Sayı 226

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele