Yeni Bir Okumaya İhtiyacımız Var

Aralık 2014 - Yıl 103 - Sayı 328

        Haricîler çok dindar insanlardı. Kitabı; yani Kur’an’ı okuyorlar: Kitap sözel/lafzi olarak ne diyorsa bunun üzerine herhangi bir akli veya mecazi yoruma gitmeden öyle anlıyorlardı. Ve kendilerine göre “Hakikat”i sadece kendileri anlıyor ve temsil ediyorlardı. Kendi dışında kalan diğer Müslümanlar ve bunların anlayışları, “Hakikat”in uzağında bir yerlere düşüyordu ve dolayısıyla “batıl”dı. Şia’da aynı dönemde ve aynı şartlar içerisinde yine “Hakikat”i kendilerinin temsil ettiği iddiasıyla itirazlarını dile getiriyor; kendi siyasal duruşunu bu iddiaya dayanarak teolojik bir öze kavuşturuyor ve buradan bir mücadeleye girişiyordu. Bu gelişmeler öyle geç bir tarihte değil, Hicaz semalarında daha henüz Hz. Peygamber’in ruhaniyeti ve kokusu capcanlı dolaşıyorken yaşanıyordu.

         

        Bu gün her ne kadar siyasi bir hareket gibi görünse ve dünkü Haricîlikle aynı şey olmasa daSelefîlik,imani/itikadiveçhesi ve hareket tarzıyla Haricîliğe benzer bir resim sunmaktadır. Şu sıralarda yakın ve uzak coğrafyamızda görünür olan tüm Selefî grup ya da örgütler, siyasi amaçlarının yanında itikadi/imani olarak da İslam’ın sahih hâlinin temsilcisi olarak kendilerini görmekte; bu yorumun ve/veya özgüvenin verdiği cesaretle muarızlarına karşı her türlü muameleyi yapmakta herhangi bir cevaz problemi yaşamamaktadırlar. Onlara göre “ilim” sadece onların elindedir ve onların yöntem ve kabullerinin dışında sahih bilgiye ulaşmak imkânı söz konusu değildir.

         

        İnsan bilmek ve bildiğiyle amel etmek ister.[1] Dün Haricîler bu gün de Selefîler sahih olanı sadece kendilerinin bildiklerini iddia etmektedirler. Böyle olunca “Mutlak Hakikat”i sadece kendileri bilince kendilerinin dışında kalan Müslümanların ve onların din anlayışının hiçbir geçerliliği kalmamakta; buradan hareketle kendilerine katılmayan diğer insanların ve hatta “Müslümanların” katlinin, onların köle ya da cariye yapılmasının önünde bir engel de bulunmamaktadır. Çünkü bunlara göre; Kur’an’ı düz okuduğunuzda ve İslam tarihinin muhtelif sahnelerine baktığınızda, kölelik de cariyelik de ve diğer aşırı uygulamalar da vardır.

         

        Haricîlik ve Şia ile başlayan ve müteakiben çeşitli itikadî, fıkhî, siyasi, sosyolojik ve sosyo-kültürel nedenlerle çok sayıda hizipleşmelere ayrılan İslamgeleneği bu gün, insanın/ kainatın varoluş; başlangıç ve son bilgisine ve bunların tümünün “ne”liğine dair bir bilgi kaynağına, yani Kur’an’a sahip olmasına rağmen insanlığı bu bilgi etrafında toplamayı başaramadığı gibi, kendi içerisinde de entelektüel bir bilgi havuzu ve anlayışı ortaya koyamamıştır. Bu gün ne yazık ki Müslümanlar hesaplayamadığı veya ortaya koyamadığı alternatif bir tavrın yokluğunda, Batı karşısında yaşadığı ezikliği, hepsi de Müslüman olan bir diğer kardeşini tekfir ve tenkil ederek bastırmaya, telafi etmeye, aşmaya çalışmaktadır. Oysa insanlığın yeni bir nefese, yeni bir medeniyet anlayışına muhtaç olduğu apaçık bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.

         

        Yukarıda “Hakikat” ve “Hakikatin Bilgisi”nden söz ettik. İyi de “Hakikat” ve onun bilgisi nedir ve biz burada bu kavramlarla neyi kastediyoruz? Veya hakikati gerçeklikten ayıran nedir? Bu konuda birkaç kelam ettikten sonra -ki aslında konumuzla doğrudan ilgilidir- tekrar sadede dönmek istiyoruz: Çünkü hemen fark edileceği üzere “Hakikat” kavramına yüklediğimiz ya da bu kelime üzerinden idrak ettiğimiz anlamın, bizi kuşatan dış dünyamızdaki gerçeklikten ve kendi biyolojik malzememizden farklı olduğu iması kolayca görülecektir.

         

        Dış çevrede ve bizim biyolojik malzeme olarak adlandırabileceğimiz kendi varlığımızdaki somut/nesnel varlık ve olgular, bir gerçeklik olarak vardırlar. Hiç şüphesiz bu gerçeklikte biz onların “kendinde şey” olan mahiyetine nüfuz edemesek de veya onu ancak kendi algısal imkânlarımızla ondaki “kendinde şeyden farklı olarak -bize göre- anlasak ve tanımlasak da o şeyler vardır ve gerçektir; bundan şüphe edemeyiz. Bir başka şekilde; Platon’un ve tasavvufun açtığı yoldan giderek söyleyecek olursak eğer, dış dünyadaki tüm bu gerçekliği birer gölgeden ibaret saysak dahi bu âlem vardır ve gerçektir. Bu Sünnetullah gereği böyledir. Şayet biz dış çevremizde ve kendi varlığımızdaki nesnel ve olgusal gerçekliği yok sayıyorsak (veya sayarsak) Allah’ın Kitap’daki bu âleme ilişkin yaratma eylemini ve kudretini anlatan ve bizi bunlar üzerine düşünmeye; akletmeye çağıran ayetlerini nereye koyacağız?[2] Veya eğer böyle bir gerçeklik ve bunun ayartıcı yanı yoksa imtihan sırrı ne olacaktır? Çünkü bizi ve çevremizi kuşatan verili somut/nesnel ve olgusal gerçeklik olmalıdır ki biz onlarla imtihan olabilelim. Çünkü gerçek dünyaya ilişkin bilgiler somut/nesnel ve olgusal kaideler üzerinden oluşturduğumuz bilgilerdir ve bu bilgiler günahıyla sevabıyla; yararıyla hasarıyla bu günkü uygarlığımızı yaratmıştır.

         

        Kaldı ki bu gerçeklik geçici de olsa vardır ve bu gerçekliğin oluşturmuş olduğu olgular dünyası üzerinden algımızı ve dolayısıyla bilgimizi oluşturabilmekte; buradan bizim yukarıda “Hakikat Bilgisi” dediğimiz bilgiye ulaşmaktayız. Çünkü “Hakikat” olgusal ve nesnel gerçekliği aşan, onu son tahlilde “bir oyun ve oyalanma”dan ibaret kılan; bizi Allah’a “ilme’lyakîn”[3]olarak ulaştıran algı/ idrak/zihin/biliş hâlidir.

         

        Herhangi bir vahye muhatap olmayan insanlar “Hakikat Bilgisi”ne sahip olabilmek için aklı kullandılar. Doğu’dan Batı’ya felsefe ve ahlak böyle bir çabanın ürünü oldu. Ahlakı da kapsayan felsefe tamamen akıl yürütme eylemiydi ve akıl yetisiyle “Hakikati” arayan insan, verili hâldeki somut gerçeklik dünyasını aşmak zorunda olduğunu gördü. Çokluk ve fakat aynı zamanda düzen anlamına da sahip olan verili somut gerçeklik ve olgular dünyasının bir yaratıcıya muhtaç olduğu düşüncesi, tamamen akıl yürütmelerle varılan bir sonuçtu ve verili dünyayı insan zihninin aşmasından başka bir şey değildi. Bunun için felsefenin kadim vatanlarından olan eski Yunanda, insanlığın felsefe marifetiyle çoktanrılı bir düşünce ve inanç anlayışından tek tanrılı(monoteist) bir aşamaya intikali çok önemli bir gelişmeydi. Sokrates, Platon ve Aristo başlangıçta çok tanrılı bir düşünce eylemi olan felsefeyitek tanrılı bir aşamaya taşımışlar; insan düşüncesini “Hakikat Bilgisi”ne temas ettirmişlerdi. Fakat vakıanın yerli yerine konulması için tek başına akıl yürütme yetmemiştir. Akıl bize Allah’ı buldurmaya yetmiş ancak O’nun bizden ne istediğinin cevabını verememiştir. Bunun için bu ancak Vahiyle mümkün olmuştur, yani peygamberlerle.

         

        Bilinen tüm peygamberlerin niçin Orta Doğu coğrafyasında ortaya çıktıklarını bilmiyoruz,ama vakıa bu.Kitaplı/Vahyi üç dinin de doğduğu topraklar Orta Doğu olmuştur. Yukarıda eski Yunan’da filozofların insan düşüncesini çoktanrılı bir iptidailikten tek tanrılı bir idrake yükseltmesinden bahsettik. Esasen MÖ beşinci yüzyıllarda başlayan bu süreçten binlerce yıl önce Hz. İbrahim böyle bir akıl yürütmeyle tek yaratıcı olarak Allah fikrine ulaşmıştı ve bu akıl yürütmeleri yaptıktan sonra vahye muhatap oldu ve peygamber kılındı. Kur’an ve kadim tarih bize böyle söylüyor. Dolayısıyla insanlığın, nasıl inanılması gerektiğine dair doğru akıl yürütme eyleminin ilk örneği Yunan Filozofları değil Hz. İbrahim’di. Hz İbrahim daha sonra vahiyle desteklenmiş; Allah’ın mesajlarını insanlara ulaştırmakla görevlendirilmiştir. Ne yazık ki bu gün aklı ilk ve en doğru şekilde kullanmanın sembolü olan Hz. İbrahim’in coğrafyasında onun tebliğ ettiklerinin mümessili olması gereken Müslümanlar, insanlığa yeni bir medeniyet tasavvuru/hayali sunamadıkları gibi birbirlerini kesiyorlar. Ve yine Hz. İbrahim’in temsilcisi iddiasındaki diğer iki Vahyi din mensupları da bu durumdan yararlanarak veya bu durumları suistimal ederek dünyevi/süfli faydalarının devamı için oyun kurguluyorlar.

         

        Gelmiş bulunduğumuz noktada Müslümanların doğru akıl yürütmeyle şu iki sorunun cevabını aramak mecburiyeti bulunmaktadır:

         

        1)Aklımızı nasıl kullanmalıyız?

         

        2)“Hakikati” sadece benim anlayışım, hizbim, grubum mu, yakalamıştır; onu sadece ben/biz mi temsil ediyoruz?

         

        Bu soruları sormak zorundayız. Çünkü tarih boyunca Müslüman coğrafyayı kana bulayan tüm, okullar, yapılanmalar, “Hakikati” sadece kendileri temsil ediyorlar inancıyla hareket ettiler. Haricîler de Şia da Mutezile de böyle yaptı; Ehl-i Sünnet içinde yer alan ve fakat onun geniş müsamaha sınırlarından uzaklaşan bu günkü ve dünkü bazı Selefî gruplar da böyle yaptılar, yapmaya devam ediyorlar.

         

        Bu yazıyı şöyle bitirelim diyoruz: “Hakikati” biz temsil ediyor olabiliriz. Ancak bu durum diğerlerinin “Hakikati” hiç temsil etmiyor sonucunu üretmez. Her birimiz hakikati derece itibariyle/kısmen temsil edebiliriz.

         

        Tarih ve elan yaşananlar bize şunu göstermektedir: “Hakikat”i mutlak bir temsil iddiası, o iddianın sahiplerini zalim yapabilir; yapmıştır. Adaletten saptırabilir, saptırmıştır.

         

        Kimsenin teolojik olarak bulunduğu yeri terk etmesi gerekmiyor; yapmamız gereken bulunduğumuz yeri terk etmeden, ama kavga etmeden konuşabilmek; sadece konuşabilmek; aklı işletebilmek. Bunun için elimizde çok büyük bir imkân zaten var: Allah’ın kitabı, son vahiy Kur’an. Kitap üzerinden konuşalım; tarihî hamuleyi dünkü ve bugünkü mutlak olgular ve gerçeklikler olarak değil; bunları -ayartıcı, şaşırtıcı, yoldan çıkarıcı olabileceği ihtimaline binaen- tedbir ve temkini elden bırakmadan ancak her hâl ve şartta Kitap’ı Hakem kılarak değerlendirelim.

         

        Hiç şüphe yok ki, “Allah indinde din İslam’dır.”İslam bize her durumda ve devirde bir şey söylemektedir. Bunu duymamız, anlamamız gerekiyor.

         


        


        

        [1] Haricîler ve daha sonra Mutezile ameli; yani eylemi imanın parçası addetmişler; buradan hareketle insanları kolayca tekfir edebilmişlerdir.


        

        [2] Bu ayet ve ikazlar bu gerçekliğin gölge/geçici olduğunu; bunlara takılıp kalmamızı söyleseler de Allah bizi bunlar üzerinden kendisine ulaştırmak istemektedir. Kaldı ki “O, anlamsız (boş) bir iş yapmaz.”


        

        [3] Tasavvufa göre “ayne’lyakîn”, “hakke’lyakîn”


Türk Yurdu Aralık 2014
Türk Yurdu Aralık 2014
Aralık 2014 - Yıl 103 - Sayı 328

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele